Hayata atılırken tüm algılarımız açıktır ve bir an önce başladığımız işi öğrenmeye çalışıp, kariyer basamaklarını çıkmak isteriz. Daha çok para kazanmak ve daha iyi şartlarda yaşamak profesyonel hayata atılan her gencin idealidir. Bu süreçte kendini geliştirmek gibi klişelere sıkı sıkıya tutunur ve sektörümüzün gerektirdiği donanımları kazanmaya çalışırız. Yabancı dilimizi geliştirmek, bilgisayar programlarını öğrenmek, teknik eğitimleri almaya çalışmak gibi kaygılarımız vardır. Bir kısmımız bu işi ciddiye alır ve bir sürü sertifika biriktirir birkaç senenin sonunda. Bazıları ise hiç uğraşmaz öyle şeylerle. Bunların bazıları işinde çok hırslıdır ve tüm zamanını o an yapmakta olduğu işine adar. Belli bir kesim ne kendini geliştirmeye uğraşır ne de yaptığı işinden hoşnuttur. O sadece gelip gider ve arada hayatından şikayet ederek yıllarını doldurur eğer sektörü onu taşıyabilecek kadar şanslıysa.
Özel sektörde insanların sürekli rekabet içerisinde olacağı ve sürekli kendini geliştireceği gibi bir yanılsama vardır. Özel sektör çok çalıştırır miti bir nebze doğru olsa da bunun kişisel gelişimle alakalı olduğunu düşünmüyorum. Aslında ülkemizde özel sektör çalışanları gün geçtikçe köreliyor ve dışarıdaki olaylara ve yeniliklere karşı yabancılaşıyor. Sistem hepimizi belli bir işi yapan ama olayın bütününü kaçıran robotlar haline getiriyor. Özel sektörde yıllarımızı harcıyoruz ve sonuçta içi samanla dolu bir beyin kalıyor geriye. Her geçen yıl biraz daha kaybediyoruz merakımızı, yaratıcılığımızı, enerjimizi ve beynimizi. Bu enerjiyi başka yere aktarabilmiş olsaydık kim bilir neler yapabilirdik. Oysa biz çoğu zaman aynı işleri tekrar ederek, kendimizi yenilemeye zaman bulamadan bir koşuşturma içerisinde kaybolup gidiyoruz. Okuduğumuz okullar da bize düşünmeyi öğretmiyor, yaptığımız işler de. Bizi sadece belli bir kalıba sokup, kontrol ediyor. Benzer telkinlerle ömrümüzü yiyip bitiriyor. Uyuyoruz, her gün içtiğimiz bardaklarca kahve yetmiyor bizi ayıltmaya. Gerçekten yapmayı arzuladığımız işleri değil, yapmak zorunda olduklarımızı yapıyoruz. Arzular olmadan yapılan işler ruhsuz ve yapay sonuçlar doğuruyor. İşte bu noktada motivasyon devreye giriyor ve birileri bu işleri yapmanın anlam ve önemini belirten konuşmalar yapıyorlar. Bir başkasını hayallerinin ancak küçük bir parçası, çarkın minik bir halkası oluyoruz. Daha öteye gidemiyoruz. Pozisyon ne kadar ilerlerse ilerlesin değişen bir şey yok aslında. Tüm o unvanlar, primler, kariyer basamakları koca bir aldatmacadan ibaret. Hayatı kaçırıyoruz ve işin kötüsü neyi kaçırdığımızın bile farkında değiliz. Keşfedilecek, keyifle yapılacak binlerce iş varken düzenin bir parçası olmak zorunda hissediyoruz kendimizi hayatta kalmak ve standartlarımızı korumak uğruna.
En önemlisi düşünmeyi unutuyoruz. Düşünme, hayal kurma ve yeni bir şey ortaya koyma yeteneğimizi yitiriyoruz. Renkli hayatlarımız, havalı iş seyahatlerimiz, gösterişli ofislerimizle avunurken aslında hissediyoruz yüreğimizin derinliklerinde, bir şeylerin yanlış olduğunu. Hayata ilk atıldığımız zamanlarda kurduğumuz hayaller çoktan yıkılmış, mevkilerin içi boşalmış, yaptığımız işlerin değeri gözümüzden düşmüş. İyi maaşlar, uygun imkanlar uğruna beynimizi samanla doldurduk ve zombilere döndük. Belki evimizin taksitlerini ödedik, belki çocuğumuzun okul parasını ödedik. Hatta dünyayı gezip Uzakdoğu sahillerinde ayaklarımızı denize uzatıp hayatın keyfini sürdüğümüze şükrettik. Ama hep içten içe bildik, bir şey yanlış. Tutkularımız ve enerjimizi dönüştüremedik. Sadece başkalarına hizmet etmeleri için sattık onları. Oysa bu tek yol değildi, bilemedik. Kendi tutkularımızı kovalayacağımız kendi işlerimizi yapmaktan aciz kaldık. Aradan yıllar geçtikten sonra sanki sıra şimdi kendi işini yapmaya gelmiş gibi hissettiğimiz zamanlarda nereden başlayacağımızı bilemedik. Bilenlerimiz de yine sokulmuş oldukları kalıplar çerçevesinde bir şeylerle uğraştı. Dayatılmış donanımlar ve kazanılmış tecrübeler ışığında kendiişlerini yaptılar. Benzer başka bir kısırdöngünün içinde bu sefer patron olmanın keyfini yaşayacaklarını sandılar. Patronluğun da aslında içi boş bir yalan olduğunu hissettiler ama kimselere söyleyemediler. Başka bir şey yapamayacak kadar ölüydü ruhları çünkü. O yüzden bildik bir alanda ya da klişelerle dayatılmış kulvarlarda denediler patronluğu. Tutunup para kazananlar da var, beceremeyip kendini emekli edenler de. Hatta tekrar bir özel sektör çalışanı olarak dönenler de. Boşa harcanan hayatlar, boşa harcanan hayatlarımız. Hobilerimiz bizi taşımaya yetmiyor. Eksikliğini duyduğumuz şeyi tarif edemiyoruz. Bir süre sonra at gözlüğü ile bakmaya başlıyoruz dünyaya. Sabit fikirli, okuyan, eğitimli cahiller sürüsünden başka bir şey değiliz. Okuduklarımız anlamıyoruz bile. Yazanlar da ne yazdıklarının farkında değil çoğu zaman. Kalıplara sarılıyoruz her zaman. Sistemler, yöntemler, düzenler fark ediliyor ama kalıplar biz fark etmeden ruhumuza işliyor. Hayata gelme amacımız bu kalıplarla düşünmek ve yaşamak olamaz. Olmamalı, bunu ret ediyorum. Hayatı kaçırıyoruz ve ben buna karşı koyuyorum.