Avusturya’da Kayak-5 Stubai Buzulu

Toplamda Avusturya’da dört günümüz var kaymak için, son gün de yolda geçeceği için aslında 3 gün demek daha doğru olur. See Feld ve Kitzbühel görmek istediğimiz kayak kasabaları arasında. Planlama yapmaya çalışıyoruz, Axamer, Stubai buzulu, SeeFeld ve Kitzbühel arasında hangisine gitsek diye düşünüyoruz. Kitzbühel biraz uzak kalıyor. Minibüse atlayıp gitmek mümkün ama ne yalan söyleyeyim o aracı kullanmak üzerimde stres yaratıyor. Oteldeki bayandan Cuma günleri Stubai buzuluna otobüs kalktığını öğreniyoruz. İnternette birkaç yazıda buzullara gitmek için Ocak-Şubat aylarının çok uygun olmayacağını okumuştum. Mart-Nisan ayları daha keyifli olurmuş o bölgeler, sanırım epeyce yüksekte olduğu için. www.snow-forecast sitesinden sürekli kar kalınlıklarını ve hava durumunu kontrol ediyorum. Patcsherkofel’deki kar seviyesi beni tam olarak tatmin etmiyor. Boardumla biraz off-pist yapmak, bol kara girmek, Alplerin o meşhur toz kristal karını deneyimlemek istiyorum. Patscherkofel pisti çok uzun, bakımlı ve keyifliydi ancak zemin biraz sertti ve off-pist için etrafta yeterince kar yoktu. Baktık hava güzel, Stubai’de kar seviyesi epeyce yüksek, hem hazır otobüste kalkıyor, maden öyle, uğraşmayalım, aramayalım, atlayalım otobüse gidelim dedik. Böylece hayatımızda bir ilk yapıp, buzul görmüş olacaktık ve buzulda kayma deneyimini yaşayacaktık. Hayalimde belime kadar kara gömülebileceğim, arkamda uçuşan kar taneciklerini savura savura kayabileceğim, düşsem de yumuşacık yastıklara yuvarlanacağım için acı duymayacağım bir manzara beliriyordu. O yüzden ekibe ısrar ettim ve hazır otobüs de gidiyorken Stubai buzulunu görelim diye direttim. Ekip çok uyumlu, sonuçta hiç birimiz daha önce gelmemişiz ve beraber keşfediyoruz İnnsbruck’u. Her ne kadar SeelFeld’i çok görmek isteyen arkadaşlarımız olsa da, pratiklik biraz daha ağır basıyor. Hem gece hayatı hem de renkli pistleri ile Seefeld’in çok popüler mekanlardan birini olduğunu okuduğumuz ve duyduğumuz için aslında merak ediyoruz. Gündüz Stubai de kayar, akşam eğlenceleri için de Seefeld’e gideriz diye en sonunda karar veriyoruz. Akşam gezme hayallerimizin ne kadar safça olduğunu daha hala öğrenememişiz.

Otelde kahvaltımızı yapıp kayak kiraladığımız yere doğru yürüyoruz. Botlarımızı da bir önce gün kiraladığımız malzemelerimizi de buraya bırakmışız. Botumu aldığım askından ayağıma geçirdiğimde içinin sıcacık olduğunu fark edip mutlu oluyorum. Askılar ısıtmalıymış meğer, neşelenip ayağıma geçiyorum. Hepimiz hazırız, şimdi sadece birkaç adım atıp caddenin karısındaki durakta beklememiz gerekiyor Stubai otobüsünü. Bizimle birlikte kaymaya hazır, ellerinde kayakları boardları olan insanlar görüyoruz. İnnsbruck kayak için dizayn edilmiş bir turizm merkezi. Kayak severlerin en az zahmetle dağa ulaşması için tüm detaylar düşünülmüş.

Durakta bir süre bekliyoruz ve o sırada Ebru ayağının acımasından şikayet etmeye başlıyor. Botlar çok canını yakıyormuş ve zaten hassas olan bilekleri dayanamayacakmış. Dünden epeyce yorulmuş, diğer arkadaş ta ona eşlik ediyor ve bizden ayrılmaya, günü kaymadan, gezerek geçirmeye karar veriyorlar. Otobüsün gelişinden yaklaşık üç dakika önce vazgeçişlerine üzülüyorum. Çok daha güzel pistlerde çok daha rahat ve keyifli kayacakları yumuşak karı kaçırıyor olmaları dolayısı ile içim gidiyor. Elbette zorlayacak bir durum yok. Dağda kimseyi zorlamamak lazım, ne de olsa riskli bir spor. Güçsüz kaslar, zor bir zemin, formda hissetmemek gibi ufak detaylar büyük ve sonrasında tatilimizi mahvedecek kazalara sebep olabilir. İki arkadaşımız ayrılıyor ve İnnsbruck’u gezme planı yaparak kayakları geri vermeye caddenin karşısına geçiyorlar.

