Bu sabah 09:00 gibi uyandım. Her zamanki gibi kendime gelmem uzun sürdü. Bir elimde kahve bir elimde büyük ekran cep telefonum, odamdaki kanepede oturdum anlamsız ve amaçsızca sosyal medya hesapları arasında gezinip durdum. Duvarlara bakıp, düşüncelere daldım, yine telefonu elime alıp oyalandım. Öyle böyle derken bir saat geçmiş. Çatı katındaki odamın küçük üçgen penceresinden parlak bir bahar güneşi giriyor içeri, karanlığı dağıtıyor. Çatıdaki güvercinlerin kanat seslerini ve mırıltılarını duyuyorum. Bir gün daha ellerimin arasından kayıp gidiyor ve ben olduğum yerde oturuyorum. Kafamda evirip çevirdiğim düşünceler, yapmam gereken işler, aciliyeti olmayan bir sürü şey artarda sıralanıp birbirine karışıyor. Bir süre daha anlamsızca kalıyorum yerimde. Sonra içimden bir ses çık dışarı diyor. Zaman benim, özgürüm. Şu an kanepemde saçma sapan bir şekilde telefonumla oynamak yerine ruhumu zenginleştirecek bir şey yapmalıyım. Parkı canım çekiyor. Maratona hazırlandığım günlerde düzenli olarak her sabah 6 da kalkıp gittiğim koşularımı özlüyorum. Sonunda kararlı bir şekilde yerimden kalkıp üstümü değiştirip arabama atlıyorum. Parkın kenarındaki otoparka arabamı çekip yürüyüş parkuruna atıyorum kendimi. Telefonum elimde spotify açmışım. Bu sefer çalma listemdeki şarkıları değil de zaman içinde beğendiğim şarkılardan oluşan listeyi açıp kulaklığımdan dinlemeye başlıyorum. Hava pırıl pırıl, insanlar parkı doldurmuş, neredeyse bazen omuz omuza yürüyoruz. Yeşil çimenlerin üzerinde sari kır çiçekleri serpiştirilmiş, çok güzel bir kontrast oluşturuyor. Parkın meşhur köpekleri sağlı sollu devrilmiş, ağaç altlarında güneşin ve baharın tadını çıkarıyorlar. Meyve ağaçları açık ve koyu pembe çiçeklerini açmış, bir miktarını da yürüyüş yolu güzargahımıza serpmiş. Genç yaşlı yürüyor insanlar. Omuzları düşmüş, başı önde zayıf bir amca aksayarak yürüyor. Belli ki inme geçirmiş ve doktor yürüyüş tavsiye etmiş. Sağa sola yalpalanarak ufak adımlarla ama azimle yürüyerek tutunuyor hayata. Mücadelesi bitmemiş, devam diyor, daha yaşayacak, daha iyi yaşamak için uğraşacak…
Ilk iki tur sonunda kaslarım ısınıyor. Adımlarımı daha rahat ve dinamik bir şekilde atmaya başlıyorum. Yine de koşmak için hiç hazır değilim. Maratona katıldıktan sonra, yani neredeyse 3 yıldır hiç doğru dürüst koşmadım. Belki diyorum içimden, belki ufak ufak başlayıp yine girerim o tempoya. Dinlediğim şarkılar nefis. Farklı zamanlarda beğendiğim değişik tarz müziklerin hepsi ne kadar da harikaymış. Bir taraftan eşlik ediyorum şarkılara en kısık sesimle. İnsan kulaklık varken sesinin ayarını kaçırabiliyor, o yüzden çevreye rahatsızlık vermemek adına sesimin dışarıdan duyulmayacak kadar kısık olmasına özen gösteriyorum. Hafif esen rüzgar şiddetleniyor ve ben rüzgara karşı yürümeye devam ediyorum. Hafiften terlemeye başlamışken güçlenen rüzgar beni soğutuyor. Adımlarımın temposunu düşürmemek için rüzgara karşı direnç gösterip biraz daha fazla güç harcamaya başlıyorum. Yüzüme vuran esintiyi seviyorum, göğsümü gererek üzerine üzerine gitmeyi seviyorum. Rüzgarın getirdiği gri bulutlar ışıldayan güneşi gizliyor, hava biraz kararıyor. Yağmurun habercisi bir toprak kokusu süzülüyor burnuma doğru. 5 tur atmayı planlamıştım, oysa daha yeni 3. Turumu bitirdim. Hedefime ulaşamadan yağmurun bastırmasından korkuyorum. Parkurun ortasındayım ve eğer şimdi yağmur bastırırsa arabama gidene kadar sırılsıklam olacağım. Manzara gözümün önünden geçiyor, çoraplarım ayakkabılarım, saçlarım vıcık vıcık su içinde arabama koşuyorum. Alelacele oturduğum koltuğu da sırılsıklam etmişim, her yanımdan sular damlıyor. Arabayı da yeni yıkatmıştım, tüh…Bu halde artık alışverişe de gidemem, rezilliğe bak…Aklımdan bunlar geçerken yağmur ha yağdı ha yağacak. Bir an önce kestirme yoldan arabaya dönersem ıslanmaktan kıl payı kurtulabilirim. Oysa 2 tur daha atmayı planlıyordum, hay aksi…hayat işte, senin planların başka, hayatın sana getirdikleri başka…Üç seçeneğim var önümde. Şu an hemen arabama geri dönebilirim, biraz bekler yağmur yağarsa dönerim veya yağmurun altında sırılsıklam olsam da 5 turumu tamamlar öyle dönerim. Alternatifleri gözümün önünden geçirip hedefimi tamamlamayı seçiyorum. Yağmur da yağsa, dolu da, yer gök te yarılsa bitireceğim, kararımı veriyorum. Kararlı adımlarla yürümeye devam ederken sıradaki şarkı geliyor ‘I am singing in the rain’… İçim coşkuyla doluyor ve seçimimden dolayı kendimi kutluyorum. Hava ılık, park bahar çiçekleriyle dolu ve şimdi insanlar gelmesi muhtemel yağmurdan kaçıp parkuru terk etmiş, neredeyse tek başıma yürüyorum. Uzun saçlarını arkadan at kuyruğu yapmış bir adam bana 3. turunu bindirerek hızla geçiyor yanımdan koşarak. Ben de böyle koşardım diye hatırlıyorum….ve koşacağım da yeniden…koşmalıyım da…adımlarımı hızlandırarak devam ediyorum. 5 tur bitiyor ve hala yağmur bastırmadı. Bulunduğum andan, olduğum yerden o kadar keyif alıyorum ki bırakamıyorum. Kafamdaki darmadağın düşünceler hizaya giriyor. Ne yapıyorum ne yapacağım nasıl yapacağım…ne istiyorum, ne istemiyorum, ne hissediyorum, niye hissediyorum…Artık korkmuyorum yağmurdan…Hatta keşke yağsa da ıslansam biraz, şöyle saçlarımdan sular süzüle süzüle varlığımı doya doya hissetsem…ama yağmıyor. 7 tur atıyorum arabama binmeden önce. Binince de şöyle bir düşünüyorum da… iyi ki yürümeye devam etmişim. Yağmurdan korkup bıraksaymışım, bıraktığımla kalacakmışım. Tıpkı hayat gibi. Olası kötü sonuçlarından korkup kaç yolu yarıda bıraktık? Sırf biraz ıslanacağız diye hangi hayallerimizden vazgeçtik? Oysa hayat kararlı olanlara yolu açar. Gerçekten kararlıysanız, o yağmuru kabul etmiş ve ıslanmayı göze almışsanız işte o zaman her şey yoluna girer. Rüzgar hafifler, bulutlar dağılır, yollar açılır. Zihnimizdeki korkular, önümüzdeki fırsatlardan daha güçlü olduğu sürece hep geri adım atacağız. Ne zaman ki aldığımız kararın sonuna kadar arkasında durmaya adarız kendimizi, işte o zaman her şey kolaylaşır, yolculuk çok daha keyifli hale gelir. İşte hayat ta böyledir. Sadece ufak seçimler yapmakla ilgili. Korkular mı hayaller mi…
Birkaç çeşit snowboardçu var. Bazıları hız seviyor ve gözü karartıp son sürat aşağıya inmekten dışında pek önemsedikleri bir şey yok. Güzelce carving yaparak, rüzgarı burun deliklerine doldurarak adrenalin zirvesine ulaşabiliyorlar. Elbette her snowboardçu geliştikçe daha hızlı kaymaya başlar ancak bazıları daha önce hızlanır. Bunlar genelde arabayı da hızlı kullanmayı seven, motora binmekten hoşlanan, cesur tiplerdir. Erkekler hız konusunda biraz daha tutkulu gibi diyebiliriz.
Diğer tip snowboardçular, şekil yapmayı sever. Yani oradan atlayım, buradan zıplayım, snowpark bulup demirlerin üstüne çıkayım, 360 derece döneyim, uçup yere konayım gibi dertler edinirler. Genelde pistte kalıp yeni hareketler denemeyi severler. Düşüp kalkmaktan gocunmaz, karın keyfini artistik hareketler çevirerek çıkartmaya çalışırlar. Snowboard ta bu hareketleri yapmak için hız gerekir. Zira yavaş giderken hareket yapmak pek olası değildir ve düşme riski daha fazladır. Ancak bu tipteki snowboardçular sırf hız uğruna hız yapmazlar diğer kategoridekiler gibi. Onlar için hız, asıl amaç olan dönüşleri yapmak için gerekli bir araçtır sadece. Akrobatik hareketler yapan snowboardçuların hız tutkunlarından daha az adrenalin salgıladığı anlaşılmasın bundan. Özellikle rampalarda atlayış yapmak ciddi cesaret ister. Birçok sefer rampaya çıkıp son anda hız kesip geri vites yapmışlığım var. İnsan öyle gözü karartıp hemen atlayamıyor. Tahtaya hakim olmak gerek, kontrolü sağlayacak güçlü kaslar gerek, esneklik ve beceri gerek. En çok da tabii emek gerek. Düşüp kalkmayı göze almak lazım. Çok kolay yapılırmış gibi görünüyor uzaktan ama işte o rampaların, o duvarların, o demirlerin yanına gelince işler hiç te hayallerdeki gibi olmuyor.
Benim de dahil olduğum tip snowboardçular için de bol kara çıkmak her şeyden daha önemlidir. Hız yapmak umurumda değil, akrobatik hareketler gençlere kalsın… Pist dışına bol kar bulmaya çıkarız biz. Tek derdimiz karda ilk izi açmaktır. Dokunulmamış yumuşak toz kar peşindeyizdir. En olmadık vadilere girip, en saçma yamaçlara tırmanmayı göze alırız. Taşların kayaların ağaçların arasından geçer, yeri gelir tahtalar elimizde nefes nefese yürür, yeri gelir bol kara batıp debeleniriz. Karda ilk izi açmaya çalışmamız imza atmak için falan değildir. Dokunulmamış karda kaymanın farklı bir hissi olduğu için bu uğurda terleriz. Yaşamadan anlaşılması çok zor bir şey bu. Pistte kaymaktan çok daha farklı bir teknik ister ve verdiği haz da çok ayrıdır. Bol karda kaymak suyun üstünde gitmek gibidir. Hatta havada uçmak gibi… Bir kere o hissiyatı yakaladınız mı sürekli düşlerinize girer, vazgeçemezsiniz. Benim bu bahsettiğim şekilde ilk gerçek bol kar deneyimim Erzurum Konaklı da oldu. O zamanlar yeni yeni başlamıştım snowboarda ve gayet kötü kayıyordum. Acemi pisti gibi mavi az eğimli bir pistten iniyorduk. Bol kar yağmış, pist kenarlarında ezilmemiş, dokunulmamış toz kar vardı. Arkadaşlarıma yetişmek için kestirmeden gideyim derken pistten yanlışlıkla çıkıp bol kara geçtim, bir anda yer ayaklarımın altından ayrıldı sanki. Birkaç saniye yüzeyde uçar gibi gidip düştüm. Kalkmaya çalıştım ama beceremedim. Bol karda kalkmak pistte kalkmaktan çok daha zor. Kara batıyorsunuz ve hele de düz bir zemindeyseniz kıpırdayamıyorsunuz. Yeterli karın kasınız ve tecrübeniz yoksa tek çare bağlamaları söküp, tahtayı ele alıp uygun bir zemin bulana kadar yürümek. Zamanla insan alışıyor tabii. Bol karda sırt üstü yere düşünce yapılacak en kolay manevra takla atıp burun ucundan destek alarak kalkmak. Tahtanın ucu kara battıysa bu hareketi yapmak zorlaşıyor. O yüzden önce ayakları havaya dikip, sonra yerde takla atmak daha mantıklı. Yine de bağlamaları söküp yeniden takmak zorunda kalabiliyor insan. Ben de ilk bol kar düşüşümde kalkmayı beceremeyip, bağlamaları söküp, dizime kadar karda nefes nefese yürümüştüm. Tekrar lifte binip yukarı çıkarken, yaşadığım o birkaç saniyelik deneyim aklıma takılmıştı. O nasıl bir duyguydu öyle… eğim az olduğu için çabuk bitmişti momentum ve hızımda yeterli olmadığı için geçememiştim bol karı. Bir daha hızlı şekilde denemem gerek diye düşündüm. Yine aynı yere gelince bu sefer biraz daha hızlı olarak yine geçtim bol karın üzerinden. Belki birkaç saniye daha fazla sürmüştü bu sefer ama artık emindim. Bu bambaşka bir dünyanın kapılarını aralayacak türden bir histi. Takip edip peşine düşeceğim türden bir deneyimdi. Defalarca batıp çıktım, tahta elimde yürüdüm, debelendim, yorgunluktan yığıldım. Sonra internette bol karda kayma teknikleri ile ilgili araştırmalar yaptım. Batmamak için ağırlığımı arkaya vermem gerektiğini öğrendim. Ben sol ön kayıyorum. Bol karda yine sol ayak önde ama ağırlık arkada. Yani tek bacak squat yapar gibi arkaya basmak ve arka ayak ile sağa sola yön vermek gerekiyor. Arka ayak dümen gibi, asıl yük onda. Pist kenarlarında, alçak yamaçlarda ufak ufak denemeye başladım bol karda kaymayı. Giderek daha uzun süreler batmadan kaymayı becerebildim. Eğim ne kadar dikse, batma olasılığı o kadar azalıyor. Tabii etrafta ağaç falan varsa manevra yapmak zor oluyor ilk başlarda ve mecburen yavaşlıyorsunuz ve yavaşlayınca düşmek kaçınılmaz. Sonra da bolca debelenmek gerekiyor tabii. Bol karda düşmekten hiç korkmuyorum çünkü canım acımıyor. Pistte düşmek gibi değil, yumuşacık pamuklarla sarıp sarmalıyor sizi toz kar. Yine de kalkmak zor olacağı için kaçınmak gerekiyor düşmekten. Ne hız yapmak ne akrobatik hareketleri becermek, ne pistlerde fırtına gibi esmek derdindeyim. Bol karda kayarken bir martı gibi havada süzüldüğümü hissediyorum ya, işte o duyguyu yaşayayım yeter bana. Böyle böyle işte artık bol kar peşinde koşar oldum. Yetmedi tırmanmaya ve daha yukarılarda toz kar aramaya başladım. O da yetmedi splitboard aldım, daha uzun tırmanışlarla zirveleri hedefledim. Ömrümüz daha kaç kere tırmanış yapıp uzun toz kar vadilerinden inmeye elverecek bilemiyorum. Kış dediğimiz sezon da bir iki ayla sınırlıyken ne kadar yapabiliriz meçhul. Olabildiği kadar denemeye, uğraşmaya devam.
