Yeni sezona hazırlık

 

Geçen sezonun sonunda bağlamalarımdan bir tanesi kırılmıştı. Aslında kayışıma çok engel olmaması gereken bir kırıktı ama yine de son inişlerimde zorlanma sebebimin yorgunluk değil de bu kırık parça olduğuna inanmayı seçmiştim. Dün akşam arkadaşımın snowboard kurdu oğlu ile Ankamall SPX e gittik. O da yeni bir snowboard takım almış, mağazaya gelişini bekliyordu ve çok heyecanlıydı. Onun heyecanı bana da bulaştı ve hoplaya zıplaya onun yeni takımlarını benim de bağlamamı almak için yola koyulduk. Ege’nin boardu gelmişti. İlk anda emin olamadılar, sipariş ettiği adamın getirdiği miydi değil miydi… Sonra üzerindeki desenden kendi boardu olduğu anlaşıldı. Çocuğun yüzü aydınlandı bir anda. Bir heves açılarını ayarlamaya başladılar. Ben de o arada montlara, pantolonlara bakıyordum. Hiçbir zaman hayalimdeki gibi hem rahat hem şık olamayacağımı düşünerek hayıflandım içimden. Renkleri bir türlü tutturamıyorum. Aldığım her malzemeden sonra pişmanlık duyuyorum nedense. Şöyle tam içime sinen bir board pantolonum ve montum yok maalesef.

Ege’nin tanıdığı çocuk bir süre sonra geldi ve sohbete başladık. Bordumu, kırık bağlamayı ve botlarımı yanımda getirmiştim, gerek var mı dedim bağlamayı değiştirmeye, ne de olsa ucundaki plastiği kırılmış sadece. Değiştirirseniz rahat edersiniz dedi. Çocuğun adı Ertuğrulmuş. Seviyemi, ayak numaramı sordu ve bana bağlamalarla ilgili bir sürü açıklamada bulundu. Bağlamaları çok sıkınca parmaklarımın uyuştuğundan bahsettim, o da bana burundan bağlamalı Burton marka önerdi. Zaten board dünyasında efsane marka Burton’a yavaş yavaş geçiş yapmanın zamanı geldi sanırım. Bağlamayla başladık bakalım, evet, bağlamamı seçtim, birkaç gün sonra İstanbul’dan gelecek ve ben sezonun açılışını yeni Burton bağlamalarımla yapacağım. Bol bol dağlardan, stillerden, düşmelerden, kalkmalardan konuşmak bile bana iyi geldi.

Ege’nin fiyakalı gıcır gıcır boardunu gördükçe benim de içim gıcırdadı. Ben de kendime şöyle afillisinden bir Burton alsam mı diye geçirdim aklımdan. Sonra konuştukça benimkinin bir süre daha beni idare edeceğine karar verdik.

SPX Ankamall

Ege Freestyle kaydığı için boardu da ona uygun. Ortasında hafif bir kabarıklık var, bastırınca yere çöküyor. Atlayıp zıpladıktan sonra yere vantuz gibi yapışıp dengesini buluyor anladığım kadarıyla. Aynı zamanda çok esnek bir board, her yerde çalışır. Ege ileri derecede kaykay yaptığı için o youtube videolarındaki çılgın çocuklar gibi snowboard yapıyor olmalı. Bakalım, Pazar günü göreceğiz. Sezonu bu Pazar açıyoruz, yeni takımlarımızı denemek için üç günden daha fazla bekleyecek değiliz. Onun yaşında olup ta board yapmak bambaşka bir keyif olmalı. Enerjisi bol, kondisyon sorunu yok, kaslar zımba gibi… Önünde stilini geliştirebileceği yılları var.

Yeni bağlamalarım gelince takılması için benim boardu ve botları mağazada bıraktık, Ege’nin boardunu aldık arabamıza doğru yürümeye başladık. Bu arada Ege’nin telefonundan takip ettiği kadarıyla dışarıda kar yağıyor olmalıydı. Ege genç çocuk, dağlarda benim gibi sürünmüyor, atlamalı, zıplamalı, taklalı, aksiyonlu işlere giriyor. Arabaya yürürken bordunu taşımıyor resmen ona sarılıyordu. Tam onun stiline uyacak nefis bir Burton takım elinde, içi içini yiyor, yerinde duramıyor. Her ne kadar dışarıdan bakınca gayet sakin görünse de onu çok iyi anlıyorum.

