Avrupa'da Kayak – İtalya Bormio

Bormio’da kayağa gitmeye o kadar hızlı karar verdik ki ben bile şaşırdım. Zaten bu kararlar hemen alınmazsa olmuyor, organizasyon yapma çabaları uzadıkça uzuyor, her kafadan bir ses çıkıyor. Beş kişilik küçük grubumuzla geçen sene defalarca konuşmamıza rağmen bir türlü tarihleri denk getirememiştik. Ayrıca birinin beğendiğini öbürü beğenmedi, birinin fiyatı öbürüne uymadı, tatil programları çakıştı, iş güç araya girdi derken koca kışı yemiştik. Bu sene de boş boş konuşuyor gibiyken, bir anda herkesin kararlılığını ifade etmesi ile anında devreye girerek bir program yaptım. 30 dakika içerisinde programı paylaşmıştım ve herkes biletlerini almıştı.

Otel fiyatı çok uygundu ve İtalya fikri hepimizin hoşuna gitmişti. THY biletleri de gayet iyi göründü gözümüze ve böylece bizi Bormio’ya götürecek ilk adımlarımızı atmış olduk. Bormio’ya en yakın havaalanı Milano, o yüzden doğal olarak Ankara-Milano olacak şekilde uçtuk. Milano Bormio arası iki üç saat sürüyor. Daha önce Avrupa’daki kayak organizasyonlarımızın çoğunda yaptığımız gibi araç kiralamaya karar veriyoruz. İki sene önce beş kişi için büyük minibüs tarzı bir araç kiralamıştık ama o aracı kullanmak çok ta keyifli olmamıştı kendi adıma. Bu sefer onun yerine beş kişiyi valizleriyle birlikte alacak büyük bir SUV kiralayalım dedik. Volvo XC90 bu anlamda bizim için ideal bir tercih olarak karşımıza çıktı, hem de Herzt den 5 günlüğüne sadece 216 euroya kiralayabiliyorduk. Hem dört çeker olması hem de kocaman iç ve bagaj hacmi ile bizi fazlasıyla cezbeden lüks sınıf SUV Volvo XC90 zaten hep kullanmayı arzuladığım bir araçtı.

Sorunsuz bir şekilde, beklenen saatte Milano’ya vardık. Hertz’in bankosunu bulmamız zor olmadı, havaalanının alt katına inince bir sürü kiralama ofisi yan yana dizilmiş karşınıza çıkıyor. Hertz in bankosuna gidip aracımızı istiyoruz, kadın dosyayı çıkarıyor, anahtarı ile birlikte hazır, Volvomuz bizi bekliyor.  Rezervasyonu yaptığım kredi kartını veriyorum, benden ikinci bir kart daha istiyor. Diyorum benim bir adet kredi kartım var, arkadaşım versin… kadın diyor olmaz…Aynı kişiye ait iki kredi kartı lazım. Nasıl olur diyorum… Volvo gibi araba için böyle olur diyor…Cüzdanımda kapattırdığım kredi kartım duruyor hala şansımı deniyorum, veriyorum, bakıyor bilgisayara giriyor, bu olmadı diyor. Başka kart diye tutturuyor… Ekipte kimse yanında iki kredi kartı getirmemiş. Herkeste tek kredi kartı var, ne bilelim iki kart lazım olacağını. Epeyce çemkiriyoruz ama kadın Nuh diyor peygamber demiyor. Memleketten resim isteyelim, kredi kartı fotosunu önlü arkalı çektirip gönderelim diyoruz ‘Ay hayatta öyle bir şey yapamam ben, yassak kardeşim yassak’ diyor. Bir türlü anlam veremiyoruz, niye internetten rezervasyon yaparken iki kredi kartı istemediniz madem diye sitem üstüne sitem yağdırıyoruz ama kadın diyor ki ‘Terms and Conditions’ bölümünde yazıyormuş. Hangimiz okuyoruz yani minicik sayfa sayfa koşulları…kabule tıklayıp geçiyoruz çoğu zaman, belli işte diyerek. Ne kadar dil döksek fayda etmiyor mecbur başka araç alternatiflerine bakıyoruz. Maalesef o derece geniş araç yok, diğer kiralama firmalarına gidiyoruz. Hepsinde sıra var, dağılıyoruz ve herkes sırasına girdiği kiralama firmasına fiyat ve model soruyor. Epeyce bir kafa patlatıp zaman kaybettikten sonra Avis’ten bir Audi A6 station kiralamaya karar veriyoruz ve 571 euro bayılıyoruz. Günler öncesinde internetten alsak çok daha ucuza kapatacağımız bir araç için, o hayalimizdeki Volvo nun iki katından fazla para ödemek gücümüze gidiyor. Yine de en makul ve geçerli alternatifi bize Avis sunuyor. Hertz i şiddetle kınayıp, Avis’ten Audimizi alıp yola çıkıyoruz. Dünyanın zamanını kaybettik havaalanında…neredeyse iki saati buldu… Araba kiralama falan derken bavulları Audinin bagajına yerleştirirken de epeyce ter döktük. 5 valizi farklı versiyonlarda ve kombinasyonlarda defalarca bagaja sokup çıkardık ve en sonunda kapağın kapandığı alternatifi bulup rahatladık. Benim snowboard çantamı da arkada oturan üçlünün kucağına verdik, İtalyan otobanlarına düştük.