Bir de ortaya karışıkçılar var. Biraz ondan biraz bundan keyifli keyifli kayanlar. Pistte de kayıp, arada bol kara da çıkıp, bazen bir iki rampa deneyip karın tadını çıkaranlar… Tecrübe edindikçe, kontrol ve hızı artırdıkça yelpaze genişliyor. Hız tutkunu bir boardçu, bol kara da çıkıyor zaman zaman. Ya da akrobatik hareketleri de deniyor bazen, hele de bir snowpark bulursa. Son olarak ta hiçbir şeyciler var. Bunlar tatlı tatlı pistten kayarlar, ne hızdır dertleri, ne de akrobatik hareketler yapmak. Bol kara da hiç bulaşmazlar. Eğlenirler, keyfini çıkarırlar, yaşarlar anın tadını. Dağda olmanın huzurunu, snowboard yapmanın coşkusunu. Hangi stilde olursa olsun snowboard yapmak çok güzel. İnsana yaşam enerjisi, neşe ve tarifsiz bir mutluluk veriyor. Yani snowboard olsun da stili ne olursa olsun.
Geçen gece rüyamda snowboard yaparken çığ düşüyordu. İki arkadaşım önden gidiyor, çok dik bir yamacın başına geliyoruz. Fazla duraksayıp aşağıya bakmıyorlar ve kaymaya başlıyorlar. Bense alabildiğine toz karla kaplı yamaçtan aşağı bakıyorum, eğimi gözümde kestirmeye çalışıyorum. Etrafta kaya, ağaç, çalı var mı görüp ona göre iniş planımı oluşturma niyetindeyim. Ama tertemiz, sadece beyaz uçuşan yumuşacık bir kar kütlesi var aşağıda. Ben de arkadaşlarımın arkasından gitmek için hamlemi yaptığımda bir anda zemin ayaklarımın altından kaymaya başlıyor ve bir şelale gibi karlar tepemden dökülüyor. Kendimi bir anda yamacın aşağısında buluyorum. Arkadaşlarım ise çığın altında kalmış. Ben hemen yana çekilip kendimi güvenli bir bölgeye atıyorum. Sonra düşünmeye başlıyorum, ne yapmam gerekiyordu diye…yanımızda sinyal alıcı vericimiz yok, çığ çubuğu ve karı kazmak için kürek te…normalde bu malzemeler olmadan bol kara çıkmak akıl karı değil ama işte rüya bu ya, hazırlıksız yakalanıyoruz. Ben hızla yamacı tırmanıyorum. Yine rüyalarda olan mucizelerden biri gerçekleşiyor ve çabucacık yukarı çıkıvermişim. Nefes nefese bile kalmadan… normalde bol karda yukarı tırmanmak sağlam kondüsyon ve nefes ister, ama işte rüyamda sıkıntı yok. Bir taraftan bağırıyorum avazım çıktığım kadar, neredesiniz diye… gidip kurtaracağım onları aklımca. Sessizlik dışında hiçbir şey yok… uçuşan kar taneleri hiç ses çıkarmıyor, dans ettikleri müziği ben duyamıyorum. Telefonumu çıkarıp 112 acili arıyorum. Tepeye vardığımda arama kurtarma ekibinden bir sürü adam gelmiş. Dört bir koldan arama çalışmaları devam ediyor. Arkadaşlarım bulunamıyor. Aradan epey bir zaman geçince artık ümitler kesiliyor ve ben işte o zaman ağlamaya başlar gibi oluyorum. Kendimi çığın altında kalan arkadaşımın yerine koyup nasıl can çekiştiğini gözümün önüne getirmeye başlıyorum. Sonra bir anda değişik bir dinginlik geliyor üstüme. O huzur veren tertemiz karın altında kalmak o kadar da kötü olmasa gerek diye düşünmeye başlıyorum. Nasıl olsa hepimiz bir gün öleceğiz, belki de arkadaşım da böyle bir ölümü tercih ederdi bir toz kar sevdalısı olarak. Üzülmekle huzur duymak arasında gidip gelirken buluyorum kendimi, değişik bir duygu. Sonra bir anda bakmışım kurtarma arabasında gidiyoruz. Arkadaşımı çıkarmışlar karın altından, çok sakin ve soğukkanlı. Bana diyor ki asıl o değil de ben kalmalıymışım çığın altında, benim tecrübem azmış, bana tecrübe olurmuş. Hem onun kurtulmuş olmasına seviniyorum hem söylediği şey tuhafıma gittiği için şaşkınım…üçüncü arkadaş ta kurtulmuş…sonra rüya bitiyor.
Bu rüyayı neden gördüğümü aslında çok iyi biliyorum. Geçen hafta harika bir hava ve kar yakaladık ve Erciyes’e gittik. Bolca yağan karın üstüne güneş açmış, hava pırıl pırıl, neredeyse Kapadokya görünecek zirveden. Ne sis var ne bulut, renkler capcanlı, güneş -12 dereceyi hissettirmiyor bize. Birkaç arkadaş dayanamadık bol kara çıktık. Aslında bol kara çıkmayı ve vadilere girmeyi planlamamıştım, o yüzden yanımda çığ ekipmanım yoktu. Sinyal alıcı vericimi, çığ çubuğumu ve küreğimi arabada bırakmıştım. Tek başıma olacağımı düşünmüştüm ve bu durumda çok riskli hareketler yapmam, en fazla bir iki bildik vadiye girerim demiştim. Dağda arkadaşlara rastlayınca, e onlar da bol kar meraklısı snowboardçular olunca doğal olarak biraz macera aradık. Hele de yılda 3-5 gün açılan Ottoman pistini açık bulmuşken şansımızı biraz zorladık. Ottoman Erciyes’in en yüksek pisti. Aslında çok zor bir pist değil ama siyah olarak geçiyor. Sadece kısa bir bölümü zorlayıcı diklikte, geneli kırmızı pistten hallice. Zirveye en yakın pist olduğu için hava şartları orada oldukça dengesiz genelde. Azıcık sis, rüzgar, tipi olsun hemen lifti kapatıyorlar. Bizim geçen hafta yakaladığımız gibi bol kar ertesi rüzgarsız, bulutsuz bir gün olacak ta açacaklar…Neyse işte Ottoman’ı açık bulunca, arkadaşlar da biz buralıyız vadileri biliyoruz deyince, ben de takıldım peşlerine. Pist dışına çıktık tabii. Her ne kadar kar bol yağmışsa da kayaların hepsini örtmeye yetmemiş. Gerçi bu kadar yukarıda kar ne kadar çok yağarsa yağsın o sivri kayalar illa başını çıkaracak bir delik bulur. Kayalara takılıp aşağı yuvarlanmak elbette can sıkıcı ama biz daha çok boardlarımızın altını çizdireceğiz diye endişelenmekteyiz. Oluk gibi yarıklar açılsın istemeyiz tahtamızın altında, ekipman pahalı…Kayalar yüzünden tam kendimizi bırakamıyoruz, hep bir dikkatli olma zorunluluğu içerisindeyiz. Bizden önce geçildiği için yer yer bol kar bozulmuş, tümsekler oluşmuş. Tam kaptırıp gidecekken mecbur yavaşlıyoruz yer yer. Yine de karda ilk izi açabildiğimiz bir hat yakalıyoruz ve keyiften ağzımızın suları akmaya başlıyor. Çocuklar gibi çılgınca neşeliyiz. Ottoman’nın sağından solundan arkasından önünden birkaç vadiye girip çıkıyoruz. O kadar Erciyes’e gitmiş olmama rağmen ilk kez denediğim rotalar dolayısı ile bol bol mutluluk hormonu salgılamış olmalıyım. Sonra Divan pistinin arkasındaki vadiyi deştik, ertesi gün de Şeytan deresini yukarıdan başlayıp kaydık. Off pist açısından harika bir hafta sonu oldu. Bol karı seven bu kadar çok olmasa, o güzelim kar denizi boardcuların hışmına uğramasa, delik teşik edilip suyu çıkarılmamış olsa, sadece bize kalsa çok daha mutlu olurdum tabii ama buna da razıyım. Kimsenin ellemediği kara ulaşmak için illa tırmanmak gerekiyor. Öyle pisten çıkıp üç beş adım yürüme ile bulunmuyor. Neyse, bu sene daha tırmanmadık ama ümidimiz devam ediyor.
Biz Erciyes’e gitmeden bir hafta öncesinde iki dağcının çığ altında kalıp öldüğü haberi geçmişti televizyonlarda. Sağdan soldan arkadaşlardan olayın nasıl gerçekleştiği ile ilgili bilgiler geldi. Kayakçı turistler Divan pisti yakınlarında bir vadiye girmişler ve çığ düşmüş…Kim bilir belki de bizim girdiğimiz vadilerden biridir. Bunu bile bile, güvenlik ekipmanları olmadan bolkara çıkmak akıl karı değil diyebilirsiniz ama tam da öyle değil. Birincisi hava koşulları ve çığ oluşum riski açısından çok farklı iki durum söz konusuydu. Onlar daha oynak bir zemine, yeni yağmış kara çıkmışlardı. Bizim kaydığımız vadilerde kar daha iyi oturmuştu ve dikliği çığ oluşumu açısından nispeten daha az riskliydi. Her sezon binlerce kere pist dışına çıkar snowboardçu ve kayakçılar…iki üç senede bir, bir iki kişi çığa kurban gider. İstatistiklere bakılsa aslında rakamlar çok ta korkutucu olmayabilir. Uçağa binmek gibi…Uçak düşerse kurtulma şansınız yoktur ama istatistiksel olarak en güvenli ulaşım havayoludur. Düşebilir diye uçağa binmemezlik etmiyoruz, o halde bol kara da çıkabiliriz. Bununla beraber, uçuş güvenliği için dünya kadar prosedür uygulanıyor. O yüzden yapmamız gereken güvenlik prosedürlerini atlamamak. Geçen hafta atladık, sanırım gördüğüm rüya bu yüzden.
Geç başlayan bir sezonu sanırım bu sefer bitirdik. Harika yepyeni maceralarla bir dolu bir sezon geçirdim. Keşke bitmese, hep devam etse ama işte hayatın gerçekleri bambaşka. Artık bahar geldi, önümüz yaz. Ümit edemiyorum sadece hayal kurabilirim artık. Bir daha ne zaman kayabilirim hiçbir fikrim yok. Ne kadar bekleyeceğim, yoksa vaz mı geçeceğim…Yine de içimde bir his, önüne geçemezsin diyor. Bir daha yağdığında kar, kendini yine tutamazsın. Yine bırakırsın kendini beyaz karlı eteklerine dağların…Erciyes’in…
Bu sene splitboard adına tecrübe edinmeye başladım sonunda. Kaçkarlar ve Uludağ’da ufak ufak başladım ama yine bu sezona Erciyes damgasını vurdu. Nisan ortasında gelen sürpriz kar, beni benden aldı. En beklenmedik zamanda en acayip deneyimleri yaşamıyor muyuz zaten? İki sene önce de böyle sürpriz bir kar yağmıştı Nisan sonunda ve ben bir anda atlayıp gitmiştim. Bu sefer de öyle oldu, plansız, programsız, gündemsiz çıktım yola…
Erciyes…Yakınlaştıkça uzaklaşan dağ diyorlar ona. Uzaklaştıkça da yakınlaşan…Uzağındayken hep aklımda, hep kalbimde çok yakınmış gibi, atlayıp gidecekmişim gibi. Yanına gidince bana huzur veren, kucaklayıp sarmalayan, kocaman, şakası olmayan bir dağ. Bununla birlikte ne kadar yaklaşırsam yaklaşayım zirve hep uzağımda kaldı. Ottomana çıktım yakın gibi göründü ama hala çok uzaktaydı. Son gidişimde epeyce yaklaştığımı hissettim tırmanırken ama nefesim yetmeyecekti belli ki. Adımlarımla ulaşabileceğimden çok uzağımdaydı hala. Sanırım benim için hep biraz ulaşılmaz kalacak. Sırtlarına tırmansam, eteklerinde kaysam, adım adım patikalarını keşfetsem de onu fethedemeyeceğimin farkındayım. Daha önce başkaları tırmanmış ona, olmayacak iş değil tabii. Belki bir gün olur, neden olmasın diye ümidimi koruyorum ama o zirveye tırmanmanın bedelini ödemeye hazır mıyım onu çok da kestiremiyorum. Geçtiğimiz ay adım adım tırmanırken 3100 hatta belki 3200 metreye ulaşmışımdır. Gücüm yetseydi, biraz daha zorlasaydım 3500 metreye gelirdim belki ama 4000 için farklı bir hazırlık gerekiyor hem mental hem de fiziksel olarak.
Splitboard ya da tur kayağı yapmak çok uzun bir mesafeyi adım adım tırmanmak ve sonrasında toz kar bulmayı ümit etmekle geçen bir süreç. Maalesef o yorucu ve eforlu tırmanış sonrasında kimse size hayal gibi vadiler, yumuşacık pufidik bir kar, açık bir manzara ve muhteşem bir keyif vadetmiyor. Çıktığınız noktada buz, taş, sis, rüzgar ve yorgunluk bekliyor da olabilir. Bu risklere rağmen yolculuğu yapmayı tercih ediyorsunuz işte. Çünkü sadece cennet gibi bir iniş değil önemli olan. O çıkış da aynı ölçüde değerli aslında. Sonuçta emek vermek değil mi hayatta bir şeyi değerli kılan? Harcadığınız çaba sonunda ulaşacağınız hedeften daha doyurucu ve anlamlı olabiliyor bazen. İlk defa kendi adımlarımla bu kadar uzun bir tırmanış yapıp, harika toz kar yakalayıp, muhteşem bir iniş yaptım. O kadar güzeldi ki, hala bir rüya mı gördüm acaba diyorum kendi kendime. İlk başta korktum biraz, sonuçta ilk defa bu kadar dik bir yerden bol kara iniş yapacaktım. Sonra karın yumuşaklığını fark edip tadını alınca korkularımı unutuverdim. Hayatımın belki de en uzun ve en güzel toz karlı parkurunu kayarken düşüncelerim beni bıraktı. Ne geçmiş ne gelecek hiçbir şeyi düşünmez oldum. Sanki dağ ile bütünleşmiştim, o bana kollarını açmıştı ve ben de onu sarıp sarmalıyordum işte. Parkur ne kadar uzun olsa da kayması ne kadar uzun sürse de bol karda kaymak hiçbir zaman yetmiyor insana. Hep fazlasını istiyorsun, hep bir sonrakinin hayalini kuruyorsun. Yine biliyorsun ki eğer tekrar kayacaksan, yine tırmanmalısın sana yıllar gibi gelen saatler boyunca. Sabretmeyi bilmelisin, üşenmemelisin, yorulmamalısın. Gün sonunda dönüp kendine bakıyorsun, eh ben de insanım, elimden bu kadarı geliyor demek zorunda kalıyorsun. Her şey bitip aşağıya indiğinde pırıl pırıl olmuş için, sanki dünyalar senin. Mutlusun anlamsız bir şekilde ve bunu kimselere anlatamıyorsun. Sonra yavaş yavaş bir hüzün belirmeye başlıyor. Niye bitti ki diyorsun. Bir taraftan da biliyorsun, bitmek zorundaydı, başka ne olacaktı ki? Kendine sözler vermeye başlıyorsun, bir daha ki sefere daha hazırlıklı olacağım diye ama neyin hazırlığını yapacaksın? Kondisyonunu mu artıracaksın artık, daha korkusuz olmayı mı becereceksin ne yapacaksın? Daha yüksekten, daha bol kardan, daha iyi havada, daha iyi şartlarda kaymanın hayalini kuruyorsun da hayat sana ne getirecek bilemiyorsun. Belki bir daha şansın olmayacak…Olsa da hava belki daha kötü olacak. Rüzgar daha sert, zemin daha buzlu olacak…O zaman ne yapacaksın? İşte o yüzden hazırlık şart. Yaklaştıkça uzaklaşan dağ, Erciyes, zirvesine çıkmana izin verecek mi?
