Ah Ulan!

Beyin erimesi diye bir sendrom var mı acaba?

Baktım varmış. Açıkçası tıbbi hastalık tanımı olarak değil de daha çok bulunulan ruh hali veya süregelen bir duygu durumunu tanımlamak amacıyla belki benden önce kullanan olmuştur diye düşünmüştüm. Aslında pek te detaylı araştırmadım. Eminim benden önce de, belli bir süre çok yoğun çalışıp, sonrasında yaşadığı boşluk, isteksizlik, kabiliyetsizlik durumunu beyin erimesi olarak tanımlamış birileri olmuştur. Sadece zihinsel aktivite değil, fiziksel aktivite de minimum düzeye iner böyle zamanlarda. Aslında yapılması gereken tek şey ılık bir duş ardından uzunca bir uykuya dalmaktır. İşte bazen çözümleri bildiğimiz halde bir türlü uygulamaya geçemeyiz. Uykusuz ve yorgunum ama yine de bu Cuma akşamını, erkenden uyumaya başlayarak israf etmeye karşı içimde bir isyan duygusuyla direniyorum.

Beyin eriyince haliyle insan aklı başında iki kelam edemiyor. Kaliteli, bilgilendirici, keyifli içerik üretmeyi bırakın, ne konuda yazacağınıza bile odaklanamıyorsunuz. Ben de fazla düşünmeden geçenlerde tanıştığım çok zengin bir kaç adamdan bahsedeyim diyorum bu akşam yazarken. Ne demişler zenginin malı, züğürdün çenesini yorarmış. Ben de bu zengin adamlarla ilgili biraz çene çalayım. 

Dört ortak çalışıyorlardı ama patron hangisi tam anlayamadım. Belki de aralarından bir patron ya da lider seçmeye gerek görmeyecek düzeyde eşitti hepsinin zenginliği. Hiçbiri bir diğerine üstünlük taslamaya, otoritesini kabul ettirmeye çalışmıyordu. Kaygısız, keyifli bir dostlukla kurulmuş bir ortaklıktı anlaşılan. İstanbul’daki iş yerlerini tesadüfen ziyaret ettim ve onlarla tanıştım. Alabildiğine uzanan boğaz manzarasını izleyerek çalıştıkları içindi belki de böyle keyifli oluşları. Gördüğüm bir çok ofiste, gelen ziyaretçiler oturdukları yerden deniz manzarasını izlerken çalışanlar bu güzelliğe sırtını döner. Biraz gelenleri etkilemek içindir bu, biraz da o ofiste çalışanların artık bu manzarayı kanıksamasından. Her gün baka baka artık görmez olurlar denizin mavisini, geçen vapurları, süzülen martıları, neşeli dalgaları. Gerçi gördüğüm hiç bir ofis, hiç bir iş yeri bu adamlarının ki kadar muhteşem bir manzaraya sahip değildi. O yüzden daha da bir özendim yüzleri denize dönük çalışan bu adamlara. Öyle bir manzaraya sahip olup ta, sırtını dönmek için insan dışı bir varlık olmak gerek sanırım. Bu paha biçilmez manzaraya sahip olmak ayrıcalığına sahip oldukları için çok kıskandım onları. Gerçi o kadar zenginler ki, böyle bir yerde çalışıyor olmayı hiç te böbürlenme vesilesi yapmıyorlar bile. Öyle bildiğiniz sonradan görme tipler değil anlayacağınız.

Bana çok özel bir içecek ikram ettiler. Hayatımda içtiğim şeyden böyle tat aldığım anlar azdır. Az bulunan, uzaklardan gelen, tamamen organik maddelerden yapıldığı için olsa gerek, biraz utanmama rağmen ikinci bardağı da istedim. Dedim ya zengin adam için bunun lafı olmaz ama ne bileyim işte ben biraz çekindim yine de. Ne de olsa ilk defa geliyorum, daha yeni tanışmışım, hepsi erkek ben bayanım, belki daha fazla rahatsız etmeden ayrılmalıyım gibi bin bir kaygıyı da arka planda barındırıyorum. Onların rahat tavırları, manzaranın büyüleyici dinginliği benim bu yersiz ve gereksiz düşüncelerimi savuruyor da ben de gayet rahat isteyebiliyorum bir daha kolay ele geçmez ikinci bardağı. Yüzlerini denize, sırtlarını bana dönmüş çalışıyorlar bir yandan. Eylül’de çok büyük bir projeye başlayacaklarmış da onun hazırlıklarını yapıyorlarmış. İşlerini bölmek istemiyorum, o yüzden bana sırtlarını dönmüş olmalarına aldırmıyorum. Babam olacak yaşta hepsi. Saç sakal ağarmış, gün görmüş geçirmiş, hayatın sırrını çözmüş gibi bir hal var suratlarında. Arada bana bir şey söylerken kafalarını çevirip bakıyorlar tabii, kaba değiller.