Milano’dan Bormio’ya giderken biraz yolu uzatıp Como gölüne de şöyle bir bakalım dedik. Epi topu 15-20 kilometre fark ediyordu madem, görmeye değerdi. Şu çok meşhur gölde ne var ne yok öğrenelim istedik doğrusu. Öyle filim artistleri, milyonerler falan da madem buradan ev alma telaşına düşmüş, vardır bir bildikleri, dünya gözüyle biz de görelim diye düşündük.

Yol boyunca yapraklarını dökmüş ağaçların kuru gövdeleri bize eşlik etti. Milano’dan kuzeye doğru yol aldıkça kış güneşinin solgun ışıkları yer yer dağların arkasına saklanmaya başladı. Yeni bir yer görmenin heyecanıyla tüm dikkatimi etrafımızdaki manzaraya vermek istesem de bu seyahatin gönüllü sürücüsü Günay’a destek vermek üzere navigasyondan gözümü fazla ayıramıyordum. Sonunda Como tabelalarını görmeye başlayınca, biraz daha rahatlayıp rota yerine etrafıma odaklanabildim. Dağlar giderek dikleşti ve ağaç sıklığı artmaya başladı. Como gölünün Milano’dan sadece bir saat uzaklıkta olması harika.

Como gölüne ulaşana kadar sık sık uzun tünellerden geçiyoruz. Sonunda göl görünüyor. Tahmin ettiğim kadar muhteşem değil aslında. Biraz küçük buluyorum gölü ve etrafında gayet muntazam yol ile birlikte evlerin serpiştirildiğini görüyorum. Merkeze doğru gidiyoruz ve sapaktan sapıp içeri girdiğimizde alelade bir kıyı şehri gibi görünüyor gözümüze. Hatta binalar bizim Laz müteahhit işi gibi, sıradan  özelliksiz… Aracımızı park edip göl kenarında yürümeye başlıyoruz. Kocaman bir villanın bahçesine girip resimler çekiyoruz. Bu tip binalar çok hoş tabii, hem manzara güzel hem villanın kendisi çok özel. Yine de çok etkilenmiyoruz gördüklerimizden.  Sonra tekrar yola koyulunca haritaya bakıyorum. Gölün aslında çok küçük bir bölümünü görebildiğimizi algılıyorum. Asıl muhteşem kısım o bir anda kıyıdan yükseliveren dağların ardında kalmış olmalı. Kıvrıla kıvrıla uzanan yollar boyunca sere serpe yatan gölün cazibesine kapılmamak mümkün değil artık. Como’ nun daha bakir kısımları ile karşılaştıkça baharda tekrar gelmemiz gerektiğini tekrarlayıp duruyoruz. Spor ayakkabılarını geçireceksin, buraları dere tepe karış karış gezeceksin. Öyle güzel, öyle nefis, mis gibi havasıyla öyle davetkar ki baharda veya yazın açık havada dolaşmaya doyamaz insan.

Kuzeye, Bormio’ya doğru devam ederken tüneller sıklaşıyor. Hatta o uzun ve sık tüneller yüzünden manzaranın büyük bir bölümünü kaçırıyoruz. Gerçi artık hava kararmış, tünel olmasa da manzarayı görme şansımız pek yok. Hepimiz hafiften acıkmışız ama daha fazla zaman kaybetmeden bir an önce otele varmak istiyoruz. Otelin dağ yolu nasıl, açık mı? Araç kiralamasında yaşadığımız gibi bir terslik yaşar mıyız? Havaalanında ofis ofis dolaşıp başka araç bulmaya uğraştığımız gibi bir de otel bulmakla falan uğraşmak zorunda kalırsak ya… Biraz gereksiz bir evham ama yine de yolcu yolunda gerek diyerek fazla oyalanmıyoruz. Karşımıza çıkan bir büyük markete dalıp su ve bazı temel ihtiyaç malzemelerini alalım derken peynir, salam ve ekmek reyonundan kendimizi ayıramıyoruz. Her şey o kadar lezzetli görünüyor ki, sonunda baget ekmek, peynir ve salam alarak sandviç yapmaya karar veriyoruz. Biraz çikolata, plastik bardak, peynir kesmek için bıçak, peçete, ıslak mendil, dağda tüketmek üzere Jager, bolca su, ve kraker alıyoruz. Alışverişimizi yapıp arabaya atlıyoruz, arka tarafta Ayşe’nin liderliğinde sandviçler hazırlanmaya başlıyor. Arkadaki üçlünün kucaklarında benim board çantam var ve yaratıcı gençlik bunu masa gibi kullanıyor. Çıtır çıtır baget ekmeğin arasında iki çeşit peynir ve salamla harika lezzetler ortaya çıkıyor.