Arabayla otoparktan çıktığımızda karşılaştığımız manzara ikimizi de büyülüyor. Kar iri tanelerle ve hızla yağıyor. Yerler kaymaya başlamış, arabayı kontrol etmek için tüm dikkatimi yola veriyorum. Önce Ege’yi bırakacağım, Çankaya’ya kadar yol durumu nasıl merak ediyorum bir yandan. Kar bu tarafta böyleyse, Ankara’nın en yüksek kesimlerinden biri olan Çankaya nasıldır acaba diye endişeleniyorum. Neyse ki kar lastiklerimi bir gün önce taktırmışım, bu düşünce ile rahatlıyorum.

Yağan beni neşelendiriyor ve endişelerimi bırakıyorum. Ne dağ yollarından çıktık yeri geldi, Cinnah’tan da çıkarız diyorum. Üç gün sonra Kartalkaya’da olacağız. Bakalım bu sezon neler yapabileceğim, ilerleme kaydedebilecek miyim? Artık birazcık hızlanmayı başarabilecek miyim? Kontrolü sağlayıp düz yerlerden düşmeden geçebilecek miyim? Backcountry de bol kara batmadan aşağıya inebilecek miyim? Tümsekler önüme çıkınca, durup düşüp debelenmek yerine üzerilerinden kayıp geçebilecek miyim? Heyecanla bekliyorum bakalım, şu çocuklardan bir iki numara öğrenebilecek miyim…

Uncategorized içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Kış geliyor

Sonbahar aniden geliverdi, dün böyle değildi. Sabah kapıyı kapatıp arkamı döndüğümde karşı duvardaki asmanın bütün yapraklarının kızardığını gördüm. Hava bulutluydu ve hafiften yağmur serpiştiriyordu. Doğanın renkleri tüm canlılığıyla kışın geldiğini müjdeliyorlardı bana. Bir günde geliveren sonbahar içimi coşkuyla doldurdu. Bir tarafta hala yeşil çimler üstündeki kızıl yapraklara, diğer tarafta son çiçeğini vermiş sarı güle bakıp neşelendim. Çocukluğumun sonbaharlarına gittim geldim, sokakta oynadığım zamanlara. Yağmurla birleşen toprak kokusunu çektim ciğerlerime.

Yakında karla kaplanacak her yer ve ben dağa çıkmak için gün sayıyor olacağım. Şu an bilemiyorum, acaba snowboard yapmayı unuttum mu? Yeniden beyaz karların içinde kendi çapımda süzülebilecek miyim?… Bu sezon beni hangi dağlar bekliyor, hangi patikalardan geçeceğim, hangi ağaçların altından kayacağım, hangi tepelere tırmanacağım, hangi manzaraları tadacağım? Bu sene lens kullanacağım, neler değişik olacak acaba? Zirvelerden daha korkusuzca salabilecek miyim kendimi önümü görmeye başladığım için? Biraz daha hızlı ve cesur kayabilecek miyim? Çok üşüyecek miyim, çok düşecek miyim? Çok eğlenip, çok içecek miyim? Doğanın sessiz huzurunu yüreğime doldurabilecek miyim? Kendimi keşfedip, içimdeki ışığı yakalayabilecek miyim? Kaslarım yanacak mı, ruhum uyanacak mı?

Kar tutkusu, Uncategorized içinde yayınlandı | , , , , ile etiketlendi | 1 Yorum

Kar kaldı mı, sezon bitti mi?