4000 metre hala çok uzak, ürkütücü, tehlikeli. Yükseldikçe yükseliyor karın kalitesi, hayal gibi toz kar var yukarılarda ama oraya ulaşmak için çok uzun yol gitmek gerek, hem de büyük efor sarf ederek. Alın teri dökerek, saatlerce adım adım tırmandığın o koca dağdan kayıp aşağı inmesi dakikalar sürüyor. Yine de onca emek boşa gitmiş gibi hissetmiyorsun. Değerdi diyorsun, yine tırmanır, çıkar yine kayarım diye hayal kurmaya devam ediyorsun. Üşenmiyorsun, bedelini ödemeye hazırsın. Peki ya zirvenin bedelini ödemeye hazır mısın? Daha yukarısını denemek için yeterli gücün var mı?
Tırmanmayı becerip kaydığım parkur harikaydı. Peki bundan daha ötesine kendimi taşıyabilir miyim sorusunu kafamda evirip çeviriyorum. Biliyorum ki sonrası biraz daha zorlu bir süreç. Yükseldikçe rüzgar sertleşmeye başlıyor, yokuşlar dikleşiyor. Her türlü güvenlik tedbiri daha da önemli hale geliyor. Atılan her adımı çok daha iyi tartmak gerekiyor. Bir de aniden bastıran sis var Erciyes’te. Öyle bir an geliyor ki sisin içinde kayboluyorsun. Önünün arkan sağın solun birbirine karışıyor. Tam ileriye gittim derken bir bakmışsın tam aksi yöne atmışsın adımını. Kör olmuşsun ve el yordamıyla yönünü arıyorsun, bulamıyorsun. Ne yapacağını şaşırıp öylece kalakalıyorsun. Hatta miden bulanmaya, yer ayaklarının altından kayıp gitmeye başlıyor. Tedirginlik başlıyor, ya düşersem, ya yanımdakileri düşürürsem, ya şu taşa kafamı çarpıp incinirsem, ya şu dönüşü beceremeyip tökezlersem, ya saplanıp kaldığım noktadan çıkmayı beceremezsem, ya kayıp kendimi toparlayamazsam….Kramponlarımın da yetmeyeceği bir noktaya gelirsem…Tüm riskleri değerlendirince pes edip geri dönmek zorunda kalır mıyım? Geri dönmek zorunda kalacaksam hiç zorlamasam daha mı iyi acaba zirveyi? Sonuçta en güvenli rotayı tespit etmek lazım. Çığ riskine karşı sırt korunaklı gibi görünüyor ama orada da rüzgar çok şiddetli. Her an sağa sola yuvarlanma riski var. Yükseldikçe adımlar da yavaşlıyor, nefes te azalıyor. Nefesim ne kadar güçlü ki hem? Sigarayı da bırakamadım zaten. Neyse, şimdi bunları düşünmenin zamanı değil. Önümüzdeki kışa kadar hayatta kalmaya bakalım. Şu Corona kapanmalarından nasıl akıl sağlığımızı koruyarak çıkacağız ona odaklanmak lazım önce.
Erciyes’e son gidişimde güneş koruyucu sürmeyi unutmuşum. Sonucu felaket oldu tabii, kaskımın ve kar gözlüğümün koruduğu yerler hariç yüzüm fena halde yandı. Öyle kızarma falan da değil, bildiğiniz at hırsızına döndüm. Sakal gibi kapkara bir hat oluştu yüzümde. Nasıl bırakmışsam kendimi… Aldırmamışım hiç o anda, farkına varamamışım Erciyes’in karının ve yansıyan güneşin bana neler yapabileceğine. Yüzümde kara bir leke döndüm işte ama dedim ya içim ışıl ışıl. Tam da işler güçler üst üste gelmiş insan içine çıkmam gereken bir zaman. Neyse ki maskeler var artık hayatımızda. Sadece ben değil, herkes takıyor o maskeden. Nasıl bakacağım milletin yüzüne derken maskeler imdadıma yetişiyor. Takıyorum maskemi, saklıyorum yüzümün karasını. Sonra eczacı arkadaşımın ilaçları ile toparlar gibi oluyorum bir hafta sonra. Ama artık bir ton koyulaştım, eskisi gibi değilim.
İşte öyle. Sonuçta Nisan’da Erciyes benim için inanılmaz bir deneyim oldu. O hala yerli yerinde duruyor, karlar zirvesinde, eteklerine bahar gelmiş. Yaz gelecek ve sonra sonbahar, o hala aynı yerinde duruyor olacak. Geçen Nisan eteklerinde bir Bilge kaymış kaymamış çok da fark etmeyecek.
Bormio’da kayağa gitmeye o kadar hızlı karar verdik ki ben bile şaşırdım. Zaten bu kararlar hemen alınmazsa olmuyor, organizasyon yapma çabaları uzadıkça uzuyor, her kafadan bir ses çıkıyor. Beş kişilik küçük grubumuzla geçen sene defalarca konuşmamıza rağmen bir türlü tarihleri denk getirememiştik. Ayrıca birinin beğendiğini öbürü beğenmedi, birinin fiyatı öbürüne uymadı, tatil programları çakıştı, iş güç araya girdi derken koca kışı yemiştik. Bu sene de boş boş konuşuyor gibiyken, bir anda herkesin kararlılığını ifade etmesi ile anında devreye girerek bir program yaptım. 30 dakika içerisinde programı paylaşmıştım ve herkes biletlerini almıştı.
Otel fiyatı çok uygundu ve İtalya fikri hepimizin hoşuna gitmişti. THY biletleri de gayet iyi göründü gözümüze ve böylece bizi Bormio’ya götürecek ilk adımlarımızı atmış olduk. Bormio’ya en yakın havaalanı Milano, o yüzden doğal olarak Ankara-Milano olacak şekilde uçtuk. Milano Bormio arası iki üç saat sürüyor. Daha önce Avrupa’daki kayak organizasyonlarımızın çoğunda yaptığımız gibi araç kiralamaya karar veriyoruz. İki sene önce beş kişi için büyük minibüs tarzı bir araç kiralamıştık ama o aracı kullanmak çok ta keyifli olmamıştı kendi adıma. Bu sefer onun yerine beş kişiyi valizleriyle birlikte alacak büyük bir SUV kiralayalım dedik. Volvo XC90 bu anlamda bizim için ideal bir tercih olarak karşımıza çıktı, hem de Herzt den 5 günlüğüne sadece 216 euroya kiralayabiliyorduk. Hem dört çeker olması hem de kocaman iç ve bagaj hacmi ile bizi fazlasıyla cezbeden lüks sınıf SUV Volvo XC90 zaten hep kullanmayı arzuladığım bir araçtı.
Sorunsuz bir şekilde, beklenen saatte Milano’ya vardık. Hertz’in bankosunu bulmamız zor olmadı, havaalanının alt katına inince bir sürü kiralama ofisi yan yana dizilmiş karşınıza çıkıyor. Hertz in bankosuna gidip aracımızı istiyoruz, kadın dosyayı çıkarıyor, anahtarı ile birlikte hazır, Volvomuz bizi bekliyor. Rezervasyonu yaptığım kredi kartını veriyorum, benden ikinci bir kart daha istiyor. Diyorum benim bir adet kredi kartım var, arkadaşım versin… kadın diyor olmaz…Aynı kişiye ait iki kredi kartı lazım. Nasıl olur diyorum… Volvo gibi araba için böyle olur diyor…Cüzdanımda kapattırdığım kredi kartım duruyor hala şansımı deniyorum, veriyorum, bakıyor bilgisayara giriyor, bu olmadı diyor. Başka kart diye tutturuyor… Ekipte kimse yanında iki kredi kartı getirmemiş. Herkeste tek kredi kartı var, ne bilelim iki kart lazım olacağını. Epeyce çemkiriyoruz ama kadın Nuh diyor peygamber demiyor. Memleketten resim isteyelim, kredi kartı fotosunu önlü arkalı çektirip gönderelim diyoruz ‘Ay hayatta öyle bir şey yapamam ben, yassak kardeşim yassak’ diyor. Bir türlü anlam veremiyoruz, niye internetten rezervasyon yaparken iki kredi kartı istemediniz madem diye sitem üstüne sitem yağdırıyoruz ama kadın diyor ki ‘Terms and Conditions’ bölümünde yazıyormuş. Hangimiz okuyoruz yani minicik sayfa sayfa koşulları…kabule tıklayıp geçiyoruz çoğu zaman, belli işte diyerek. Ne kadar dil döksek fayda etmiyor mecbur başka araç alternatiflerine bakıyoruz. Maalesef o derece geniş araç yok, diğer kiralama firmalarına gidiyoruz. Hepsinde sıra var, dağılıyoruz ve herkes sırasına girdiği kiralama firmasına fiyat ve model soruyor. Epeyce bir kafa patlatıp zaman kaybettikten sonra Avis’ten bir Audi A6 station kiralamaya karar veriyoruz ve 571 euro bayılıyoruz. Günler öncesinde internetten alsak çok daha ucuza kapatacağımız bir araç için, o hayalimizdeki Volvo nun iki katından fazla para ödemek gücümüze gidiyor. Yine de en makul ve geçerli alternatifi bize Avis sunuyor. Hertz i şiddetle kınayıp, Avis’ten Audimizi alıp yola çıkıyoruz. Dünyanın zamanını kaybettik havaalanında…neredeyse iki saati buldu… Araba kiralama falan derken bavulları Audinin bagajına yerleştirirken de epeyce ter döktük. 5 valizi farklı versiyonlarda ve kombinasyonlarda defalarca bagaja sokup çıkardık ve en sonunda kapağın kapandığı alternatifi bulup rahatladık. Benim snowboard çantamı da arkada oturan üçlünün kucağına verdik, İtalyan otobanlarına düştük.
Milano’dan Bormio’ya giderken biraz yolu uzatıp Como gölüne de şöyle bir bakalım dedik. Epi topu 15-20 kilometre fark ediyordu madem, görmeye değerdi. Şu çok meşhur gölde ne var ne yok öğrenelim istedik doğrusu. Öyle filim artistleri, milyonerler falan da madem buradan ev alma telaşına düşmüş, vardır bir bildikleri, dünya gözüyle biz de görelim diye düşündük.
Yol boyunca yapraklarını dökmüş ağaçların kuru gövdeleri bize eşlik etti. Milano’dan kuzeye doğru yol aldıkça kış güneşinin solgun ışıkları yer yer dağların arkasına saklanmaya başladı. Yeni bir yer görmenin heyecanıyla tüm dikkatimi etrafımızdaki manzaraya vermek istesem de bu seyahatin gönüllü sürücüsü Günay’a destek vermek üzere navigasyondan gözümü fazla ayıramıyordum. Sonunda Como tabelalarını görmeye başlayınca, biraz daha rahatlayıp rota yerine etrafıma odaklanabildim. Dağlar giderek dikleşti ve ağaç sıklığı artmaya başladı. Como gölünün Milano’dan sadece bir saat uzaklıkta olması harika.
Como gölüne ulaşana kadar sık sık uzun tünellerden geçiyoruz. Sonunda göl görünüyor. Tahmin ettiğim kadar muhteşem değil aslında. Biraz küçük buluyorum gölü ve etrafında gayet muntazam yol ile birlikte evlerin serpiştirildiğini görüyorum. Merkeze doğru gidiyoruz ve sapaktan sapıp içeri girdiğimizde alelade bir kıyı şehri gibi görünüyor gözümüze. Hatta binalar bizim Laz müteahhit işi gibi, sıradan özelliksiz… Aracımızı park edip göl kenarında yürümeye başlıyoruz. Kocaman bir villanın bahçesine girip resimler çekiyoruz. Bu tip binalar çok hoş tabii, hem manzara güzel hem villanın kendisi çok özel. Yine de çok etkilenmiyoruz gördüklerimizden. Sonra tekrar yola koyulunca haritaya bakıyorum. Gölün aslında çok küçük bir bölümünü görebildiğimizi algılıyorum. Asıl muhteşem kısım o bir anda kıyıdan yükseliveren dağların ardında kalmış olmalı. Kıvrıla kıvrıla uzanan yollar boyunca sere serpe yatan gölün cazibesine kapılmamak mümkün değil artık. Como’ nun daha bakir kısımları ile karşılaştıkça baharda tekrar gelmemiz gerektiğini tekrarlayıp duruyoruz. Spor ayakkabılarını geçireceksin, buraları dere tepe karış karış gezeceksin. Öyle güzel, öyle nefis, mis gibi havasıyla öyle davetkar ki baharda veya yazın açık havada dolaşmaya doyamaz insan.