Sonunda Bormio’ya giriyoruz ancak otele gidebilmek için kasabayı geçip dağ yolunu çıkmamız gerekiyor. Aynen haritada göründüğü ve benim de tahmin ettiğim gibi virajlı ve yokuşlu bir yol. Neyse ki yollar temiz, kar yok. Yukarı doğru çıktıkça buzlanma dolayısı ile aracımız hafif hafif kaysa da tecrübeli sürücümüz Günay gayet başarılı bir şekilde bizi yukarıya çıkarıyor. Oteli görmeyi beklerken bir anda yol bitiyor ve pist başlıyor. Kafamız karışıyor, zira doğru yolda olduğumuza eminim ama ortada otel falan yok, Bormio 2000 yazan gondolun üst istasyonundayız ve park alanına gelmişiz. Otel buralarda bir yerde olmalı diyerek Ayşe Ebru ve ben iniyoruz ve otel aranmaya başlıyoruz. Günay ve Yasemin arabada bizim yönlendirmemizi bekliyor. Piste çıkıp yürümeye başlıyoruz. Yukarıda bir restorandan yüksek sesli müzik kulağımıza çarpıyor. Oraya kadar gitmeden karşımıza çıkan diğer restorana girip sormayı planlıyoruz. O sırada iki tane bol tüylü koca köpek havlayarak geliyor. Sahipli ve zararsız oldukları belli, birisinin kafasını okşuyorum, çabuk bırakıyorlar peşimizi. Yaklaştıkça restoran sandığım mekanın otelin bir parçası olduğunu fark ediyorum. Kapıyı açıp içeri giriyoruz. Hemen girişin yanında masada oturan  iki erkekten birine soruyorum, otelimiz burasıymış cevabımı alıyorum. Aracımızı nasıl getireceğiz, valizleri nasıl indireceğiz anlamaya çalışıyorum. Epey yokuş çıktık, yeni ezilmiş pistten o bavulları çıkarmak çok saçma geliyor. Adam sesleniyor, gençten bir çocuk geliyor, onu takip ediyoruz. Otelden çıkınca hemen sağda bir kapıdan aşağıya iniyor, biz de arkasından devam ediyoruz. İki kat merdiven inince duruyor ve eliyle gösteriyor, buradan devam edin, tüneli takip edin, aracınızı buraya park edebilirsiniz diyor. Yol boyunca gördüğümüz tünellerden sonra pistin altına tünel yapmış olmalarına artık şaşırmıyoruz. Yürüyerek tünelin öbür ucuna çıkıp arabayı buluyoruz ve aynı yoldan geri dönerek arabamızı otelin hemen altına park ediyoruz.

Odalarımıza yerleşip vakit kaybetmeden aşağı iniyoruz. Otele ilk çıkışımıza gördüğümüz müzik sesi gelen kafenin de otele ait olduğunuz öğreniyoruz. Karnımız arabada yediğimiz sandviçlerden dolayı tok, hafif bir şeyler içip ne var ne yok görelim istiyoruz. Kafe boşalmış, sadece biz varız. İçkilerimizin yanına ikramlar gelmeye başlıyor. Önce peynir ve salam tabağı koyuyorlar önümüze. Sonra kocaman çerez tabağı geliyor. Ardından çıtır yufka ekmeği gibi bir ikram daha geliyor, pizza fırınından çıkmış sıcacık…  keyfimize diyecek yok, Hotel Gallo Cedrone’de ilk gecemiz harika başlıyor. Bu otelin konumu kayak için çok ideal. Pistlerin tam ortasında ve ilk günden harika mutfağı kendini göstermeye başlıyor.

Bilinmeyen adlı kullanıcının avatarı

About bilgeakin

eczacı-yazar-pazarlamacı-yönetici-hayalperest-gezgin-life long learner
Bu yazı Uncategorized içinde yayınlandı. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Yorum bırakın