2017 kar kayak snowboard sezonu neredeyse bitmek üzere. Hemen her gün internetten düzenli olarak kontrol ediyorum memleketimin dağlarını ve kar durumunu. Son günlerde her açışımda kar santimetrelerinin biraz daha azaldığını gördükçe içimde bir burukluk oluşuyor. Hangi dağda kaç santim kar var, nereye kaç santim kar yağacak, önümüzdeki günlerde hava durumu nasıl olacak merakla izliyorum. Kartalkaya da bu hafta yağmur görünüyor ve ben bu duruma çok bozuluyorum. Karın en büyük düşmanı yağmur. Şu an Kartalkaya’da 110 santim kar var görünmekle birlikte bu gün ve yarın yağacak yağmur bu seviyeyi azaltacak daha da kötüsü kalan karın kalitesini de iyiden iyiye mahvedecek. Cuma ve sonrasında kar görünüyorsa da dağın ve pistlerin kalitesini toparlamaya yetecek gibi değil. Hava ısınmaya başladı, yağan kar çabucak eriyecektir. Bir mucize olmalı ve yoğun bir kar yağışı ile tüm mahvolan pistler bir anda canlanmalı. Aksi halde Kartalkaya 2017 kış sezonunu kapatacaktır. En son geçtiğimiz Pazar günü yani 5 Mart 2017 de Kartalkaya’daydım ve sezonun bitiş emarelerini bizzat gözlemledim. Sabah pistler cam gibi buzdu. Bir önceki gün hava güzel olduğu için kar erimiş, gece hava soğuyunca da eriyen kar donmuştu. Normalde hava ne kadar soğuk olursa olsun kar donmaz. Ama eriyen kar suya dönüştü mü bir kere, soğuk havayı görünce donar ve pisti buz pateni arenasına çeviriverir. Geçen Pazar liftlerle yukarı çıkarken aşağıdan gelen sesleri duyunca moralim bozuldu. Haşır huşur buzu kazıyan, snowboardlarını kontrol etmeye çalışanların sesi teleferikten duyuluyordu. Hatta kayakların bile sesi sinir bozucuydu. Katır kutur, katır kutur sonra da yüksek sesli bir haşırttttt…. Buzda kontrol snowboardla çok zor oluyor.  En azından benim gibi başlangıç seviyesinden biraz hallice olanlar için neredeyse kabus. Sabah iki kez kaydıktan sonra bıraktım. Debelenmenin anlamı yoktu çünkü hiç zevk almıyordum. Ayrıca kolumu bacağımı kırmadan sezonu kapatmak istediğim için zorlamanın anlamı olmadığını fark etmiştim. Öğleden sonrayı bekledim. Güneş ısıtıyordu ve belli ki bu buzlu zemin ısıya dayanamayacak ve yumuşayacaktı. Öğlen 12 civarında tekrar denedim. Hala pistler çok sertti ve pist dışında bile kar donmuş haldeydi. Zeminin üzerinden geçen traktörün teker izleri, üzerinden defalarca kayılmış olmasına rağmen olduğu gibi duruyordu. Ancak öğleden sonra 3 gibi zemin kayılabilecek kıvama geldi. Tam çıkmama yakın hem off pist hem de pistler yine bana keyifli bir kayma zevki yaşattı. Ancak biliyordum ki, bir sonraki hafta artık bu kıvamı yakalamak çok zor olacaktı.

Gelelim Palandökene…Şu anda Palandöken’de 80 santim kar var görünüyor. Erzurum’da hava daha soğuk olduğu için muhtemelen karın erime ve donma durumu daha makul seviyede seyretmiştir. En azından yağmur görünmüyor ve bu bile başlı başına oradan henüz ümidi kesmemeye yeter. Daha da önemlisi snow-forecast önümüzdeki hafta çok ciddi bir kar yağışı veriyor Palandöken’e. Önümüzdeki hafta Cumartesi-Pazartesi aralığında 25-30 santim kar yağacağını müjdeliyor ki, bu süper bir haber. 18-19 Mart Cumartesi-Pazar Erzurum’a plan yapılabilir. Geçen sene de mart sonu Nisan başı Palandöken’de muhteşem bir hava yakalamıştım ve hala o yaşadığım keyfi unutamam. Özellikle daha yukarıda olan Dedeman otelin pistleri muhteşemdi ve bu sene de sezon sonuna doğru Erzurum yine böyle bir zemini müjdeliyor.

Bu hafta sonu istikamet Sarıkamış…54 kişilik bir grupla gideceğim Sarıkamış’a. Üstüne üstlük Ankara’dan 8-9 kişilik başka bir grup ta aynı tarihlerde farklı bir otelde konaklamak suretiyle orada olacak. Sarıkamışlı eski milli kayakçı arkadaşım Hakan Ekinci, ailesi ve yakın dostları ile muhtemelen pistlerde beraber olacağız ve çok eğleneceğiz. Ama dağdır bu, belli olmaz. Ne de olsa Sarıkamış için bu hafta sonu sağlam rüzgar ve tipi olması muhtemel. Yani tüm hevesimin kursağımda kalma ihtimalini de göz ardı edemiyorum. Kar kaldı mı sezon bitti mi bizzat yerinde gidip göreceğiz. Sezonu karı bilmem ama Nisan ortasına kadar benim ümitlerim bitmez…

Güncel, Kar tutkusu içinde yayınlandı | , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Avusturya’da Kayak 6– Stubai Buzulu Devam

Tyrol bölgesinin tepe noktasında, 3.300 metrede aşağıya bakıyorum. Rüzgar olduğum yerde durmama bile müsaade etmiyor. Günay vazgeçmiş, teleferikle geri döneceğini söylemiş, tek başımayım. Etrafta kimsecikler yok. Tipi ve sis yüzünden ne yöne gideceğimi göremiyorum. Boyunluğumu burnuma kadar çekmişim, kulaklığımı, kaskımı takmışım. Kar gözlüğü ile alnım dahil her yerim kapalı ancak yine de minnacık bilyeler halindeki buz parçaları bir yer bulup içeri giriyor ve rüzgarın gücüyle canımı acıtmayı başarıyor. Bir kayakçı geçiyor yanımdan, gözlerimle onu takip etmeyi planlıyorum ama saniyeler içinde kayboluyor sisin içinde. Uğuldayan rüzgarı arkama alıp kendimi aşağıya salmaktan başka çare yok. Üşümeye başladım ve burada öylece durup duramam, başlamam gerekiyor Stubai buzulundan aşağıya inmeye.