Kuzeye, Bormio’ya doğru devam ederken tüneller sıklaşıyor. Hatta o uzun ve sık tüneller yüzünden manzaranın büyük bir bölümünü kaçırıyoruz. Gerçi artık hava kararmış, tünel olmasa da manzarayı görme şansımız pek yok. Hepimiz hafiften acıkmışız ama daha fazla zaman kaybetmeden bir an önce otele varmak istiyoruz. Otelin dağ yolu nasıl, açık mı? Araç kiralamasında yaşadığımız gibi bir terslik yaşar mıyız? Havaalanında ofis ofis dolaşıp başka araç bulmaya uğraştığımız gibi bir de otel bulmakla falan uğraşmak zorunda kalırsak ya… Biraz gereksiz bir evham ama yine de yolcu yolunda gerek diyerek fazla oyalanmıyoruz. Karşımıza çıkan bir büyük markete dalıp su ve bazı temel ihtiyaç malzemelerini alalım derken peynir, salam ve ekmek reyonundan kendimizi ayıramıyoruz. Her şey o kadar lezzetli görünüyor ki, sonunda baget ekmek, peynir ve salam alarak sandviç yapmaya karar veriyoruz. Biraz çikolata, plastik bardak, peynir kesmek için bıçak, peçete, ıslak mendil, dağda tüketmek üzere Jager, bolca su, ve kraker alıyoruz. Alışverişimizi yapıp arabaya atlıyoruz, arka tarafta Ayşe’nin liderliğinde sandviçler hazırlanmaya başlıyor. Arkadaki üçlünün kucaklarında benim board çantam var ve yaratıcı gençlik bunu masa gibi kullanıyor. Çıtır çıtır baget ekmeğin arasında iki çeşit peynir ve salamla harika lezzetler ortaya çıkıyor.
Sonunda Bormio’ya giriyoruz ancak otele gidebilmek için kasabayı geçip dağ yolunu çıkmamız gerekiyor. Aynen haritada göründüğü ve benim de tahmin ettiğim gibi virajlı ve yokuşlu bir yol. Neyse ki yollar temiz, kar yok. Yukarı doğru çıktıkça buzlanma dolayısı ile aracımız hafif hafif kaysa da tecrübeli sürücümüz Günay gayet başarılı bir şekilde bizi yukarıya çıkarıyor. Oteli görmeyi beklerken bir anda yol bitiyor ve pist başlıyor. Kafamız karışıyor, zira doğru yolda olduğumuza eminim ama ortada otel falan yok, Bormio 2000 yazan gondolun üst istasyonundayız ve park alanına gelmişiz. Otel buralarda bir yerde olmalı diyerek Ayşe Ebru ve ben iniyoruz ve otel aranmaya başlıyoruz. Günay ve Yasemin arabada bizim yönlendirmemizi bekliyor. Piste çıkıp yürümeye başlıyoruz. Yukarıda bir restorandan yüksek sesli müzik kulağımıza çarpıyor. Oraya kadar gitmeden karşımıza çıkan diğer restorana girip sormayı planlıyoruz. O sırada iki tane bol tüylü koca köpek havlayarak geliyor. Sahipli ve zararsız oldukları belli, birisinin kafasını okşuyorum, çabuk bırakıyorlar peşimizi. Yaklaştıkça restoran sandığım mekanın otelin bir parçası olduğunu fark ediyorum. Kapıyı açıp içeri giriyoruz. Hemen girişin yanında masada oturan iki erkekten birine soruyorum, otelimiz burasıymış cevabımı alıyorum. Aracımızı nasıl getireceğiz, valizleri nasıl indireceğiz anlamaya çalışıyorum. Epey yokuş çıktık, yeni ezilmiş pistten o bavulları çıkarmak çok saçma geliyor. Adam sesleniyor, gençten bir çocuk geliyor, onu takip ediyoruz. Otelden çıkınca hemen sağda bir kapıdan aşağıya iniyor, biz de arkasından devam ediyoruz. İki kat merdiven inince duruyor ve eliyle gösteriyor, buradan devam edin, tüneli takip edin, aracınızı buraya park edebilirsiniz diyor. Yol boyunca gördüğümüz tünellerden sonra pistin altına tünel yapmış olmalarına artık şaşırmıyoruz. Yürüyerek tünelin öbür ucuna çıkıp arabayı buluyoruz ve aynı yoldan geri dönerek arabamızı otelin hemen altına park ediyoruz.
Odalarımıza yerleşip vakit kaybetmeden aşağı iniyoruz. Otele ilk çıkışımıza gördüğümüz müzik sesi gelen kafenin de otele ait olduğunuz öğreniyoruz. Karnımız arabada yediğimiz sandviçlerden dolayı tok, hafif bir şeyler içip ne var ne yok görelim istiyoruz. Kafe boşalmış, sadece biz varız. İçkilerimizin yanına ikramlar gelmeye başlıyor. Önce peynir ve salam tabağı koyuyorlar önümüze. Sonra kocaman çerez tabağı geliyor. Ardından çıtır yufka ekmeği gibi bir ikram daha geliyor, pizza fırınından çıkmış sıcacık… keyfimize diyecek yok, Hotel Gallo Cedrone’de ilk gecemiz harika başlıyor. Bu otelin konumu kayak için çok ideal. Pistlerin tam ortasında ve ilk günden harika mutfağı kendini göstermeye başlıyor.
Aralık ayında son ana kadar memlekette kar yoktu pek ve bu durum hala sezonu açamadığım için beni endişelendiriyordu. Aylar öncesinde tenis takımımdaki kızlar tarafından yapılmış Mayrhofen programına da dahil olmamıştım ve kar bekleyerek kös kös oturmaktaydım. Kızlar biletleri almış, transfer ve oteli çoktan ayarlamıştı. Seyahatlerine yaklaşık bir hafta kala son detayları konuşmak üzere toplandıklarında ben de katıldım ve anında gaza gelerek daha masadayken biletimi aldım. Dokuz kişi olan gruba eklenerek onuncu ve sonuncu oldum. Böylece 10 tane hanımefendi 14-18 Aralık tarihlerinde Mayrhofen Avusturya’da kayak tatili planına son noktayı koymuş olduk. Bu sefer konuları çok uzatmadan daha derli toplu yazmak istiyorum.
Mayrhofen Ulaşım:
Ankara-Münih uçuş
Biletimizi Sunexpess’ten aldığımız için Ankara-Münih arasını aktarmasız olarak uçtuk. Bilet fiyatları önceden alınınca oldukça makul. Ben son dakikada aldığım için gidiş dönüş yaklaşık 2.200 tl ödedim. Aylar öncesinde uçak biletini alan arkadaşlar 1.500 tl civarı bir ödeme yapmışlardı oysa ki. Sunexpress’ten biletimi alırken kayak malzemesi de getireceğimi belirtip onun için de ayrıca ücret ödedim. Yurt dışına kaymaya giderken, Türk Hava Yolları kayak/snowboard malzemelerini ücretsiz taşıyor, o yüzden genellikle ilk tercihim THY oluyor. Ancak hem aktarmasız uçuş olması hem de ekipçe yapılan plana dahil olmak adına ben de sunexpressle uçuyorum. Sunexpress’in yurtdışı uçuşlarda 30 kg bagaj hakkı var. Bileti alırken extralar kısmında spor malzemelerine tıklayıp kayak malzemesini seçince tek yönde 133,5 TL toplamda gidiş dönüşte ise 267 TL ödeyerek ekipmanınızı taşıyabiliyorsunuz. Bu rakam oldukça makul ve mantıklı. Yeni bilmediğim bir snowboard kiralamaktansa kendi malzememle kaymayı tercih ederim. Mayrhofen’de snowboard kiralasam 3 günlük fiyatı 267 TL nin epey üzerinde olacak. Kayak malzemesini yanımda götürmek hem daha ekonomik, hem kendi adıma çok daha pratik. Havaalanlarında bu ağır yükü taşımaya hiç gocunmuyorum ben. Yurtiçi veya yurtdışı THY veya diğer hava yolları pek fark etmiyor, hepsinde normal bagaj sırasında valizler verilirken kayak ekipmanları için de etiket alınıyor. Sonrasında kayak malzemeleri büyük bagaj kısmından uçağa teslim alınıyor. Genel anlamda sorunsuz bir süreç ve bu yüzden ben snowboardumu yanımda götürmeyi tercih ediyorum. Hatta bu sefer yeni tekerlekli çantamın içine iki snowboardumu da koydum. Hem yeni aldığım Jones Solution splitboardumu (Ayrık Tahta) hem de emektar Rosignol’ümü götürdüm.
Mayrhofen ekibi uçuşa hazır
Münih-Mayrhofen transfer
Bu konuda asında hiç araştırma bile yapmadan kendimi takım arkadaşlarımın güvenli kollarına bıraktım diyebilirim. Ekibimizdeki seyahat organizasyonumuzu yapan Nur sağ olsun hem oteli hem de transferi ayarlamıştı. Ben sonradan dahil olduğum için sadece bana verilen siteye girip kendi adıma rezervasyon yapıp ödemeyi tamamladım. Açıkçası internet üzerinden rezervasyonu yapıp ödemeyi gerçekleştirmek oldukça kolay oldu. www.airport-transfer.com adresine gidince Four Seasons Travel sayfası çıkıyor. www.tirol-taxi.at adresinden de girilebilir sanıyorum. Toplamda gidiş dönüş için 104 Euro ödedim ki Avrupa standartlarında oldukça uygun bir fiyat. Elbette kur yüksekliği dolayısı işle bizim için neredeyse yurt içi uçak parası ancak maalesef Avrupa da bırakın özel transferi, tren biletleri bile bazen bu rakamlarda olabiliyor. Havaalanından otelin kapısına kadar götürdüğü ve yine otel kapısından aldığı için, bu transfer epey konforlu oldu.
Münih Mayrhofen arası yaklaşık 2 saat sürüyor. Üç dört kişilik bir seyahat için araba kiralamak ta oldukça rahat ve ekonomik bir seçenek olabilir. Zira Mayrhofen kasaba olarak alçakta kaldığı için dağ yolu gibi dar, virajlı, riskli bölgelerden geçmek gerekmiyor, ana yollar üzerinden Mayrhofen’e ulaşılabiliyor.
Mayrhofen Konaklama
Yine hazıra konmuş olduğum için kaldığımız otel dışındaki konaklama seçenekleri hakkında pek bilgi sahibi değilim. İnsan araştırmayı bizzat kendisi yapınca konuya daha çok hakim oluyor ama açıkçası böyle hazıra konmak, güvendiğin birine uyum sağlamak çok daha keyifliymiş. Biz St.George Otelde kaldık. Tavsiye eder miyim, kesinlikle tavsiye ederim.
St.George Hotel Mayrhofen Avusturya
Konum olarak fena değil, ana gondola 10 dakika yürüme mesafesinde ama otelin biraz ötesinden ücretsiz otobüsle de gondola ulaşmak mümkün. Snowboardumu kayağımı taşıyarak yürüyemem derseniz otobüs kullanabilirsiniz ya da bizim kızların yaptığı gibi gondolun kalktığı noktadan dolap kiralayabilirsiniz. Snowboard yaptığım için benim ayakkabılarım rahat, şehir içinde değil 10 dakika 110 dakika bile yürüsem sıkıntı olmaz. Kayakçılar için durum daha farklı, kayak ayakkabıları ile caddelerde yürünmüyor, o yüzden dolap kiralamak oldukça mantıklı bir seçenek. Kayak malzemelerini liftlerin hemen yanındaki dolaplara kilitleyip sabah orada giyinip hazırlanmak kayakçılar için oldukça pratik oldu. Ben otelin kayak odasına bırakıyordum malzemelerimi. Hem otelin kayak odasında botları astığımız ısıtmalı demirler olduğu için sabahları botlarımı giymek ekstra keyifli oluyordu.
Oteli www.booking.com üzerinden yaptık ancak https://www.hotelstgeorg.at/ adresinden direk otelin web sayfasına da ulaşılabilir. Otelin standart odalarını erkenden alan arkadaşlar 4 gece için adam başı 250 Euro civarında ödediler. Ben geç kaldığım için bir üst sınıf odaya yaklaşık 300 Euro ödedim. Bu fark hem oda sınıfının farklı olması hem de geç kalmış olmamdan dolayı gerçekleşti. Booking.com a vakitlice bakıldığında oldukça uygun fiyata otel bulunabiliyor. Avusturya bu konuda Fransa ve İsviçre’ye göre daha uygun fırsatlar sunuyor ve Avusturya Alplerinin de epey doyurucu olduğunu söyleyebilirim. Otel için verdiğim bu rakamlar sabah kahvaltı ve akşam yemeği dahil odada kişi başı fiyatlar. Bizler ikişer kişilik odalarda kaldık.
Otel kasaba merkezinde sayılır ve konum olarak her yere gayet yakın. Restoranlar, mağazalar, barlar hep yürüme mesafesinde. Odalar geniş ve konforlu. Çok tatlı döşemişler ve oldukça temizdi. En çok odalardaki renkli taşlardan örülmüş kuzineler ilgimizi çekti. Gerçi yanmıyordu ama yansa daha da keyifli olabilirdi. Bizim odanın manzarası dağa bakıyordu ve ilk gün odaya girer girmez balkona çıkınca yamaç paraşütleri ile karşılaşmak hoş bir sürpriz oldu. Aylar sonra yeniden dağda olmak yeterince güzeldi ve kelebekler gibi süzülen onlarca yamaç paraşütünü izlemek mutluluğumu katladı. Dağların karlı dik yamaçlarından kendimi bıraktığımı hayal ettim ve ürperdim.
Otelimizin küçük bir yüzme havuzu vardı ama ben kullanmadım, sanırım bizim ekipten kullanan bir başkası da olmadı. Sezonu yeni açan kayakçı ve snowboardçular için önemli olan zorladığımız kaslarımızı yumuşatacağımız bir sauna olmasıydı ve bu ihtiyacımızı da fazlasıyla karşılayacak tesis mevcuttu otelde. Bolca havlu, peştamal vardı ve sauna yeterince genişti. Ayrıca buhar odası da vardı. Zaten bir kayak otelinde başka da beklenti olmuyor. Odalar temiz konforlu olsun, sauna bulunsun ve tabii yemekler de en azından idare etsin. Avrupa damak tadı biraz farklı olduğundan yemek konusunda beklentim pek yüksek değildi ancak St.George otelin yemekleri efsane çıktı. Kahvaltısı zengin ve lezzetliydi ancak çok özel olduğunu söyleyemem. Akşam yemekleri ise her gün birbirinden iyiydi. Açık büfe salata bardan aldığımız tabaklarla yemeğe başlıyorduk ve arkasından çorba servis ediliyordu. Değişik ve çok lezzetli çorbaların ardından ara sıcak, sonrasında da ana yemek ve son olarak ta tatlı geliyordu. Her sabah akşam iki üç ana yemek alternatifi arasından seçimimizi yapıp restorana bildiriyorduk. Genelde menüde sebze, beyaz et ve kırmızı et alternatifleri sunuluyordu. Geyik etinden levreğe farklı lezzetler tattık. Her bir menü, her bir ara sıcak özenle hazırlanıyordu ve sunumları da bir harikaydı. Akşam yemeğini otelde aldığımız çok iyi olmuş. Kayak sonrası duş alıp giyindikten sonra yemek için dışarıya çıkmaya insan üşeniyor. Bir de üstüne üstlük 10 kişiyiz. Bırakın nerede yiyeceğimiz konusunda ortak karar kalmayı, bir restorana girip 10 kişilik masa bulmak bile mesele, önceden rezervasyon yapmakla uğraşmak falan da istemiyoruz doğal olarak. Zaten üç beş günlüğüne gelmişiz, yemek yiyeceğiz diye yıpranmaya lüzum yok. Bu karardan dolayı da oymak başımızı (Organizasyonun tüm sorumluluğunu alan Nur arkadaşımız) tekrar tekrar tebrik ediyoruz.