Az sonra bir otobüs geliyor ve binmeden önce önümdeki kadına soruyorum Stubai’ye mi gidiyor diye. Bilmiyorum, biz de oraya gidiyoruz, soralım şoföre diyor. Bu değil, bir sonraki otobüsmüş binmemiz gereken. Bu Muttereralm’a gidiyormuş. Aslında alternatiflerimiz arasında Muttereralm da vardı ancak başlangıç seviyesindeki pistlerinin ağırlıklı olduğunu ve kar kalınlığının Patscherkofel’den farklı olmadığını duymuştuk. Hatta daha küçük, pistleri kısa ve cazip bir tarafı yok gibi görünüyordu. Stubai’ye giderek en azından dağarcığımıza ‘Ben buzul gördüm’ şeklinde cümleler ekleyebiliriz diye düşündük. Birkaç dakika sonra bizim otobüsümüz geldi. Biraz önceki kadının bindiğini görünce biz de bindik. Bizim şehirlerarası otobüslerimize benziyordu, bir önceki gün bindiğimiz belediye otobüsü kılıklı değildi bu sefer. Snowboard ve kayaklarımızı bagaja koyup konforlu koltuklarımıza yerleştik, etrafı izlemeye koyulduk.

20170203_184847

Şoför mikrofonu açıp bizi bilgilendirmeye başladı. Hem Almanca hem İngilizce konuşmasına sevindik, böylece ne dediğini anlayabilmiş olduk. Yolculuğumuzun yaklaşık yarım saat süreceğinden ve nerelerde duracağımızdan bahsetti. Profesyonel değilsek Stubai’de pist dışına çıkmamamızı tavsiye etti. Haritadan bakınca Patscherkofel ve Stubai yan yana iki dağ gibi görünüyordu ve ben en fazla on dakikada gideriz diye tahmin etmiştim. Yarım saat yol süreceğini duyunca o yüzden şaşırdım açıkçası. Bir dağdan inip diğerine tırmandık. Döne döne çıkarken dağları, bol bol resim çekip muhteşem manzaraların tadını çıkarmaya çalıştım.

Kar yoğunluğunun giderek arttığını gördükçe seviniyordum. Sonunda bol yumuşak karlı uzun ve bakımlı pistlerde kayabilecektim. Otobüs önce Schlick diye bir kayak merkezinde durdu. Orada inecekleri bıraktı ve saat kaçta geri alacağı bilgisini verdi. Az yolumuz kalmıştı, Schlick’ten sonraki durak Stubai buzuluydu. Bu arada Schlick te çok hoş görünüyordu. Birkaç katlı, yüksek çatılı evlerden oluşan küçük, şirin bir yerleşim merkeziydi. Çocukluğumuzun çizgi film kahramanı Haydi günümüzde yaşasa her halde Schlick’te otururdu diye düşündüm elimde olmadan.

Sonunda Stubai’ye geliyoruz. Otobüsten inince ilk iş  skipasslerimizi alıyor, birinci mekanizmaya binmeye hazırlanıyoruz. Pist haritasına baktıkça biraz kafamız karışıyor. Hangi piste gitmeli, hangi teleferiğe binmeli anlamaya çalışıyoruz. Ancak ilk iş zaten mittelstation denen orta istasyona gitmemiz gerekiyor. Oradan da kaymayı seçtiğimiz piste giden hatta geçmemiz gerekecek. İlk bindiğimiz tamamen kapalı ve dört kişilik cable car şeklinde bir mekanizma. Allah’ın cahilleri olarak biz üçümüz hareket halindeki araca atıyoruz kendimizi ve kayaklarımızı. Sonra bakıyoruz ki insanlar kayak ve snowboardlarını dışarıdaki bölmelere asıyorlar. Artık geç kalmışız, alet hareket ediyor ve biz kayak ve snowboardların kapladığı gereksiz yerden dolayı hafif konforsuz bir yolculukla yukarı tırmanmaya başlıyoruz. Çocuklar gibi mutluyuz, yükseldikçe manzara güzelleşiyor ve vahşileşiyor. Hava sisli değil ancak bulutlu ve puslu. Dağ tüm heybeti ile karşılıyor bizi. Yukarı, daha yukarı çıkmak istiyorum.

Mittelstation’da iniyoruz ve ne yöne gideceğimize karar vermeye çalışıyoruz. Zirveye çıkmak için birkaç farklı alternatif var gibi görünüyor, ben soldan mekanizmalara binip en zirveye çıkalım, keşfede keşfede ineriz diyorum ama sağ taraftan devam edip pistlerin daha çoğunu görüp ona göre karar verelim diyen arkadaşlarımı mantıklı buluyorum. Bu durumda aktarmamızı yapıp Gamsgarten hattına geçiyoruz. Bu sefer tecrübeliyiz, kayak ve snowboardları dışarıya koyup, rahatça kabinin içine yayılıyoruz.

