Bir Kartalkaya Klasiği – 25 Ocak 2017

Geçtiğimiz Pazar günü yine Kartalkaya programı yaptık. Bu sene kar nasıl da bol ülkemde, nasıl da güzel, nasıl da beyaz, nasıl da temiz. İki metreyi geçen kar kalınlığı her an iştahımı kabartıyor ve ben zaman zaman çalıştığım yerde dağ hayalleri kurarken buluyorum kendimi. Seyahatler, iş güç koşturmaca derken bir süredir kaymaya gidememiştim. En çok ta Aralık ayında yaptığım Küba gezisi beni alıkoydu dağlara çıkmaktan. Küba seyahatimi ayrıca yazmak istiyorum ama bir türlü başlayamıyorum. Yaklaşık 12 gün süren seyahatim boyunca çok yer gördük, bir sürü yeni insanla tanıştık, pek çok farklı şey deneyimledik. O yüzden bir çırpıda yazmak zor geliyor. Oysa kar tatillerimi daha keyifle kaleme alıyorum. Neden bilmem, dağlar ve snowboard hakkında yazmaya hiç üşenmiyorum.

Birazı önceden planlı, birazı son anda netleşen şekilde Kartalkaya’ya gitmeye karar verdik. Aslında önce Erciyes’e gitmeye niyetlenmiştik ama ne yalan söyleyeyim, yol gözümde büyüdü. Cumartesi sabah yola çıkabilecektik ve bu da yarım günümüzün yolda geçmesi anlamına gelecekti. Dönüşte de erken çıkmak gerekecekti, zira beraber planladığımız arkadaşımın Ankara’dan uçağı vardı Pazar akşamı, Trabzon’a dönmesi gerekiyordu. Bu durumda o kadar yolu tek başıma dönmek te pek cazip gelmedi. Sonuç olarak kürkçü dükkanına döndük ve Kartalkaya’ya Pazar günü, günübirlik gittik. Sabah 4 te kalkmayı planlamıştım ancak haftanın yorgunluğu üzerime çökmüş, alarmları duymamışım. Neyse ki çok geç olmadan uyandım, sabah beşte gözümü açmıştım ve geç kalmış olmanın paniğiyle hemen hazırlandım. Artık kaymaya giderken hazırlık sürecim çok hızlı olmaya başladı. Evden çıkıp işe gider gibi çabucak hazırlana bildiğimi fark ettim. Çantama artık gereksiz bir sürü çorap, kazak, yedek bere, eldiven, içlik falan koymuyorum. Boş yere kendime yük yaptığımın farkına vardım sanırım. Bir sırt çantası arabada duruyor, yanıma bile almıyorum. İçinde bir iki yedek bulunuyor ve genellikle kullanmadığım için standart şekliyle hazırda bekliyor. Günü birlik seyahatlerde ne giyeceğim belli, akşamdan hazırlamaya gerek görmüyorum. Kalkar kalmaz hemencecik içliğimi üzerine kayak pantolonumu geçiriyorum. Tişörtüm üstüne giyeceğim polar alternatifleri belli artık, onu mu giysem bunu mu giysem diye düşünmeye gerek yok. Deneyimin verdiği güvenle Pazar sabahı beşi yirmi geçe evden çıkabilmiştim ve beş buçukta arkadaşımı almaya gidebildim. Tabii kahvemi bile içemeden çıkmak zorunda kalmıştım ki, kahvesiz ayılmam neredeyse mümkün değildir benim. Kış sabahının sabah beşteki soğuğu öyle bir ayıltıyor ki insanı, kahve içmeden de harekete geçebiliyor insan. Dağların çağrısı ve soğuğun etkisi ile arabaya biner binmez cin gibi oluyorum. Ne kadar erken gidersek o kadar iyi, yolda bir köy kahvaltısı yapacak zamanımız olur.  Hem dağ yolunu kalabalıklaşmadan çıkmak istiyorum. Ne de olsa kar çok, yollar kaygan olabilir. Sağda solda kayan araçlar yüzünden tıkanıklık yaşayabiliriz ve ben riske atmak istemiyorum. Erken gidelim, erken dönelim derdindeyim.