Mayrhofen Pistler:
Pist haritasında görülebileceği gibi çok sayıda pist alternatifi var Mayrhofen’de. İlk seferde istenilen yere gidebilmek için epeyce kafa patlatıp plan yapmak gerekiyor harita üzerinde. Önce ne taraf iniyor ne taraf çıkıyor kestiremiyor insan, hangi lifte nereden ulaşılır kafalar karışıyor. Ancak haritalar dikkatli incelenirse cevaplar da çok sıkıntı çekmeden bulunuyor. Biraz bu harita sistemine aşina olmak gerekiyor. Zira bizim ülkemizde kayak merkezlerinde pek fazla seçenek olmadığı için bu kadar detaylı harita incelemesi yapmaya alışık değiliz. Mantığını kaptıktan sonra işler kolaylaşıyor.
Mayhofen’de pistler genelde geniş ve bakımlı. Ancak kırmızı pistlerin bir kısmında bizdeki siyah pist kıvamında dik bölgeler olduğunu söylemekte fayda var. İlk gün kaydığım pistlerde yer yer buz vardı ve ben o boardun buzda çıkardığı sesi duyar duymaz kilitleniyorum. Zaten sezonun ilk açılışı, kendimi yeniden başa dönmüş buldum, çok canım sıkıldı. Buza denk geleceğim kaygısı ile sürekli bir fren durumu, dengesiz hareketler, aşırı yavaş inişler moralimi çok bozdu. Oysa geçen sezon sonunda artık o gerginliğimi ve acemiliğimi attım, boardun üzerinde rahat olmaya başladım zannediyordum. Sezona bu şekilde başlayınca epeyce sövdüm kendime. Daha ne kadar kaymam gerek, neden hala böyle yeni başlamış gibi bir tutukluk var üzerimde, niye beceremiyorum bu işi… İlk gün eski snowboardum ile kaydım, ikinci ve üçüncü günlerde yeni boardumla. İlk gün sezonun açılışı dolayısı ile mi bu kadar tutuktum bilmiyorum ama yeni boarda geçince sanki biraz daha rahatladım. Bu benim yeni bebeğim Jones Solution ile ilk kayışımdı. Çabucak alıştığımı söyleyebilirim. Özellikle yeni board olması dolayısı ile altı jilet gibi, kar üzerinde hiç tutukluk yapmıyor, yağ gibi akıyor. Şimdi gelelim harita üzerinden anlatmaya. Haritaya https://www.bergfex.com/mayrhofen/panorama/ adresinden ulaşılabilir.
Mayrhofen kasaba merkezinden ana gondolla Penkenbahn ile ilk istasyona çıkılıyor. Yani kasaba ile pistler birbirinden epey ayrı. Öyle kayarak otele gelme durumu falan söz konusu değil. 20-30 kişilik koca gondol ile sıra beklemeden yukarı çıkıyoruz. Çıktığımız noktada bir kaç şirin kafe restoran var ve kaymak için tekrar yukarı doğru yol almak gerekiyor. Bu noktada haritadan nereye gideceğimizi seçip ona göre konum almak önemli. İlk gün Kombibahn ile bir etap daha yukarı çıkıp 27 numaralı kırmızı pistten inerek başlıyoruz. Sonra tekrar aynı liftle yukarı çıkıyoruz ve haritanın sağındaki bölgeye gitmeye karar veriyoruz. Bunun için kızlar mavi pisti takip ediyor ben de çok düzlük vardır, yürümek zorunda kamayayım diye 31 numaralı kırmızı pisti tercih ediyorum. Bazı bölümler can sıkıcı derece buzlu ve benim tüm koordinasyon bu buz yüzünden en baştan bozuluyor. Bu bozukluğun bir kısmı muhtemelen psikolojik, kalan kısmı da yeteneksizlik. Neyse 31 numaralı kırmızı pistten yavaş olsa da sorunsuz bir şekilde iniyorum ve kızların beni beklediğini bildiğim Scnekaar liftini bulmaya çalışıyorum. İnişte hemen görünmüyor, biraz arkada, aşağıda kalıyor. Neyse, Scnekaar ile yukarı çıkıp 10 numaradan iniyoruz. Bu pisti seviyorum, hem uzun hem de kar durumu daha iyi gibi. bir kere kaydıktan sonra haritanın soluna, Ratkogel tarafına doğru geçmeye çalışıyoruz. Kırmızı mavi bir takım kombinasyonlar sonrası en son 66 dan kaydığımızı hatırlıyorum. Rehberliğimizi buraya daha önce gelmiş olan Nur yaptığı için kafamı da çok yormuyorum aslında. 66 numara beni çok yıpratıyor, yer yer fena buzlu zemin ve tahminimden çok daha dik eğimler beni zorluyor. Kayan dört beş kişiyiz ve hepsi iyi kayakçı. Snowboard yapan bir tek ben varım. Kızlar gayet rahat inerken ben arkadan yavaş yavaş takip etmeye çalışıyorum. Fren yapma ve yavaşlama kaygısı ile basıyorum topuğa, baldırlarım sızlama başlıyor. Doğal olarak çok daha hızlı yoruluyorum, kas gücümü tüketiyorum. Kas gücü azalınca kontrol de iyice azalıyor. Kontrol azalınca daha çok basmam gerekiyor ve böyle tatsız bir kısır döngüye giriyorum. En nefret ettiğim kayma şekli ile kendimi indiriyorum. İlk günü kazasız belasız tamamlıyoruz.
İkinci gün seviyesi biraz daha zayıf bir arkadaşla ikimiz takılıyor, daha çok mavi, birazcık ta kırmızı pistlerde geziniyoruz. Kırmızı 27, Mavi 28, 29 Kırmızı 10 gibi pistlerde dolanıyoruz. İkinci gün yeni boardumla kayıyorum ve kendimi daha rahat hissediyorum. Yine de tam istediğim performansı gösterebildiğim söylenemez. Hala geçen sezonun sonundaki halime dönebilmiş değilim. Bir önceki güne göre buz daha az sanki pistlerde, hava yumuşamış gibi, bu durum da tabii bana biraz yardımcı oluyor.
Üçüncü gün yalnızım ve istediğim pistte istediğim kadar, istediğim hızda kayıyorum. 10 numaraya bayılıyorum ve sürekli aynı pistten inip çıkıyorum. Oldukça uzun bir pist ve bir kaç etaptan oluşuyor. Başlangıçta çok dik ama kısa, sonrasında tatlı eğimlerle kıvrıla kıvrıla iniyor. Arada eğim sertleşiyor ama çok uzatmadan, yıpratmadan normale dönüyor. Kulaklığımı takıp sevdiğim müzikleri açıp kaymaya başlıyorum. Keyfime diyecek yok, sonunda ritmimi buluyorum ve gerçekten dağda olmanın tadını çıkarmaya başlıyorum. İlk iki günün işkencesi yerini beni sarıp sarmalayan bir keyfe bırakıyor. Pistlerin ve karın durumu gayet iyi, buzlanma yok. Ben de bunun verdiği güvenle rahatlıyorum ve dönüşlerimi istediğim gibi seri halde yapmaya başlıyorum. Hızımı artırıyor frenimi azaltıyorum. 10 numara bir süre kaydıktan sonra mavi 11 ile birleşiyor ve sona doğru yine iki pist ayrılıyor. Sonlara doğru yine 10 numaradan kayarken pistlerin birleştiği noktada zorlamayayım mavi 11 den devam edeyim, kolayca bitirip ara vereyim dinleneyim diyorum. Maalesef 11 deki düzlükler hızımı kesiyor ve ne kadar zıplasam da ivmemi tekrar kazanamıyorum. Snowboardu tak sök, yürü, kızakla, takrar otur bağla, tekrar çöz derken epeyce ter döküyorum. 11 e bir daha girmeme noktasında oldukça kararlıyım, ama nasıl oluyorsa bir sonraki kayışımda iki pistin birleşme noktasında 10 numarayı takip edecekken kaçırıp 11 e dalıyorum yine. Fazla ilerlemeden fark ediyorum neyse ki ama yukarı doğru yürüyecek halim yok, e 11 den devam da etmek istemiyorum. Solumda 12 numaralı siyah pisti görüyorum. Pek te öyle ürkütücü değil, gayet kayılabilir görünüyor gözüme. 11 de sürünmek yerine daha kısa olacağını tahmin ettiğim 12 den biraz zorlanarak inerim en kötü diye hesaplıyorum. Bir süre inince bu tarafın hiç te daha kısa olmadığını anlıyorum. Bir noktadan sonra eğim fazlasıyla dikleşiyor ve topuk freni ile de idare edememeye başlıyorum. Dinlenmek için oturayım diyorum ama oturunca duramayacağım kadar dik, popomun üstünde sürüklenmeye başlıyorum. Arada durur gibi olup dinleniyorum ayağa kalkıp devam ediyorum sonra tekrar popo üstü devam ediyorum. Aslında iyi kayakçılar için çok zevkli bir pist ama benim seviyemi aşıyor. Belki bu sezon sonuna doğru buralardan inebilirim ama henüz değil. Kendi kendime gülerek biraz da söverek bitiriyorum sonunda. O kadar tatlı geliyor ki, saatin ilerlemiş kaslarımın yorulmuş olmasına rağmen son bir kez daha 10 numaradan kaymaya niyetleniyorum. Son sefer sadece 10 numarayı takip ediyor, maceraya girmiyorum. Pistler bomboş sadece ben kalmışım. Arkadan bir adam geliyor kayarak beni geçip ileride beklemeye geçiyor. Benim geldiğimi görünce devam ediyor. Anlıyorum ki pistlerde sadece ben kaldığım için beni kollayarak yapıyor inişini. Kendimi daha da bir güvende hissediyorum. Kapanışı kendi adıma nefis bir şekilde yaparak dönüş yoluna geçiyorum.
Mayrhofen eğlence ve yemek
Ağırlıklı olarak kaydığım ve akşam yemeklerini otelde aldığımız için kasabayı pek delik deşik edemedim. İlk gün kayak sonrası apreski olayı için gondol çıkışında hemen karşımıza çıkan Ice bar a dalıyoruz.
Icebar Mayrhofen Avusturya
Burası kayak sonrası oldukça popüler bir nokta. Herkes kayak kıyafetiyle gelmiş ve günün yorgunluğunu çıkarıp neşelenmek için biraları tokuşturuyor. Biz de birer bira söyleyip kalabalığın bir parçası oluyoruz. Müzikler karışık ama daha çok Almanca lokal dans ezgileri çalıyor. Avusturyalılar hep bir ağızdan şarkılara eşlik ediyor bizse kafalarımızı sallamakla yetiniyoruz. Kalabalık çok eğleniyor, erkek ağırlıklı bir topluluğun içerisindeyiz. Fazla da matah bir kalabalık olmadığına karar verip ayrılıyoruz. İkinci gün apreski olayına bu sefer pankebahn’ın yukarısında dönüş yoluna geçmeden hemen önce giriyoruz. Mantar şeklinde çadır gibi bir bina içinde yoğun kalabalık yine yarı lokal yarı İngilizce şarkılarla eğleniyor. Bunun gibi bir iki yer daha var ama en kalabalık nokta burası. İkinci gün sonu eğlencemize burada başlıyor ama yine fazla uzatmayıp bir bira sonrası kesip aşağı iniyoruz. Üçüncü gün ben kaymaktan pek apreski olayına girecek vakit bulamıyorum, anca otele dönüp duşumu alıp akşam yemeğine yetişebiliyorum. Yine de genel olarak söyleyebilirim ki apreski den hoşlananlar için kayak sonrası keyif birası ve eğlencesi benim için önemli diyenler için Mayrhofen’de epeyce alternatif var. Bana sorarsanız Serfaus ve Fiss te apreski daha eğlenceliydi ama burası da fena değil. Bu arada yeri gelmişken belirtmek gerek ki Mayrhofen de maalesef gece kayağı yok. Buranın dezavantajı ne deseler sayacağım tek eksik bu olurdu.
Yemek alternatifleri oldukça çeşitli, restoran bulmakta zorlanmak söz konusu değil. İtalyan restoran da var, lokal restoranlar da. Biz yoldan geldiğimiz gün lokal bir restoranda yemiştik ve oldukça keyif almıştık seçimlerimizden. Zaten dağda kayarken çeşitli noktalarda yemek için alternatif kafeler var. Dağda garsonların servis ettiği restoranlar da var, kendin seçip sıraya girerek ödeme yaptığın restoranlar da. Her ikisinde de keyifli bir şekilde beslenmek mümkün. İster ağır, ister hafif seçimler yapabiliyorsunuz. Ben kaşarlı tost gibi hafif geçiştirmeleri seviyorum kayarken, çok yediğim zaman gelişen şişkinlik duygusu ile kaymaktan hoşlanmıyorum, ayrıca yediklerini hazmetmeye uğraşan mide, kayarken hiç te yardımcı olmuyor.
Mayrhofen Alışveriş
Kasabada restoran ve barlar dışında bol bol mağaza var gezmelik. Çoğunda kayak kıyafet ve ekipmanı satılıyor. Daha önce gördüğüm ve görmediğim markalarda geniş bir yelpazeye sahip buradaki dükkanlar. Ürünlerin çoğu kaliteli ve fiyatları da aynı oranda yüksek. Ancak her yerde kayak malzemeleri pahalı ve Euro bizim paramıza göre maalesef çok daha değerli olduğu için Mayrhofen’nin ortalama bir yer olduğunu söyleyebiliriz. Özetle fiyatlar fahiş değil, Avrupa ortalamasında diyebiliriz. Dikkatimi çeken genellikle malzemelerin kayak ağırlıklı olması, snowboard ekipmanının ortalarda oldukça az görünmesiydi. Zaten dağda da snowboard yapan çok az kişi ile karşılaştım, hemen herkes kayak yapıyordu. Bizdeki gibi de değil, herkes mi çok iyi kayar, evet herkes çok iyi kayıyordu. Sanki memlekette acemi yok, her inen fış fış sağa sola slalomla salınıyor. Üç beş tane kar sapanı yapan görsem kendimi daha rahat hissedeceğim ama yok, herkes ciddi ciddi kayıyor. Açıkçası benim kaymaktan çok vaktim olmadığı ve vaktim olduğunda da kendimi yorgun hissettiğim için alışveriş yapmadım. Giy çıkar denemeye üşendim, o yüzden sadece bakmakla yetindim.