Derin bir nefes alıyorum, kontrollü bir şekilde adımımı atıyorum. Zeminin katır katır olduğunu fark edince canım sıkılıyor. Oysa buralara yumuşak toz ve bol karı bulma ümidiyle gelmiştim. Zirve çıplak ve rüzgara karşı savunmasız, tüm karlar savrulmuş. Zaten yüzüme batan yeni kar değil de sanki rüzgarın kaldırıp fırlattığı zemindeki eski kar. Eğimi algılayamıyorum, zira burnumun önünü göremiyorum. Beyaz bir körlük yaşayarak inmeye çalışıyorum. Tüm gücümle bacak kaslarıma basıyorum ve çok dik bir yerde olmadığımı düşünerek hafif dönüşlere başlıyorum. Sadece topuk freni ile aşağıya inmem imkansız. Yol çok uzun ve benim gücüm sürekli topuk basarak inmeye yetecek gibi değil. Pist buzlu olduğu için ekstra güç harcamam gerekiyor. Birazcık aşağıya inebilsem, zirvenin şu en vahşi rüzgarından sisinden sıyrılabileceğimi biliyorum. Sadece 300 metre bile gidebilsem rahatlamama yeteceğini düşünüyorum.  Arkadan beni iten rüzgar bir anda yön değiştiriyor ve sağdan ya da soldan üstüme çullanıyor. Tam dengemi bulacağım zaman yine yön değiştirip bu sefer önden çarpıyor suratıma. Ne zaman nereden eseceği bilinmeyen rüzgarla mücadele ederken sisten ve gözlüğüme çarpan taneciklerden hiçbir şey görmüyorum. Daldığım girdabın içinde ne yöne gittiğimi kestiremiyorum. Pistte miyim pist dışında mıyım hiçbir fikrim yok. Sadece yer çekimine güveniyorum, beni aşağıya indirir nasıl olsa diye. Birazcık önümü görebilsem önlemimi alacağım, fren mi yapmalıyım boardun ucunu aşağı mı salıvermeliyim karar verebileceğim.

Her taraf alabildiğine beyaz ve tepenin hiçbir kıvrımı fark edilmiyor. Elimde olmadan hızlanıyorum fren yapmam gerek. Eğim nerde ben eğimin neresindeyim bilemeden topuk freni yapmamla havada uçmam bir oluyor. Önce kafamı sonra belimi ve kalçamı şiddetle çarpıyorum yere. Kaskımın başında olduğuna şükrediyorum ilk iş. Kask olmasına rağmen zonklayan başımı unutuyor ve belimin sancısına odaklanıyorum. Burada böyle hiçliğin ortasında yatamam, kalkmam ve devam etmem lazım. Zorlayarak kendimi kalkıyorum, oyalanmadan şu fırtınadan kendimi kurtarmam lazım. Acıya fazla aldırmayarak kalkıyorum yerimden ve yine önümü göremeden devam ediyorum. Yaklaşık 30 saniye sonra tipi ve sis beni yutuyor,  boardumu kontrol etmeye çalışırken yine aynı şekilde aynı tarafa bu sefer biraz daha şiddetle düşüyorum. O kadar çok canım yanıyor ve ümitsizliğe kapılıyorum ki, bir an önce bu işkenceden kurtulmak için hızla yerden kalkıyorum. Kalkar kalkmaz tekrar düşüyorum ve artık acıya direnmeyi bırakıyorum. Oturuyorum karın üstüne ve aldığım hasarı tartmaya çalışıyorum. Kaskım olmasa bilincimi yitirmiş olabilirdim ama aklım başımda. Belimin biraz altında, sol kalçamın biraz üstünde dayanılmaz bir acı hissediyorum. Ne kadar yol gittim ne kadar kaldı hiçbir fikrim yok ve ben acıdan tekrar ayağa kalkamayacak haldeyim.