20170203_132201

Sevinçle inip ilk selfilerimizi çektikten sonra yukarı devam mı edelim, yoksa biraz burada takılalım mı derken, zirveye çıkmadan önce biraz ısınmanın faydalı olacağına karar veriyoruz. Aslında ben çok endişe etmiyorum çünkü zirveden inişlerde mavi pistler var ve zorlanmayacağımızı düşünüyorum. Yine de Gamsgarten de, 2.620 metrede inip biraz ayaklarımızın pasını atma teklifi cazip geliyor.

20170203_132832

Kısa sayılabilecek bir pistte aşağıya iniyoruz ve ben hiç keyif alamıyorum. Yer oldukça buzlu ve boardumun kontrolünde epey zorlanıyorum. Buzun üstüne şöyle yalandan bir santim kar serpmişler gibi bir hisse kapılıyorum. Belki de dün çok yordum kendimi ondan kontrol edemiyor bacaklarım boardu diye düşünüyorum. Aslında sorun bacaklarımda değil, resmen zeminde. T- barlarla birkaç defa inip çıkıyoruz. Ayşe ve Günay’ın keyfi yerinde, onlar pistten şikayet etmiyorlar. Baktım zorlanıyorum, hadi diyorum yukarı çıkalım. Daha dağın epeyce alt kısımlarındayız. Asıl kar yukarıdadır, çıkalım da şöyle adam akıllı kar görelim.

stubaier-pist-haritasi

Ayşe gelmek istemiyor, ben burada iyiyim, bu pistte iner çıkar biraz pratik yaparım diyor. Başlangıç seviyesinde olduğundan ona ısrar etmiyorum. Herkes dağda kendini mutlu eden yerden kaymalı. Günay tamam diyor, hadi gidelim. Günün zaten yarısı bitmiş, etrafımızda sayısız pist, biz daha çoğunu keşfedememişiz. Zirveye çıkmak için gördüğümüz oturaklı liftlere biniyoruz ve yukarı çıkmaya başlıyoruz. ‘Top of Tyrol’ 3.300 metre yükseklikte ve istikametimiz o yönde. Gözümüze kestirdiğimiz pistlerden inme planları yapıyoruz. Şuradan mı insek buradan mı insek diye tartışırken hava iyice sertleşmeye başlıyor. Epeyce uzun çıkıyoruz ve artık sonlara doğru rüzgar yüzümüzü kesiyor. Tipi şeklinde ince bir kar yağıyor. Maskemi kulaklarıma tekrar çekip kaskımı daha sıkı bağlıyorum. Yine de yüzüme batan binlerce iğneden kaçamıyorum. Bindiğimiz sandalyeleri sallayan rüzgar zirvede en sert halini alıyor ve kendimizi zor dışarı atıyoruz. Ne yönden estiği belli olmayan rüzgara karşı koymak zorlaşıyor. Snowboardumu bağlamak için yere oturacağım ama rüzgar dengemi bozuyor. İlk kısım düzlük olduğu için zaten iki bağlamayı da çözüp pistin başına kadar yürümek daha mantıklı. Zar zor çözüyorum bağlamaları ve boardumu elime alıp yürümeye çalışıyorum. Yoğun bir sis altındayız ve tipiden göz gözü görmüyor. Neredeyse hortum şeklinde döne döne esen rüzgar bizi serseme çeviriyor. Ne taraftan kayacağımızı belirlemeye çalışıyoruz ama pistler görünmüyor. Çok az insan var ve takip etmesi kolay olmayacak. Ayrıca soracak kimseleri de bulamıyoruz etrafta. Gördüğümüz birkaç kişi de sisler arasında hemencecik kayboluyor. Yüzüm, ellerim, kulaklarım acımaya, yanmaya başlıyor. Bir an önce aşağıya inip zirvenin bu hiddetli öfkesinden kurtulmak istiyorum. Piste benzer bir yol görüyoruz ama emin de olamıyoruz. Az önce sisler içinde kaybolan kayakçıların inmiş olduğunu tahmin ettiğim yerin başında durup Günay’a dönüyorum: ‘Ben buradan inebilirim sanırım’ diyorum. Günay ‘Ben geri dönüyorum, yine teleferiğe bineceğim, bu havada kayamam’ diyor. Ben ısrar ediyorum, ‘Burası fena değil, buradan ineriz gibi…’ Yok diyor ve geri dönüyor. O sırada benim de aklımdan geri dönmek geçiyor ama az bir şey indikten sonra bu havadan kurtulacağımızı biliyorum. Genelde hep böyledir, zirvede hava fena olur, biraz aşağı inince yumuşar, biraz daha inince şeker gibidir. Kalmaya ve aşağıya inmeye karar veriyorum. Gözüm kesiyor, iner gibiyim buradan….

Devamını da sonra yazayım.

Bilinmeyen adlı kullanıcının avatarı

About bilgeakin

eczacı-yazar-pazarlamacı-yönetici-hayalperest-gezgin-life long learner
Bu yazı Kar tutkusu içinde yayınlandı ve , , , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Yorum bırakın