Mayrhofen’i kısaca anlatmaya çalışacaktım ama yine de uzun bir yazı oldu sanırım. Çok uzadı evet ama dönüş yolundaki maceramızı anlatmadan geçemeyeceğim. Otelden sabahın 6’sında ayrıldığımız için kahvaltı yapamadık. Neyse ki otelimiz bir gece önceden bizim için sandviç hazırlamıştı ve bizi aç yolcu etmediler. Sorunsuz şekilde hatta biraz erkence Münih hava alanına transferimizle ulaştık. Check in lerimizi yaptık, bagajlarımızı verdik ve uçağımızı beklemeye başladık. Bu arada aklımız Münih havaalanındaki EDEKA markette kalmıştı, çünkü orası epeyce ucuz ve bol çeşidin olduğu bir süper marketti. Pasaport kuyruğundan geçip, biraz duty free dolaşıp uçağımızı beklemeye başladık. Beklediğimiz uçak geldi ancak kapısında arızası olduğu anonsu geçildi ve gecikme verildi. Ne oldu, ne olacak derken bir anons daha geldi, sadece cenazesi olanlar ve çok acil durumu bulunanlar uçağa alınacak, diğerleri bir sonraki uçuşa aktarılacaktı. Havacılık yasalarına göre kapılardan biri arızalanınca, uçağın tam yolcu ile dolduramıyorlarmış. Herhangi bir tahliye durumunda kullanılmak üzere gerekli sayıda kapının olup olmaması önemliymiş ve o yüzden kapısı bozulunca sadece az sayıda yolcu ile uçması mümkünmüş. Doğal olarak bizler beklemeye alınıyoruz. Yaklaşık 6 saat sürecek bekleme için sunexpress bize 400 euro tazminat vermek zorunda kalıyor. Dönüşte hepimiz şikayetimizi yapıyor ve 400 euro tazminatımızı talep ediyoruz. Geçen sene de Serfaus dönüşü yine Münih’te aynı şey THY ile başıma gelmişti ve 400 Euro tazminatımı almıştım. Bu sefer de tatilin büyük bir kısmını bu şekilde bedavaya getirmiş oluyoruz ve bu bekleme eziyetini oldukça hafifleten bir durum oluşturuyor. Münih havaalanının hemen dışında kurulmuş Christmas Market denen yılbaşı pazarına uğruyoruz ve sıcak şaraplarımızı yudumlayarak stantları geziyor, buz pateni yapanları izliyoruz ve elbette Edeka markete gidip bolca alışveriş yapma şansı buluyoruz.
Gecikmeli olsa da sorunsuz bir seyahat ile Mayrhofen’den memlekete dönmüş ve bu senenin kayak/snowboard sezonunu açmış oluyoruz. Türkiye’ye kar ancak yılın sonuna doğru düşüyor ve ben iyi ki Mayrhofen’e gitmişim diyorum.
Artık sağdan soldan gelmeye başladı düşen kar haberleri. Biraz Erciyes’ten biraz Sarıkamış’tan, biraz Palandöken’den ümit var gibi kısa vadede. 2019-2020 kış sezonunu nerede açacağız henüz belli değil ama sanki Erciyes biraz önde gidiyor gibi. Yılbaşından önce snowboard ve kayak için yeterli kar olup ta pistler açılırsa çok şahane olacak. Aralık ayına girdiğimiz şu günlerde beklenen kar haberlerini alıyor olmak sadece benim için değil, benim gibi bu işe gönül vermiş bir sürü kişi için mutluluk verici bir olay. Bu çok saf ve çocukça bir sevinç, yaşamayan bilemez.
Hani çocukken kar yağınca nasıl sevinirdik te dışarı çıkıp biran önce kartopu oynamak isterdik hatırlar mısınız? Hatta anne babalarımız bazen izin vermezdi hasta oluruz diye de nasıl üzülürdük dışarıda oynayan çocukları görüp te evde kalmak zorunda olduğumuz için. İlk kar yağdığında biz yetişkinler de o eski katkısız, saf, coşkulu mutluluğu hissediyoruz ama kısa bir süre sonra geçiyor. Ya işe nasıl gideceğimiz kaygısı, ya arabanın cam suyu, ya doğalgaz faturası kafamızı karıştırıyor. Tecrübelerimiz oluşmuş hayatla ilgili, trafiğe kalmayalım diye uğraşıyoruz. Üşütüp hasta olmayalım, ayağımız kayıp düşmeyelim, kara basıp ıslanmayalım diye kontrollü davranıyoruz. Özellikle büyük şehirlerde kar yağışı çok kısa bir süre içerisinde eziyete dönüşüyor. Kayarak birbirine giren arabalar trafiği alt üst ediyor ve zincirleme kazaların bir parçası olmamak için aşırı dikkat ve stresle araba kullanmaya başlıyoruz. Yollardaki tuzlama çalışmaları dolayısı ile karın o yumuşacık tatlı halini yaşayamadan hemen çamurlaşan bulamaç hali ile karşı karşıya geliyoruz. Yürüsen bir dert, arabalar bu erimiş kar suyunu sıçratır, arabaya binsen ayrı dert buzlanma var da kayacağım endişesi ile gerilirsin. Evde oturup döne döne yağan karı izleyerek kahveni çayını yudumlamak hayali kurarsın ama işe gitmen gerekiyordur. Kalın giyinsen terlersen, ince giyinsen üşürsün. İlla ki eldivenini kaybedersin ve illa ki çamur olur çizmelerin. O yüzden unutuverirsin arka bahçedeki bozulmamış temiz karı, gelmez içinden karda oynamak, yuvarlanmak. Ancak çocukların aklına düşer işte o arka bahçeler, tutamazlar kendilerini evde. Hayata dair o kadar çok tecrübeleri ve gereksiz kaygıları yoktur henüz.
Snowboarda başlayınca insan çocukluğuna dönüyor sanki. Tüm gereksiz detaylar, günlük stresler, kaygılar önemsizleşiyor ve o bembeyaz karın üzerinde süzülmek hayat önceliği haline gelmeye başlıyor. Bu şekilde hisseden sadece benim zannediyordum ama benim gibi hisseden insanlar olduğunu görüyorum. Özellikle insatgram sayfalarını takip ettiğim bazı snowboard grupları var ki orada da karın ne zaman yağacağı dışında bir şey doğru dürüst gündeme gelmiyor son zamanlarda. Herkes nefesini tutmuş ilk kar tanelerinin düşmesini bekliyor. Yorumlardan anladığım, benim gibi bu işi kafaya takmış bir sürü insan olduğu. Snowboard gerçekten tuhaf bir bağımlılık. Adrenalin desem tam adrenalin bağımlılığı da değil. Yoksa adrenalin dozumu alayım diye yazın başka sporlar denerdim. Oysa benim aklım fikrim snowboarda yarayacak şeyler yapmaktı. O yüzden longboard aldım, o yüzden kite öğrenmeye çalıştım, o yüzden wakboard yapmaya gittim bir kaç kez. Hiç biri snowboardun yerini tutmadı elbette ve hiç biri amaç olamadı. Sadece bu sezon daha iyi kayabilmek için yazın mecburen yaptığım aktiviteler olarak kaldılar. Yani benim hikayemin kahramanı, en sevgili aktivitem, yine snowboard, hep snowboard.
2018-2019 kış sezonu snowboard kayak rotalarımıza bakınca tam netlik kazanmadığını görüyorum ama bu beni pek endişelendirmiyor. Sonuçta şu aralar çalışmıyorum ve zaman sıkıntım pek olmayacak diye umuyorum. Kar durumuna göre hızlı plan yaparak şartlara uyum sağlayabileceğimi düşünüyorum. En azından bu sezon şansımı değerlendirmek istiyorum. Ocak sonuna doğru İtalya Bormio’da 4 gecelik konaklamalı bir program yaptık. Geri kalan programlar kısa zaman sonra şekillenecektir diye düşünüyorum.
Asıl bu sene beni heyecanlandıran şey splitboard yani ayrık tahta. Bu konuyu aslında uzun uzun yazmalıyım. Türkiye’de çok az kişinin yaptığı bu işe soyundum ama bakalım nasıl olacak. Becerebilecek miyim, kondisyonum yetecek mi, istediğim sıklıkta yapma şansı bulabilecek miyim göreceğiz. Splitboard yerine ayrıktahta diyebiliriz aslında. Gerçi snowboarda da kartahtası diyebiliriz. Sonuçta bu iş beni pistlere ve teleferiklere bağımlı olmaktan kurtaracak. Ayağıma geçirdiğim gibi zirvelere tırmanarak kas gücümle çıkabileceğim ve aklıma yatan her yerden inebileceğim. Kayak merkezinin varlığına bile ihtiyaç duymadan en bakir dağ zirvelerine ulaşabilirim ve karda ilk izleri ben açabilirim. Otellerin ve işletmelerin sezon açmasını beklemeden kendimi karlı dağlara atabilirim.
Muhtemelen 2019 snowboard kayak sezonu Erciyes, Sarıkamış ve Palandöken ile açılacak. Uludağ ve Kartalkaya arkasından gelecektir diye tahmin ediyorum. Aralık ayı sonu, Ocak başı kaymaya hazır keyifli hale gelir diye düşünüyorum. Oysa ben sezonu Aralık ayının ikinci haftası gibi açabileceğim splitboardum ile. Eğer organize olabilirsek ve gidebilirsek, ben de bu işi öğrenir ve kıvırabilirsem, burada daha çok şey yazacağım splitboardla yani ayrıktahta ile ilgili.
Bu kış karımız bol olsun, kazasız belasız, ağzımızın tadıyla, neşeyle kayalım. Gücümüz, sağlığımız, esnekliğimiz, çevikliğimiz, kondisyonumuz, ekipmanımız da umarım hayallerimizdeki gibi olur ve doya doya tadını çıkarırız mevsimin.
Snowboard yapmaya başlamadan önce bir çok spor dalını deneme ve az buçuk yapma şansım olmuştu. Ortaokulda yapmaya başladığım sporlar arasında atletizm, tenis, tekerlekli paten, buz pateni, masa tenisi sayılabilir. Elbette sokakta yaptığımız ip atlama, koşuşturmaca oynama, yakan top, sokak futbolu ve basketbolu gibi egzersizleri de sayabiliriz. Üniversite ve sonrasında yüzme, kayak, fitness, tenis hatta buz pateni çok yoğun olmamakla birlikte hep var oldular yaşamımda. Hiç bir zaman ciddi bir sporcu olmadım ve işim dolayısı ile fazla seyahat ettiğim için de belli bir düzende hareket edemedim. Yine de spora bir şekilde zaman ve yer ayırmaya hep çalıştım. En çok zevk aldığım tenise son yıllarda epeyce emek vermeye başlamıştım ki snowboardla tanıştım, sonra da bütün dünyam alt üst oldu diyebilirim. En başta inançlarım çöktü. Kendimi atletik, sportif zannederdim, ne kadar hantal ve güçsüz olduğumu gördüm. Çocukken yaptığım paten, bana denge adına geçmişten bu güne pek te bir şey getirmemiş meğer. Bir zamanlar esnektim, gördüm ki şimdi odundan halliceyim. Kondisyonum fena değildir zannederdim, baktım ki ne nefesim yetiyor, ne kaslarım. Kendimi spor konusunda yetenekli addederdim, bir de ne göreyim, snowboardun üzerinde hiç bir şekilde kontrol sağlayamıyorum. Epeyce bir zaman uğraştım, şimdi yen yeni kaymaya başlıyorum diyebilirim. Daha geçen sene ancak hız kazanmaya ve kontrolü ele almaya başladım ki kayaktan snowboarda geçeli 4 yıl oldu. Önceki senelerde istediğim kadar sık kayamamıştım, o yüzden yılların çok anlamı yok, kar üzerinde geçirilen süre çok daha önemli. Geçen sene kar üzerinde güzel zaman geçirdim, bu sene daha uzun süre kaymak en büyük hayalim.
Snowboard yapanlara baktığınızda bu işin çok kolay olduğunu düşünürsünüz. Sadece ufak sağa sola yaylanmalarla aşağıya bıraktınız mı kendinizi olacak gibi görünür. Zahmetsizce kayıyor görüntüsü verebilmek için oysa bir sürü kasın koordineli olarak çalışıyor olması gerekmektedir. Önceleri bu işin sadece stil ve teknik olduğunu düşünür, tekniğim iyi olmadığı için beceremediğimi zannederdim. Zaman içerisinde gördüm ki snowboard ne sadece teknik ne sadece güç ne de sadece denge. Hepsinin kombinasyonuna bir de cesareti eklemek gerekiyor. Kaslar güçlendikçe denge kurmak kolaylaşıyor. Teknik geliştikçe kaslara hakimiyet kolaylaşıyor. O çok kolay gibi görünen hareketleri benim yapabilmem için kendi çapımda çok yoğun çaba harcamam gerekti. Baştan hızlanamadım bir türlü, çünkü tahtayı kontrol edemiyordum. Özellikle de dik bölümlerde çok yoğun fren yapma telaşına düşüp baldır bacak kaslarım yanana kadar tahtanın kenarlarına basıyordum. İlk bir kaç yıl Snowboard dönüşü her seferinde istisnasız her tarafım tutulmuş olurdu. Çok sık düşmenin yanı sıra, kaslardaki hamlık ve zorlanma sebep olurdu ağrılarıma. Bir kaç gün esneme, sauna, buhar banyosu sonrası açılmaya başlardım. Şimdi artık biliyorum ki snowboard öyle dışarıdan göründüğü gibi çocuk oyuncağı bir şey değil. Fit bir vücut, sağlam güçlü kaslar, denge ve esneklik istiyor. Ayrıca tüm gün boyunca kayabilmek için sağlam bir kondisyon sahibi olmak ta şart.
Bu işe çok geç başladım. Ağaç yaşken eğilirmiş derer, daha erken yola çıksaydım, epeyce mesafe kat etmiş olurdum muhtemelen ve şu an çok daha iyi bir seviyede olabilirdim. Geç te olsa bu sporla tanıştığım için çok mutluyum ve o ilk deneme kararını veren beş yıl önceki kendime teşekkür ediyorum. Yaşadığımı gerçekten hissettiğim anlardan bir sürüsüne sahip oldum bu sayede. Şimdi bu mutluluğu daha da artırmak ve daha az acılı hale getirmek için uğraşıyorum. İşte bu yüzden sezona hazırlık aşamasında işi sıkı tutmak gerek, ben geç bile kaldım.
Yazın biraz wakeboard yapmaya çalıştım, bira da longboard. Her ikisini de çok az yapabildiğim için istediğim gibi kas hafızası kazanamadım. Sanırım kaymaya geçen sene bıraktığım yerden, hatta ara vermiş olduğum için biraz daha gerisinden başlayacağım. Geçen sene kış sezonunda crossfit’e başlamıştım ve 3 ay boyunca Ankara’da olduğum zamanlar gitmeye çalışmıştım. Çok faydasını gördüm, kaslarımın güçlenmesi ile birlikte kendime güvenim arttı. Kendime güvenim artınca hızım, hızım artınca dengem arttı. Daha zor yoruldum, sonrasında çok daha az ağrı çektim. Daha dik yamaçlara girdim, daha derin bol karda kaymayı denedim, hatta snowpark ta çok minik bir şey olsa da ilk rampama çıktım.