Tipi şiddetini azaltmamış, hala hiçbir şey göremiyorum ve canım inanılmaz sıkkın. Kaslarım sıcak ancak oturduğum yerde üşümeye başlamama saniyeler kalmış belli ki. Acı, öfke ve çaresizlikle bir sigara yakmak istesem de bu rüzgarda beceremeyeceğimi biliyorum. Sırt çantamdan akşam üstü keyfi için diye yanıma aldığım içkimi çıkarıyorum ve küçük şişenin yarısını kafama dikiyorum. Sert içki içimi ısıtıyor. Boşluğa bakıyorum, gözlerimden fiziksel acının yaşları aktı akacak. Bir yerim kırılmadı sanırım ama fena halde darbe yediğim kesin. Hemen kalkmak gibi bir acelem yok artık, önce toparlanmalıyım ve cesaretimi yeniden kazanmalıyım.

Doğanın şakası olmaz. Ben çözdüm bu dağları, inerim her yerden, her yerinden dememek lazım. Nasılsa sis dağılır, nasılsa rüzgar hafifler, toz karı bulurum, kar beni sever diye fazla iyimser olup beyazın büyüsüne kapılmamak gerekiyor. Oturduğum yerde yüzüme çarpan iğneciklere aldırmadan bunları düşünmeye başladım. Dağın vahşi yüzünü ne zaman size göstereceğini bilemezsiniz. Güneşli açık bir günde yumuşacık karlar arasında bir sağa bir sola keyfince kayarken insan unutuyor ve dağların hep öyle sizi kucaklayıp sarmalayacağını düşünüyorsunuz. Ama gün geliyor, aynen benim Stubai buzulunun zirvesine yakın bir yerlerde olduğum durumda buluveriyorsunuz kendinizi. Dağ sizi kucaklamıyor, resmen kusuyor. Bir an önce çekip gideyim diye bir o yana bir bu yana savuruyor. Stubai buzulu beni kabul etmiyor, başından savıyor ve hiç acıması yok. Tekme tokat dışarı atmaya çalışıyor. Benim de artık tek derdim kalmış, bir an önce aşağıya güvenli bir yere ulaşmak ve boardumu ayağımdan çıkarıp atmak. Yine de bir süre daha Stubai buzuluyla konuşmak ve onu ikna etmek zorundayım. ‘Tamam gidiyorum ama böyle yaparsan devam edemem. Söz bir daha çıkmayacağım zirveye, hatta aşağılarda da kaymayacağım artık. Sadece izin ver de gideyim. Beni böyle dövmeye devam edersen benim varlığıma daha uzun süre katlanmak zorunda kalacaksın. Bunu ikimiz de istemeyiz değil mi? Hadi müsaade et…’ Bir taraftan Stubai’yi insafa getirmeye çalışıyordum bir taraftan da şişeden yudum yudum içmeye devam ediyordum. Etrafta bağırıp yardım isteyebileceğim kimse yoktu. Yardım istemek demek bir kar motorunun gelip beni alması demekti ki aslında o kadar uzun süre birilerini bekleyecek sabrım yoktu. Ayrıca acıya, hayal kırıklığına ve tüm tükenmişliğime rağmen mantıklı düşünülecek olursa aşağıya inebilecek durumdaydım.  Bir süre daha oturdum buzun üstünde. İçimdeki ışıltı ve heyecan kaybolmuştu. Kaymak artık tutkum değil işkencemdi benim. Daha ne kadar olduğunu bilmediğim bir yol boyunca bu işkenceye katlanmaktan başka çarem yoktu. Birkaç yudum daha alıp şişemi çantama geri koydum, çantayı sırtıma taktım. Ellerimi dizime koydum ve başımı yukarı kaldırıp Stubai’ye seslendim… ‘Bak gidiyorum şimdi tamam mı….Bir daha da gelmeyeceğim. Bana şimdi izin verirsen bir daha rahatsız etmeyeceğim seni’