Derece -11 i gösteriyor ama otoban rahat. Kartalkaya’ya yaklaştıkça kar yol kenarlarında kendini göstermeye başlıyor. Dağ yoluna sapınca manzara beyaza bürünüyor ve başlıyoruz tırmanmaya. Arkadaşım karlı buzlu yolda araç kullanma konusunda deneyimli. Yol dikleşip kayganlaşmaya başlayınca direksiyonu ona veriyorum ve o çok sevdiğim yolun resimlerini çekmeye başlıyorum yan koltukta.

Daha önceden de başka arkadaşlarımla gelmiş olduğum Çalışkan Alabalık’ta duruyoruz. Saat 7 buçuk civarı ve ışık yanmadığı için önce kapalı zannediyoruz. Tam geri dönecekken içeriden Şeref Bey çıkıyor ve açığız diyor. Arabadan iner inmez Şımarık ve Bıdık adlı sevimli köpekleri bize doğru koşuyor. Bıdık beyaz ve kurt kırması bir köpek, daha çekingen, geride kalıyor. Şımarıksa iri siyah bir erkek köpek ve adının hakkını vererek hemen yanımıza gelip koklamaya yalamaya başlıyor. O kadar mülayim ve sevecen ki, sıkıştırıp mıncıklamadan bırakamıyorum hayvanı. Tabii içeri girince kahvaltı öncesi el yıkamak gerekiyor ancak sular buz gibi, ellerim donuyor. Çıtır çıtır yanan odun sobasında parmaklarımın buzunu çözmem için birkaç dakika gerekiyor. Sahanda köy yumurtası yapıyor hanım, yanında kızılcık marmelatı, zeytin, peynir, kaymak, tereyağı, bal, domates var. Bir genç geliyor, köy ekmeklerini sobada bizim için ısıtıyor. Hanım bir de patates kızartıyor, ama ne patates. İyi yağ kullanmış belli ki, mis gibi, yemeyeyim diyorum kendimi alamıyorum, silip süpürüyorum sonuna kadar. Ekmekleri köy yumurtasına bana bana doyamıyorum. Dağda bir iştahım açılıyor sormayın. On dakika sonra pistte olacağımı bilmenin keyfiyle tadını çıkarıyorum sobada demlenen çayın. Üstüne sigaramı yakıyorum, sohbete devam ediyorum.

Artık soyunma odasına bile gitmeye gerek duymadan, arabadan iner inmez botlarımı giyiyorum ve boardumu paketinden çıkarıyorum.  Tek yapmam gereken ski pass’i satın almak ve doğruca aşağıya salmak kendimi. Böylece kalabalık ve curcuna içerisindeki soyunma odasını hızlı adımlarla geçerek, duraklamadan piste atıyoruz kendimizi. Kar kalitesi çok iyi, sabahın erken saatleri olmasına rağmen donma yok. Karın kalınlığı da süper olunca bize keyfini çıkara çıkara kayması kalıyor. Biz de aynen öyle yapıyoruz ve ilk olarak baby pistten iniyoruz ve gondola doğru kaymaya başlıyoruz. Snowboardu ilk Dorukkaya’nın pistlerinde öğrenmiştim ve son zamanlarda genelde Kartal’ın pistlerinde kaydığım için kendimdeki gelişimi tam algılayamamıştım. Şimdi görüyorum ki eskiden zorlandığım yerlerde daha rahatım. Özellikle gondola gelmeden hemen önceki bölüm çok dik gelirdi bana ve boardu kontrol etmekte zorlanırdım. Oysa artık çok rahat iniyorum dik yerlerden. İlk olarak siyah pisti gözümüze kestiriyoruz. Kar bol olunca hiç çekinmiyorum dik pistlerden. Nasılsa hız yapma merakım ve kabiliyetim yok, döne döne, dönemezsem fren yapa yapa iniyorum aşağı. Arkadaşım rahat, vızır vızır iniyor, ben de rahatım, sakin sakin onu takip ediyorum. Tabii aradaki mesafe hemen açılıyor ama hiç yetişme kaygısı duymuyorum. Artık kendimi biliyorum, her yerden inen ama hiç hızlanamayan bir boardçuyum ben.