Crossfit neden snowboard a iyi geldi diye düşününce bir kaç temel nokta dikkatimi çekiyor. Öncelikle crossfit antrenmanları boyunca fena halde çok sayıda ve zorlayıcı squat hareketi yapılıyor ve bu hareket zaman içerisinde hamstring denilen üst bacak kaslarını inanılmaz güçlendiriyor. Snowboard yaparken de özellikle topuk freni yaparken bu kaslar kullanılıyor. Bu kaslar güçlenince istediğim zaman tahtayı durdurabileceğim hissiyatını kazandım ve artık hızlanmaktan eskisi kadar korkmamaya başladım. Elbette hız korkusunun altında yatan başka bir sürü psikolojik bariyer olabilir, yine de en azından sebeplerden birini ekarte etmek işe yaradı. Yine crossfit çalışmalarında sıklıkla yapılan burpbee denilen hareket zıplayıcı gücü inanılmaz geliştiriyor. Zıplayıcı güç terimini de şu an ben uydurmuş olabilirim. Genelde patlayıcı güç diye geçiyor ancak benim şu an vermek istediğim anlamı zıplayıcı güç çok güzel ifade ediyor. Burpbee, yere yatıp şınav çeker pozisyonu aldıktan sonra hızla doğrulup ayağa kalkıp zıplanan bir hareket. Üst üste yapınca bacak, karın, kol, omuz ne varsa hepsinin kaslarını çalıştırıyor. Crossfit’in doğasında da kendini alabildiğine zorlamak olduğundan, bu hareketler sonrasında epeyce ciddi ter dökülüyor. Dolayısı ile kaslar gelişiyor, öğreniyor ve güçleniyor.
Yine crossfit antrenmanlarında yapılan halter çalışmaları genel güç ve esnekliğe inanılmaz katkı sağladı. Halter kaldırmanın hiç bu kadar komplike bir spor olduğunu düşünmezdim, sadece kol kaslarındaki güçle alakalı zannederdim. Oysa hem kol, hem sırt, hem omuz, hem bel, hem bacak her şeyi çalıştırıyormuş. Ağırlıksız bile olsa sırf o halterin demir çubuğunu kafanın üzerinde düz tutabilmek için çok esnek bir omurga gerekiyor. Yine bir önemli kas grubu core denilen karın, bel, sırt bölgesindeki kaslar. Vücudun dengesini sağlayan ve genel gücünü destekleyen bu bölgenin güçlü olması oldukça kritik. Bol karın kası çalışmaları ve plank hareketi ile güçlendirilmesinin çok faydası olacağına inanıyorum. Sadece iki ay gittim crossfite ama snowboard için çok faydalı olduğunu fark etmeme yetti. Benzer antrenmanlarla yeni sezona hazırlanmakta fayda var diye düşünüyorum.
Yaz boyu maratona hazırlandığım için koştum diyebilirim. Koşunun bir faydasını görecek miyim bilmiyorum. Dayanıklılığımı biraz artırmış olduğunu tahmin ediyorum. Zira snowboard yapmaya sabahın erken saatlerinde başlıyoruz ve pistler kapanana veya hava kararana kadar devam ediyoruz. Hatta gece kayağı varsa, daha da uzun sürebiliyor. Üç beş günlüğüne gidebildiğimiz kayak tatillerimizde mümkün olduğunca fazla kayabilmek için sağlam bir kondisyon gerekiyor. Ayrıca kas yorgunluğu oluştuktan sonra dengenin bozulması, düşmek ve sakatlanmak an meselesi olabiliyor. Kaslar ne kadar dayanıklı olursa, sağlıkla bu sporu yapmak ta o kadar mümkün olur. Dayanıklılık kazandırması dışında uzun koşuların snowboarda fazla bir etkisi yoktur diye tahmin ediyorum.
Snowboardun en ilişkili olduğu sporlardan biri de sanırım dağcılık. Özellikle yüksek irtifada oksijenin azalması, metabolizmanın tamamen değişmesi gibi fizyolojik durumlardan dolayı çabuk yorulma, baş ağrısı gibi semptomlar olabiliyor. Dağcılar bu koşullara daha alışık oldukları için daha çabuk adapte olup performanslarını düşürmeden kayabiliyorlar. Ayrıca bu iş dağlarda yapıldığı için zemini yine en iyi dağcılar tanıyor. Hangi yamaçta çığ tehlikesi fazladır, nereye nasıl tırmanılır, nereden nasıl inilir gibi konularda çok daha iyi fikir yürütme şansına sahipler. Bol karda kaymayı seven herkes zaman zaman tahtası elinde tırmanmak zorunda kalmıştır ve bunun nasıl da insanın bütün enerjisini tüketen bir aktivite olduğunu fark etmiştir. İşte bu noktada dağcılar çok daha rahat, şikayet etmeden tırmanabiliyorlar. Hatta onlar için tırmanma kısmı da iniş kısmı kadar zevkli olabiliyor.
Geçtiğimiz günlerde modern snowboardun kurucu isimlerinden Jake Burton Carpenter hayata veda etti. Snowboardla ilgilenen hemen herkesin çok yakından bildiği Burton markasının arkasındaki adam, kendi isminden bir efsane yaratmayı başarmış. Sadece ülkesi Amerika’da değil, tüm dünyadaki snowboardçuların duygularına hitap etmeyi her zaman çok iyi bilmiş. Tutkusunun peşini hiç bırakmadan hem bu sporu hem de kendi markasını büyütmüş te büyütmüş. Jake Burton Carpenter kimmiş, ne yaşamış, snowboarda ne katmış bildiğim, okuduğum kadarıyla paylaşayım istedim.
Snowboardun atalarının Kaçkar dağlarındaki lazboard olduğu söyleniyor. Yaklaşık 150-200 yıl öncesinde Rize’nin Petran köyünde üzme tahtası adı verilen aletle kayılmaya günümüzde de devam ediliyor hatta her yıl düzenlenen şenlikleri bile var. Ancak Snowboradun spor olarak kabul edilmesi ve yaygınlaşması o kadar eskilere dayanmıyor. İlk olarak 1965 yılında Sherman Poppen tarafından icat edilen sörf tahtası ile ortaya çıkmaya başlıyor. Poppen denizde kullanılan dalga sörfünü kara uyarlıyor ve tanesini 15 dolardan satmaya başlıyor. Her yıl yarışlar düzenlemeye başladıktan on yıl sonra satışları da 1 milyona ulaşmış oluyor. İşte bu yarışlara katılıp, ilk gençler arasında olarak snowborada gönül verenlerden biri de Jake Burton Carpenter.
Kayağın Amerika’da bile sadece zenginlere has bir spor olduğu zamanlarda bir avuç snowboardçu çocuk, sırtlarında tahtalarla tepelere tırmanıp, oradan aşağıya bol karda kaymak gibi bir çözüm bulmuşlar kendilerine. Bu gençler genellikle maceracı ve havalı tiplermiş. Giderek bu iş bazı gençler için kendini ifade biçimine dönüşmüş. O zamanlar hiç bir kayak merkezi bu acayip tahtalarla pistlerinden kayılmasına müsaade etmiyor bu çoğunlukla sarhoş serseri ayak takımı olarak gördükleri çocukları mekanlarında istemiyorlarmış. Zaten müsaade etseler de bu çocukların pahalı teleferik bileti almaya bütçeleri yetmiyormuş. İşte snowboardun bu öncü gençleri finansal bariyerlere takılmayı reddediyorlar ve kayma zevkine herkesin eşit şekilde erişebilmesi gerektiğine inanıyorlar. Bu snowboard işine bir başlayan bir daha bırakamıyor, işte bu işin yaygınlaşması da bana sorarsanız havalı görünmeye çabası veya dönemin moda trendi olmasından ziyade, kaymanın zevkine varanın bir daha bırakamamasından kaynaklanmıştır. İşte öyle böyle derken giderek daha iyi kayıyorlar bu çocuklar ve insanlar merak etmeye onları izlemeye gelmeye başlıyor.
Jake Burton ve onun gibiler herhalde içimizde snowboard yapmaya ilk aşık olanlardan. Bu öyle bir tutku ki gerçekten, bir kere yapmaya başladınız mı, dağlar burnunuzda tütüyor. Geceleri rüyalarınızda beyaz karlar arasında kendinizi tepelerden bırakıp kaydığınızı görüyorsunuz. Havalar ısındıkça üzülüyor, kış yaklaştıkça mutlu olmaya başlıyorsunuz. Kış gelince sürekli hava durumu ve kar yağışını internetten takip etme hastalığına tutuluyorsunuz. Gözünüz hep yeni rotalarda, kulağınız indirimli malzeme haberlerinde, ruhunuz zirvelerde… Bugün snowboardu çok daha konforlu ve keyifli şekilde yapıyorsak bunu gelişen teknolojiye ve bu teknoloji için aşkla uğraşan öncülere borçluyuz.
İşte bu öncülerden Jake Burton, üniversite okuduktan sonra şirket alım satımı ile ilgilenen bir firmada işe başlıyor. Bir süre çalıştıktan sonra gönlü yine snowborada kayıyor ve her şeyi bırakıp snowboardla uğraşmak istediğinde babası ‘Evet, hadi bırak işi gücü, snowboardla uğraş’ diyor. Bu da enteresan bir baba profili, düşünsenize, o zamanlar snowboard daha emekleme safhasında ve oğlu fıstık gibi işini bırakıp dağlara çıkmaktan bahsediyor. Neyse, çocuk hem karlı dağlara sevdalı hem de neyse ki kafası da çalışıyor. Jake Burton çalıştığı firmada iş hayatı ve ticari işletmeler hakkında epeyce deneyim ve geniş bir bakış açısı kazanmış olmalı ki sağlam işlere imza atmayı başarıyor. 1977 de Vermont’ta şirketini kuruyor. İlk prototip, ikinci prototip derken giderek şekillenmeye başlıyor Burton snowboradları. Kayakta olduğu gibi her iki kenara çelikler ekleniyor ve tasarım her geçen gün gelişiyor. Arkası yüksek ve sabit bağlamalar tasarlanıyor, rahat botlar, rahat kıyafetler hazırlanıyor. Bu arada rakipler çıkıyor ortaya, başlangıçta tek tükken daha sonra kayakta devleşmiş markalar giriyor piyasaya. Bu dev kayak markaları snowboard ruhunu Jake Burton ve ekibi kadar iyi yakalayamıyor. O günlerden bu günlere geldiğimizde hala Burton markasının snowboard camiasındaki yeri apayrı olarak karşımıza çıkıyor.
Markalar acayip, sadece malzemeyi değil, o malzemenin taşıdığı değerleri de satın alıyoruz çoğu zaman ve markanın bizi nasıl hissettirdiği bir çok şeyin önüne geçebiliyor. Burton, snowboardçuları bir camiaya ait ve iyi hissettiriyor. Eh, biz de zamanında bunlara burun kıvıran elit kayakçı kesime şöyle diyoruz: ‘Hani bir zamanlar o hor gördüğünüz fakir çocuklar vardı ya ellerinde tahtaları, işte şimdi milyar dolarlık şirket oldular ve biz de bu ruhu yaşattıkları için onların arkasındayız.’ Bu arada günümüzde snowboard malzemeleri, özellikle de Burton markasının can yakacak kadar pahalı olması da ayrı bir çelişki. Pazarlamacılar üzerine tez yazabilir.
Jake Burton Carpenter’ın ölüm haberini takip ettiğim Burton instagram sayfasından öğreniyorum. Takip ettiğim snowboardla ilgili diğer hesaplarda Jake’in resimlerini gördüğümde pek anlam verememiş, öldüğünü hiç düşünmemiştim. Sonra resmi sayfasında tekrar görünce anladım. İçimden tuhaf bir şey koptu, sanki bir devrin kapısı güüüümm diye kapanıverdi. Zamanında snowboarder.com da okuduğum Jake Burton röportajı aklıma geldi ve açıp yeniden buldum. Adam gerçekten enteresan bir hayat yaşamış. Benim bulunduğum yerden bakınca çok muhteşem görünmekle birlikte, epey acı da çekmiş. Snowboardu sadece üretip satmamış bu adam, her zaman kaymış. Bir sürü dağda, bir sürü iyi sporcuyla, bir sürü harika ekipmanla, bir sürü farklı rotada kayıp durmuş hayatı boyunca. Tutkusunu işi, işini de iyi yapmış.
Annesini, sonra en büyük destekçisi babasını ve ölümüne müthiş üzüldüğü köpeğini artarda kaybetmiş. Sonra sağlık sorunları başlamış. Mitral kapaktaki bir sorun yüzünden açık kalp ameliyatı geçirmiş ve bundan 5 ay sonra testis kanserine yakalandığını öğrenmiş. Yoğun kemoterapi ve zorlu tedavi süreçleri sonrasında atlatmış. Sonra lenfoma çıkmış, yine kemoterapi ve tedavilerle sağlığına kavuşmuş. Her iki dizinden de defalarca ameliyat olmuş. Bir dizinden menüsküs ameliyatı olmuş, hemen kaymaya çıkmış, istediği gibi kayamayınca yetmemiş bir de protez diz taktırmış. Böyle kolay yazdığına bakmayın, epey zor ameliyatlar bunlar. En son diz kapağı protez ameliyatından tam 3 hafta sonra bir açılışta snowboard yapıyor. Ne müthiş bir kayma tutkusu olduğunu varın siz tahmin edin.
Adamın başına gelenler bununla da bitmiyor. Çok daha kötüsü, Gullian Bare sendromuna yakalanıyor. Ayaklarından başlayarak bütün vücudundaki motor fonksiyonları bir bir kaybediyor. Miller Fisher sendromu diye de geçiyor web sayfasında. Bilinci açık olduğu halde kıpırdayamamak korkunç bir hal olsa gerek. En son safhada kör oluyor ve solunum cihazına bağlı olduğu için iki ay boyunca konuşamıyor. Tamamen yatağa bağlı, bitkisel bir hayat yaşarken bilinç tamamen açık olunca, doğal olarak çaresizlik ümitsizliğe dönüşüyor ve intihara meyilli hale geliyor. Bu sendromu da atlatıp tekrar sağlığına kavuşunca bilin bakalım ne yapıyor? Tabii ki kaymaya devam ediyor. Bu sefer de Yeni Zellanda’ da kayarken çitlere çarpıp femur kemiğini kırarak yeniden bir tedavi sürecine giriyor. Yani özet olarak zorlu hastalıklar peşini pek bırakmamış Jake Burton’nun. En son ölümü de yine nüks eden testis kanseri yüzünden olmuş. Tüm bu sancılı hastalık süreçleri boyunca işlere eşi Donna Carpenter bakmış. Yani aslında belki de bu markanın bu derece büyüyüp iyi bir iş modeli haline gelmesinde eşinin emeği de çok büyük. Göz önünde olan hep Jake olabilir ama bir kadın eli değmiş bu şirkete, belli.