Sol ön kaydığım için, çok acımasına rağmen mecburen yine sol ayağım önde yavaş yavaş inişe geçtim. Sol bacağım tamamen güçten düşmüştü ve her basışımda dizimden belime kadar sancı duyuyordum. Mümkün olduğunca topuk freni yaparak, dönüşlere kalkışmayarak devam ettim. Stubai anlaşmayı onaylamıştı, rüzgarını çekti üzerimden. Tipi hafifledi, sisler dağılmaya başladı. Uzaklarda bir yerde büyükçe bir karaltıyı seçebildim ve yönümü ona çevirdim. Bu bir dağ kafesi olmalıydı ya da bir istasyon. O derece uzak olmasına hayıflansam da, sonunda medeniyete dair bir işaret görmek derin bir oh çekmemi sağladı. Sadece topuk freni yapabiliyordum ve sol tarafıma yüklenemiyordum. Artık canım iyice yanmaya başlamıştı. Arada dönme denemelerim oluyorsa da bir türlü kontrolü sağlayamadığımı fark ediyor acıyı es geçemiyordum. Artık önümü görebiliyordum, eğim epeyce azalmıştı, istasyon yaklaşmıştı, rahatça aşağıya kadar inmeliydim. Olmuyordu, ilerleyemiyordum, sürekli fren yapıyor arada düşüyor kontrol sağlayamıyordum. Cross Country dedikleri kayakla dağda yürüyen insanlar vardı az ileride. Onlar da yürüyerek istasyona doğru gidiyorlardı. Hızım onlarla aynıydı, snowboarda o gün başlamış gibiydim. Artık zeminin eğimi iyice yumuşamıştı, normalde  benim rahatça ulaşmam gerekiyordu istasyona. Oysa giderek güçsüzleşmişti sol tarafım sanki tek ayakla kayıyordum ve sol taraf boşta sallanıyordu. Sonunda dayanamadım ve çıkardım boardu ayağımdan. Yürüyen cross countryci grupla beraber aşağıya kadar boardu taşıdım. İstasyonun girişinde ilk gördüğüm yere boardu dayadım ve hemen bir sigara yaktım. Ellerim sarsıntıdan, darbelerden ve adrenalinden titriyordu. Şişeyi çıkarıp birkaç yudum daha aldım. Neredeyim ben diye bakmak sonra aklıma geldi. Yukarıda kocaman Eistgrast Station yazıyordu.

Fazlasıyla üşümüş olduğum için ikinci sigarayı yakmak yerine içeri geçip sıcak bir köşeye oturmak, sıcak bir şeyler içmek istedim. Kapıdan adımımı atar atmaz afalladım. Minik, şirin, içinde odun yanan şöminesiyle bir dağ kafesi beklerken, yürüyen merdivenlerin, mağazaların olduğu çok katlı kocaman bir alışveriş merkezinde buldum kendimi. Az önce zirveye yakın yerde acı içinde oturduğum noktayla inanılmaz bir tezatlık taşıyan binanın içinde anlamsız ve amaçsızca dolanmaya başladım. Kayak malzemeleri satan geniş bir dükkana girip sağa sola bakındım biraz. Bir şey alacak halim yoktu, canım acıyordu ve şaşkın bir şekilde dolaşıyordum. Karnım acıkmaya başlamıştı ve içtiğim içki hafiften başımı döndürüyordu. Yürüyen merdivenlerle yukarı çıkıp atıştırmalık bir şeyler bakınırken telefonum çaldı. Günay ve Ayşe’nin buralarda bir yerde olduğunu düşünüyordum ve birazdan birbirimizi görürüz nasılsa diye rahattım ama yanılıyormuşum. Meğer ben bir başka istasyona inmişim onlar başka istasyondaymış. Eistgrast istasyonunu kulağımda telefon turlarken onların hala Gamsgarten’de olduğunu öğrendim.

Acılar içerisinde şaşkın şaşkın dolaşmaya son verip Gamsgarten istasyonuna doğru yola koyuldum. Eistgrast’ta ki duraktan kabinlere binerken etrafta soracak kimseyi göremedim. Bir tane kadıncağız orada çalışıyor gibi göründü gözüme. İngilizce olarak Gamsgarten’e nasıl gideceğimi sordum ancak dediklerimden hiçbir şey anlamadı. Ufak tefek ürkek bir kadındı. Beni anlama çabası hiç olmadı. Ben birkaç defa ısrarla sorunca hemen yan taraftaki kabinleri gösterdi. Ben de süzülerek dönen kabinlerden birine atladım. Enteresandır, kadın da benimle aynı kabine bindi. Ona birkaç defa daha sormaya çalıştıysam da sadece gülümseyerek anlamıyorum anlamında kafasını sağa sola sallamakla yetindi. Beden dilimi kullanmaya kalkışamayacak kadar yorgun, acı içinde ve biraz da sarhoştum. Amaaan dedim. Neyse ne, elbet gideriz eninde sonunda Gamsgarten’e…

İndiğim istasyonda bağlantı yaparak üzerinde Gamsgarten yazan kabinlerden birine bindim. Tamam artık birazdan orada oluruz diyordum ki, kabinin aşağıya doğru inmekte olduğunu görünce içime bir kurt düştü. Bu sefer kabinde yalnızdım ve canım iyiden iyiye sıkılmıştı. Şişemden birkaç yudum daha alıp bitirdim. Gözlerim dolu dolu olmuştu. Bir yandan muhteşem bir manzara izleyerek doğanın sessizliğinde havada seyir halinde olmaktan dolayı mutlu, diğer yandan dağ tarafından kusulup atılmış olmanın üzüntüsü içerisindeydim. Çelişkili duygular içerisinde ilerlerken en aşağı istasyona kadar indiğimizi fark ettim. İlk istasyondan tekrar mittlestationa yani orta istasyona gitmem, oradan da Gamsgarten bağlantısına geçmem gerekecekti. Önümde daha uzun bir yol vardı.