İkinci bardak çayımı içip bitirince çok lezzetli olduğunu söyleyip teşekkür ediyorum. İşte o zaman anlatıyor bana içlerinden bir tanesi. Suyu Garipçe köyünden geliyormuş. İstanbul’un Karadeniz’e yakın tarafında kaynak suyu ile meşhur bu köyün suyu ile yapılmış. Çay da zaten Rize’denmiş. Eylül ayı geldi mi, balık avlama yasağı bitecekmiş ve sefere çıkacaklarmış. Artık beş ay kalırlarmış denizde. Sarıyer sahiline demirledikleri büyük balıkçı teknelerinin hemen önünde tezgahı kurmuş, ağlarını tamir ediyorlar yüzleri denize, sırtları bana dönük.

 

Yaptığım uzun yürüyüş sırasında yorulup ta taşa oturunca fark ettim ilk olarak onları. Solumda iki bayan oturmuş sigara içerek sohbet ediyorlardı. Ben de tam bir sigara yakacakken kadınlar kalktı. Ateşim olmadığından sağımdaki Afrikalı olduğu kolayca tahmin edilen zenci adamdan istedim çakmağını. Sigaramı yakıp teşekkür ettim ve yerime tekrar geçtikten sonra, boğazın serin sularına üfleyerek dumanımı, keyif çatmaya başladım. Önümdeki tezgahta dört zengin yaşlı adam pek fazla Türkçe bilmeyen Afrikalı ile sohbet etmeye çalışıyorlardı. Ona ikram ettikleri gibi bana da çay teklif ettiler. Çok mutlu olarak kabul ettim. Çayı alıp yerime oturdum ve onlar işlerini yapmaya devam ederken sohbet etmeye başladık.

 

 

Sağımda oturan epeyce uzun boylu, koyu siyah adamın Senegalli Yusuf olduğunu öğrendim. O da benim gibi taşa oturmuş kendi halinde sessiz dinleniyor belli ki. Yanında bir çanta, çantada çakma saatler, gelen geçene belki bir şeyler satarım diye açık bırakmış. Yusuf iyi giyimli, temiz bir adam ama belli ki pek gariban. Sessizliği Türkçe bilememesinden de kaynaklanıyor olabilir ama bilse de çok konuşacak tiplerden değil o. Girişken, dost canlısı, konuşkan olmaktan uzak. Biraz tedirgin, biraz ürkek, biraz çekingen. Oysa bu zengin adamlar o kadar sıcak davranıp kucaklıyorlar ki Yusuf’u. Neredeyse teknede işe alacaklar. Ama Yusuf kaçak, sahil güvenlik kontrollerinde hemencecik enselenir. Hepsinin başı belaya girer sonra. Oysa ona ayda 1000 dolar teklif ediyorlar. Yeme içme yatma da teknede bedava. Yusuf ne mutlu olurdu. Adamlar da mutlu olurdu. Ayda 3000 TL veriyoruz da bizimkiler beğenip gelmiyor diyorlar. İşte tam o sırada bir ah ulan geçiyor içimden. Ah ulan erkek olaydım da gideydim ben de sefere şunlarla. Beş ay denizde geçsin, her tarafım tuz koksun, rüzgar yalasın yanaklarımı. Beynim sussun ellerim çalışsın, zihnim dursun, bacaklarım koştursun. Hem ne güzel yeme içme bedava, hem başını sokacak bir yer var, hem manzaranın en alası…ah ulan diyorum, ah ulan!

 

Belki gitmezdim ama erkek olsaydım böyle de bir alternatifim olurdu en azından. Her şeyi bir çırpıda bırakmak istediğim, bunaldığım bir anda, ‘en kötü atlarım tekneye, açılırım denize’ diye kendimi avuturdum. Kim bilir?…belki bir gün gerçekten de yapardım. İşte o gün, bu gönlü zengin adamlarla tanıştığım gün, tam da atlanıp gidilecek bir gündü. Belki de o yüzden içimden kocaman bir Ah Ulan geçti.

Bilinmeyen adlı kullanıcının avatarı

About bilgeakin

eczacı-yazar-pazarlamacı-yönetici-hayalperest-gezgin-life long learner
Bu yazı Yaşam içinde yayınlandı. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Yorum bırakın