Sadece tutkulu bir snowboardçu değil, akıllı bir de iş adamı olduğu için Burton markası bu günlere gelmiş. Markaya tutkusunu katmış, felsefesini aşılamış, hep daha iyisini aramış, en yenisini tasarlamış ve hep kaymış… pistlerden kopmadan, hayatı boyunca yaşadığı tüm sağlık sorunlarına rağmen yılmadan, yorulmadan kaymış. İşi yöneticilere teslim etmiş belki ama dağlardan ayrılmamış. Biraz asi, biraz deli, biraz şanslı ve fazlasıyla tutkulu bir adam Jake Burton Carpenter. Huzur içinde yat, dağın karın bol olsun.
Maraton koşmak hep aklımı kurcalayan bir şey olmuştur. Üç beş kilometre koşu bandında koştuğum zamanlarda bile hep maratoncuların nasıl olup ta 42 km boyunca koşabildiklerini düşünüp düşünüp hayret etmişimdir. Böyle bir denemeye kalkışmayı bırakın, tahayyül ederken bile yorulmuşumdur. Benim bildiğim gördüğüm tek maraton çeşidi yol maratonlarıydı açıkçası. Meşhur Avrasya maratonu ile boğaz köprüsünü geçen kalabalıklar, bir de bomba patlaması ile vakti zamanında haberlere sıkça malzeme olan Boston maratonu gelirdi ilk aklıma. Yine maraton deyince aklıma gelen ince uzun Afrikalı atletler ve hiç bitip tükenmeyen enerjileriydi… bizim gibi sıradan insanların da maraton koşmaya yeltenebileceği aklımın ucuna gelmezdi. Önce 42 km den daha uzun parkurların varlığını öğrenip dehşete düştüm, sonra patika yani trail maratonlarını duyup ah ne hoş dedim. Hem patika hem 42 km uzun koşuların varlığı merakımı artırdı.
Bir kaç gün üst üste koşunca bana bir cesaret geldi, haydi, madem koşuyorum bari maratona hazırlanayım dedim. Antrenmanlarım boyunca acaba yapabilir miyim diye kendimi tarttım. Okuduğum kitaplar, bloglar bana haftada en az 5 gün koşmam gerektiğini söylüyordu. Bu kurala uymaya çalıştım, hedefler koydum, kimi zaman bu hedefleri tutturdum, kimi zaman kaçırdım derken Salomon Kapadokya 38 km trail koşusuna kaydımı yaptırdım, 19 Ekim 2019 da koştum ve patates gibi son dakikada da olsa zaman limitleri içerisinde tamamlamayı başararak madalyamı boynuma taktım. Şimdiye dek onlarca web sayfası okudum maraton hazırlığı ve maraton sırasında yaşananlar ile ilgili. Çok faydalı bilgiler edindim, çoğunu okumasaydım herhalde bu koşuyu tamamlayamazdım. Başkalarının tecrübeleri elbette işime yaradı ama ben yine de kendi tecrübelerimi kendim de edindim. Hep yarışa odaklanmışım, hep nasıl koşacağıma, hep nasıl bitireceğime, nasıl besleneceğime, nasıl giyineceğime, ne malzeme kullanacağıma, nefesimi nasıl ayarlayacağıma, ne zaman yavaşlayıp ne zaman hızlanacağıma… hep o finish noktasına ulaşmanın hayalini kurup ona göre hazırladım kendimi… sonrasını hiç düşünmedim… madalyayı boynuma taktıktan sonra neler oluyor hiç araştırmadım, işte o yüzden birazcık hazırlıksız yakalandım. Oysa maraton sonrasına da çalışmak ve kafayı hazırlamak gerekiyormuş.
Maraton sonrasında neler oluyor? Benim için 38 kilometre olabilir bir başkası için 100… yani sınırlarımızı zorladığımız, daha önce denemediğimiz mesafeleri kat ettikten sonra yaşanacaklardan bahsediyorum.
Yarıştan hemen sonra: Kaslar hala sıcacık, madalyayı boyna takmanın sevinci ve salgılanan adrenalin dolayısıyla harika bir his yaşanıyor. Zaman limitinde tamamlayamamış olsam bu muhtemelen çok sevimsiz bir his olacaktı ama kas sıcaklığı ile muhtemelen ağrı duymayacaktım. Yarıştan hemen sonra biraz şaşkınlık oluyor, insan bittiğine inanamıyor. İşte o noktada en akıllıca şey hemen koşucular için hazırlanan yemek bölümüne gidip protein içeren gıdalar tüketmek ve bol sıvı almak. Ben bu işi iç güdülerimle yapıyorum, yoksa bu kısmı araştırmamışım, okumamışım. Az bir şey protein barım vardı, onu da yemeye zorluyorum kendimi. Ayrıca uzmanlar çuval gibi yere yığılıp kalmayın, yürümeye devam edin diyor. En az 15 dakika yürüyerek hem nabzınızı normale getirin hem de laktik asit birikimini en aza indirin diyorlar… oysa ben yemeğimi alıp direk yere çöküyorum ve epeyce uzun süre de kalkmadan izliyorum etrafımı.
Yarıştan bir kaç saat sonra: Aslında bir şeyler yedikten hemen sonra soğuk bir duş öneriliyor. Hatta sıcak soğuk dönüşümlü bacaklara su tutulması tavsiye ediliyor. Dolaşıma ve toparlanmaya iyi gelmesi açısından bu yönde bazı yazılar okudum. Maalesef bu yazıları aradan bir iki gün geçince okuduğum için kendime uygulama şansım olmadı. Ben ne yaptım? Doymadığım için bizimkilerle restoran bulup biraz da kebap yeme telaşına düştüm. Gerçi çok yanlış bir hareket sayılmayabilir ama hızlıca duş almaya gitseymişim iyiymiş. Restorana gittiğimizde artık bacaklarım betona dönmüştü bile. Yarış sonrası hiç esneme de yapamadım, denemedim bile. Okuduğum yabancı kaynaklardan biri esneme veya foam roll için 2 ila 6 saat bekleyin diyor. Ben o zaman zarfında da esneme yapamıyorum çünkü bacaklarım artık neredeyse bükülmeyecek hale gelmiş. Otel odasına gittiğimde sıcacık suyla küveti doldurup içine giriyorum. O anda çok hoşuma gidiyor ama keşke soğuk su ile toparlanmasını hızlandırsaymışım. Yaptığım ve uzmanların da önerdiği tek doğru hareket duştan sonra ayaklarımı duvara dayamak olmuş. Bu arada uzattığım bacaklarımı ve ayaklarımı seviyorum, okşuyorum. Aferin diyorum onlara, aferin çok iyi iş çıkardınız. Bir süre böyle durup yarışı gözlerimin önünden geçirirken uyku bastırıyor pek tatlı… Erkenden kapanıyor gözlerim, bedenim dinlenmek ve yenilenmek için uykuya sarılıyor, dalıp gidiyorum.
Ertesi gün:Derin ve deliksiz bir uyku sonrası mutluluk hissi ile uyanıyorum. Bacaklar sanki benim değil gibi, dizlerimi bükemiyorum. Her taraf sıkıntılı ama özellikle üst ön bacakta çok keskin bir ağrı var. Biraz yürüyüş yapsam da açılsa diye ümit ediyorum ama açılacak gibi değil. Kapadokya’da gezecek çok yer var biz Avanos’a gidip seramik müzesi geziyoruz. Müzenin yetkilisi seramiğe olan ilgimizi görünce bizimle ilgileniyor ve tek tek anlatmaya başlıyor eserleri. Arada yere oturup esneme yapmak geliyor içimden ama hem ayıp olur diye oturamıyorum, hem de dizlerimi bükemediğim için. Ayakkabımı bağlamak bile kabus gibi zaten. Az yürüyoruz, daha çok ayakta duruyoruz. Oysa ertesi gün şöyle hafif tempolu yarım saat yürüyüş yapsam, biraz kasları ısıtıp esnesem iyiymiş. Ben penguen gibi sağa sola yalpalaya yalpalaya müze gezdim ağırlıklı olarak.
İkinci gün: Sabah erkenden kalkıp yürüyüş yapıyorum Ankara’da ablamla. Ablam köpeğimiz Bıdığı da alalım diye ısrar edince tempoyu tutturamıyoruz. Sağa sola çekiştire çekiştire, her gördüğü ağaç dibini koklaya koklaya ilerliyoruz. Yine de yarım saati biraz geçen bu aktivite bana iyi geliyor. Hala yürüyebildiğimi görmek güzel. Bu arada bacak ağrımda hiç bir azalma yok. Adım atabilsem de koşmaya yeltenemiyorum bile. Bütün tendonlarımı tek tek hissedebiliyorum. Özellikle bileklerimin yakınındakiler epey gergin.
Üçüncü gün:Canım sıkılmaya başladı çünkü artık koşmak istiyorum ama yapamıyorum. Bu arada yarış gözlerimin önünden gitmiyor bir türlü. Sürekli cappadociaultratrail instagram hesabına girip yeni resim var mı diye bakıyorum. Finish çizgisine gelişimi, o yokuştan aşağıya var gücümle koşuşumu tekrar tekrar yaşıyorum. Yarışı bitirdiğim an dahil tekrar böyle bir yarış koşmak isteyip istemeyeceğimden emin değildim. Hatta ikinci kez bunu yapamam diye düşündüğün anlar bile oldu. İşte bu üçüncü gün aklımda yeniden koşma fikri dönmeye başlıyor. Bir dahaki sefere tekrar 38 km koşup daha iyi derece yapmaya mı odaklansam yoksa 63 km yi mi koşsam diye hesap kitap yaparken buluyorum kendimi. Bir taraftan da bacaklarımdaki ağrıda en ufak bir azalma yok. Hatta yeniden normale dönemeyebileceğimi düşünüp ürküyorum. Bu dönemde kaslar hala çok hassas. Muhtemelen içeride yoğun bir bakım onarım çalışması devam ediyor ve iyi beslenmek dışında bu sürece pek müdahale edemiyorum. Fazla zorlamadan bekliyorum. Okuduklarım bana zaten ilk hafta aktivitelerin minimumda olmasını tavsiye ediyor. Kişiden kişiye değişiyormuş ama ilk hafta zorlamayın diyorlar. İkinci hafta yavaş yavaş hafif koşulara başlanabileceği belirtiliyor ama normal antrenman temposu için en az 15 gün beklenmesi tavsiye ediliyor. O yüzden ben de maraton sonrası ikinci haftama denk gelen tenis turnuvasına katılmama kararı alıyorum. Hala içeride bir iki gergin tendon kas kalır sonra sakatlık çıkar endişesi ile tenis gibi ani koşuların olduğu bir müsabakaya girişmemeyi akıllıca buluyorum.
Dört-altıncı günler:Ağrılar hala çok can sıkıcı. Yürümem artık düzelse de hala çömelme gibi hareketleri yaparken zorlanıyorum. Üst ön bacak çok sert ve ağrılı ama bu ağrı artık hoşuma gitmeye başlıyor. Ağrıyan yerlerimin güçlendiğini hissediyorum. Vücudum resmen yeniden forma giriyor, dönüşüyor gibi. Diğer taraftan endişem de artıyor ağrı geçmedikçe. Ya kalıcı bir sakatlık varsa, ya fazla yüklendiysem ve çok hasar verdiysem diye paniğe kapılıyorum ama sonra yatıştırıyorum kendimi. Sonuçta bu kadar uzun koşulara alışık olmayan bir bünye için normal.
Yedinci gün: Bir arkadaşıma söz verdiğim için tenis kortuna çıkıyorum. Sadece ona antrenman olsun diye top atıyorum olduğum yerden. Yürüyerek, kendimi hiç zorlamadan bir saat tenis oynuyorum. Ani hareket yapmamaya özen gösteriyorum, zaten kaslarım esnekliklerini kaybettiği için ani harekete pek müsaade etmiyor.
Dokuzuncu gün:İlk koşumu yapıyorum. Ağrılarım epeyce azaldı, artık daha da güçlü bir şekilde antrenmanlara hazırım. Yine de önerildiği gibi hafif tempoyla başlıyorum. 500 metre yürüdükten sonra jogging temposunda 5 km koşuyorum. Bir ara yine yarışın son 8 kilometresi gözümün önüne geliyor ve aynı coşkuyu hissederek duygulanıyorum. Artık yeniden koşacağımdan eminim. 63 kilometre mi 38 kilometre mi bir başka yarış mı bilemiyorum. Antrenman yapabildiğim sürece hiç bir yarış korkutmuyor beni. Gereken antrenmanı yapabilirsem, 119 kilometre bile koşabilirim. Olay bilenlerin dediği gibi, yarıştan çok öncesinde bitiyor. Sabahları sıcak yataktan kalkıp antrenmana üşenmediğinde, ara vermeden devam ettiğinde zaten işin büyük kısmını halletmiş oluyorsun. Yarış günü çıkıp koşması kolay, zor olan öncesinde yapılması gereken hazırlığın hakkını verebilmek.
Onuncu gün: Sabah 8 kilometre koşuyorum. Artık bacaklar açıldı, biraz daha hızlı tempo tutabiliyorum. Tenis oynamaya da başladım. Turnuvaya katılsaymışım olurmuş aslında ama yine de temkinli olmakta fayda var. Maç heyecanı ile gereksiz zorlayabiliyor insan kendini.
Maraton sonrası ağrıların geçmesi için bana on gün gerekti. On gün sonunda kendimi eskiye dönmüş gibi hissediyorum hatta daha da iyi. Biraz daha güçlüyüm, biraz daha hızlıyım. Kapadokya maratonundan sadece 14 gün sonra yapılan Avrasya maratonuna katılma şansım yine yok tabii ama gerçek bir koşucu olur da yıl boyu antrenman yapıp dayanıklılığımı ve kas gücümü artırırsam 15 gün arayla iki maratona katılmak imkansız olmaz. İnsanlar neler yapıyorlar, hayretler içerisinde okuyorum.
Maraton sonrası ruh hali ise ayrı bir yazısı olacak kadar geniş ele alınmalı bence. Koşuya tövbe etmekle 120 kilometreleri koşmayı hayal etme arasında gidip gelen bir beyin ile bir süre yaşamak zorunda kalabilirsiniz. Bedendeki ağrılar işin en önemli kısmı gibi görünse de mental olarak ta bir sürü farklı süreç deneyimliyor insan. Bir işi başarmış olmanın gururunu yaşarken, bir yandan da boşluk duygusu ile baş etmek gerekiyor. Çok istediniz, çalıştınız, başardınız… peki sonra? Hayatta da öyle değil midir? Bir şeyi elde etmeden önce çok isteriz, çok çalışırız, hedefimize ulaştığımızda ise keyfimize diyecek yoktur. Aradan biraz zaman geçince bir hedefinin olmasını özler insan. O hedef için her sabah yataktan kalkmayı, güne dört elle sarılmayı, hayal etmeyi, enerji ile dolmayı… Aslında galiba bu hayatta en mutsuz insanlar her türlü hedefine ulaşmış, her türlü hayalini gerçekleştirmiş olanlardır. Hayal kurmayı ve yeni hedefler koymayı sürdürebilenler ise mutluluğu yakalamaya daha yakındır gibi geliyor bana.