Yukarı doru yolculuğuma başladım. İlk etap sırasında benim bindiğim kabine bir de çift atladı. Önce pek ilgilenmedik birbirimizle. Az önce hiç İngilizce bilmeyen ürkek Avusturyalı kadından sonra sosyalleşme isteğimi kaybetmiştim. Ancak çiftin konuştuğu dil ilgimi çekti. Rusça gibi geldi ama tam öyle de değildi. Sonunda dayanamayıp nereden geldiklerini sordum. Polonya’dan geliyorlarmış. Benim Türk olduğumu duyunca gülümsediler, birkaç yıl önce yazın gitmişler Türkiye’ye ve çok güzel vakit geçirmişler. Biz tam muhabbeti koyultuyorduk ki orta istasyona geldik. Artık son olmasını ümit ettiğim başka bir kabine binerek Gamsgarten’e doğru hareket ettim.

Gamsgarten bıraktığım gibi beni bekliyordu. İlk inişte Ayşe ile önünde selfi çektiğimiz tabelayı görünce rahatladım. Sonunda doğru durakta inmeyi başarabilmiştim. Geç olsa da güç olsa da gelmiştim işte. Bir an önce hem arkadaşlarıma kavuşup yalnızlığımdan kurtulmak, hem de acıkan karnımı doyurmak istiyordum. Aç karnına küçük şişeyi bitirmiştim ve beni sersemletmeye yetmişti. Biliyordum ki gün boyu bir daha snowboardumu ayağıma takmayacaktım. Hatta bir daha takıp takamayacağımdan o anda hiç emin değildim. Belimin sol tarafındaki ağrı yürümemi de etkiliyordu. Her attığım adımda tekrar buzulun zirvesine gidip, o kapaklanma anını yeniden yaşıyordum.

20170203_132832

Arkadaşlarımın Gamsgarten istasyonunun arka tarafında bulunan camlı kafede olduklarını öğreniyorum telefonla arayıp. Kafeyi bulmam zor olmuyor. Günay’ı buluyorum kolayca. Ayşe ile beni epeyce beklemişler ama sonra sıkılınca Ayşe kaymaya gitmiş. Ben hemen oturup nasıl indiğimi anlattım. Günay güya teleferikle dönmemiş te arka taraftaki kırmızı pistten aşağıya inmiş. Bilemiyorum artık, o havayı görünce hayatta inmem ben buradan deyip geri döndüğündeki kararlılığını görmesem inanabilirdim. O da benim bir türlü istasyonun yolunu bulamayışımla dalga geçti epey. Karşılıklı dalga geçmeler sırasında yemek siparişimi verdim. Verdiğim siparişten adam gibi bir yemek beklerken kadehin içinde peynirler ve biftek parçalarından oluşan kuş kadar bir şey geldi. Son damlasına kadar sıyırarak yedim ve karnımı doyurdum. Tadı pek müthiş değildi ama işte insan aç olunca çok fark etmiyor. Az sonra Ayşe geldi ve keyfimiz tamamlandı. Ben biraz da Günay’ın yanında getirdiği şişeden içince ağrılarımın hafiflediğini duyumsadım ve neşelendim. Bulunduğumuz yerde cam tavan dönüyordu ve ara ara tepemiz açılıyordu. Burada hava gayet güzeldi ve içerisi soğumuyordu. Kafede sigara içilebiliyor oluşu da artı bir sürpriz oldu benim için. Müziği basmışlardı, insanlar gün ortasında bir disko kafası yaşıyorlardı.

20170203_162058

Dışarıda güneş yüzünü göstermeye başladı. Bulutların arasından süzülen puslu ışık, bir anda dağın soğuk ve vahşi havasını dağıttı. Dışarıda sıra sıra dizilmiş şezlonglardan birine oturup güneşlenme isteği doğdu içimde ama içerideki sıcak ortamdan kopmak istemedim. Günay ve Ayşe birkaç sefer daha kaydılar ve sonunda günü bitirme vakti geldi. Teleferiklerle aşağıya inmemiz ve bizi bekleyecek otobüsü kaçırmamamız gerekiyordu. Son kez kabinlere binip aktarmalarımızı yapa yapa en alt istasyona ulaştık. Stubai buzulunun aslında çok küçük bir kısmını görebilmiştik ve çok azıcık bir bölümünde kayabilmiştik. Yine de hiç içimde kalmadı, buzulda snowboard yapmak nasıl bir şeymiş anlamama yetti. Diğer istasyonlara gidip oralarda da defalarca düşmeye gerek yok buzulda board yapmanın nasıl bir şey olduğunu anlamak için.