İstanbul’dan ve Ankara’dan gelen başka arkadaşlarımızı görüyoruz. Onlarla kafede ve yemek sırasında laflayıp sosyalleşiyoruz.

arkadaslar

 

Sonra İstanbul’dan gelen boardçu arkadaşlardan biri bol kara girelim diyor, gözlerim parlıyor. Onu takip ediyorum ve görüyorum ki pist dışı için muhteşem olanaklar var burada. İlk sefer onunla sonra da kendi başıma bol kara dalıyor, daldıkça bu işin ne kadar zevkli olduğunun bir daha farkına varıyorum. Daha önce üstünden geçilmemiş karı yararken, doğanın güzelliğine tekrar tekrar hayran oluyorum. Güneşli bir gündeyiz şansımıza, karın üzerinde binlerce pırlanta serpiştirilmiş ve ben o pırlantaları savuruyorum boradumla ve her yanım ışıkla doluyor. Burada elmaslar pırlantalar yanıp sönerken, ne kadar şanslı olduğumu düşünüyorum. Bu kadar pırlantaya sahip olacak kadar zengin olmak harika bir duygu.pirlanta

Arka tarafa kuzey pistine geçiyoruz öğleden sonra. Sanırım ben kayak merkezlerinin kuzey pistlerini daha çok seviyorum. Kafeden ve otelden daha uzak konumda oluyorlar genellikle ve dolayısı ile daha sakin kalabiliyorlar. Liftlerde neredeyse sıra olmuyor ve kayarken kendi boardunuzun karın üzerindeki hışırtısı dışında hiçbir ses çarpmıyor kulağınıza. Derin sessizliğin içinden kocaman bir huzur çıkıyor, sarıp sarmalıyor sizi. Bu tarafta pist hem çok geniş hem de pist dışı olanaklar çok fazla. Ben de pist dışına çıkıp bozulmamış bol karın üzerinden geçmeye başlıyorum. Bir iki sefer düşsem de, hiç sorun değil. Bol karda canı acımıyor insanın. Sadece belimden içeri giren kar rahatsız ediyor, ıslanıyorum ama dert etmiyorum. Bol karda manevra yapmak, dönmek biraz daha efor gerektiriyor ve epeyce yoruyor insanı. O yüzden üşüme fırsatı bile bulamıyorum, içeride sırılsıklam terliyorum zira. Bakıyorum da artık bol kar da olsa dik yerlerden inip, minik taşların, tümseklerin üzerinden geçebiliyorum rahatça. Evet, tamam, kabul, çok yavaşım ve tekniğim çok kötü, bu konuda gelişmeye pek açık ta olmayabilirim ancak her yerden inebiliyorum işte. Hem de keyif alarak, zevkle, şevkle, neşeyle. Bu da bana şimdilik yetiyor. Gelişmeyi arzuladığım tek konu düzlüklerdeki durumum. O kadar çok zıplamak ve kendimi ittirmek zorunda kalıyorum ki bir yerden sonra işkence haline gelmeye başlıyor. O yüzden birazcık hızlanmayı ve düzlüklerde düşmeden güvenle ilerleyebilmeyi istiyorum. Onun dışında çok büyük bir gelişim beklentim yok kendimden. Sanırım bu yaştan sonra daha fazlasına gerek yok. Sadece düzlükleri daha kolayca aşacak hızlanma kapasitesi, bir de belki diğer yön kayabilme becerisi. Ben sol ön kayıyorum ve eğer sağ ön de kayabilirsem daha kolay manevra yapabilirmişim gibi geliyor.

1-5 Şubat tarihlerinde Avusturya’ya kayağa gideceğim. Çok az zaman kaldı ve ben çok heyecanlıyım. Gitme kararı alıp, organizasyonu yapmak bile o kadar apar topar oldu ki, seçimlerimiz iyi mi kötü mü şu anda hiç kestiremiyorum. Avusturya ve İnnsburck Alplerini keşfedecek olmanın mutluluğu içerisindeyim. Bu konudaki deneyimlerimi de yazmak niyetindeyim. Ancak seyahat gün sayısı biri geçti mi, nereden başlayıp nasıl anlatacağımı bilemiyorum. Günü birlik kayak seyahatimi bile böyle üç sayfa yazdığım için, uzun seyahatlerin onlarca sayfa tutmasından çekiniyorum. O kadar yazmaya ne benim zamanım var ne de okumaya niyeti olanların. Bakalım, belki bu sefer özetlemeyi başarabilirim.

Bilinmeyen adlı kullanıcının avatarı

About bilgeakin

eczacı-yazar-pazarlamacı-yönetici-hayalperest-gezgin-life long learner
Bu yazı Kar tutkusu içinde yayınlandı ve , , , , , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Yorum bırakın