Otobüsümüzü beklerken aşağıdaki kafeden sıcak şarap aldık. Artık iyiden iyiye neşelenmiştik ve ben acımı neredeyse unutmuş durumdaydım. Hatta Ayşe ile makerena dansı bile yaptık kafenin önünde.

Otobüse kendimizi attığımızda yorgun bitkin ve sağ salim olmanın verdiği şükür duygusu halindeydim. Kendimi otobüse tek parça atabilmiştim ya, gerisi bir şekilde hallolurdu. Otobüs bizi yine aynı durağa bıraktı ve biz iki adım sonra kayak kiralama yerinde kayak ve snowboard botlarımızdan kurtulmuştuk. Sanırım sadece harcanan enerji değil, yüksekte olup basınca maruz kalmak ta insanı yoruyor. Stubai’de yediğim kadehteki soslu biftek dişimin kavuğunu doldurmamıştı ve iyiden iyiye acıkmıştım. Ayşe ve Günay da benzer durumdaydı. İnnsbruck merkeze gezmeye gitmiş arkadaşlarımıza telefon ettik, onlar da Igls’e dönmüşler ve oteldelermiş. En iyisi dedik, siz de buraya gelin, Venezia restoranda yiyelim akşam yemeğimizi. Güzel servis, lezzetli yemekler, makul fiyatlar, inanılmaz elverişli lokasyon bizi yine cezbediyordu. Keyifli bir akşam yemeğini epeyce erken bir saatte yedik ve neşelendik. Sonrasında İnnsbruck veya başka bir yere gidecek halimiz yine kalmamıştı. Otelimize döndük ve hepimiz bizim odada toplandık. Biraz daha kakara kiri sonrasında geceyi bitirip uykunun sıcak kollarına kendimizi bırakıverdik.

Kar tutkusu, Uncategorized içinde yayınlandı | , , , , , , , , , ile etiketlendi | 3 Yorum

Avusturya’da Kayak-5 Stubai Buzulu

Toplamda Avusturya’da dört günümüz var kaymak için, son gün de yolda geçeceği için aslında 3 gün demek daha doğru olur. See Feld ve Kitzbühel görmek istediğimiz kayak kasabaları arasında. Planlama yapmaya çalışıyoruz, Axamer, Stubai buzulu, SeeFeld ve Kitzbühel arasında hangisine gitsek diye düşünüyoruz. Kitzbühel biraz uzak kalıyor. Minibüse atlayıp gitmek mümkün ama ne yalan söyleyeyim o aracı kullanmak üzerimde stres yaratıyor. Oteldeki bayandan Cuma günleri Stubai buzuluna otobüs kalktığını öğreniyoruz. İnternette birkaç yazıda buzullara gitmek için Ocak-Şubat aylarının çok uygun olmayacağını okumuştum. Mart-Nisan ayları daha keyifli olurmuş o bölgeler, sanırım epeyce yüksekte olduğu için. www.snow-forecast sitesinden sürekli kar kalınlıklarını ve hava durumunu kontrol ediyorum. Patcsherkofel’deki kar seviyesi beni tam olarak tatmin etmiyor. Boardumla biraz off-pist yapmak, bol kara girmek, Alplerin o meşhur toz kristal karını deneyimlemek istiyorum. Patscherkofel pisti çok uzun, bakımlı ve keyifliydi ancak zemin biraz sertti ve off-pist için etrafta yeterince kar yoktu. Baktık hava güzel, Stubai’de kar seviyesi epeyce yüksek, hem hazır otobüste kalkıyor, maden öyle, uğraşmayalım, aramayalım, atlayalım otobüse gidelim dedik. Böylece hayatımızda bir ilk yapıp, buzul görmüş olacaktık ve buzulda kayma deneyimini yaşayacaktık. Hayalimde belime kadar kara gömülebileceğim, arkamda uçuşan kar taneciklerini savura savura kayabileceğim, düşsem de yumuşacık yastıklara yuvarlanacağım için acı duymayacağım bir manzara beliriyordu. O yüzden ekibe ısrar ettim ve hazır otobüs de gidiyorken Stubai buzulunu görelim diye direttim. Ekip çok uyumlu, sonuçta hiç birimiz daha önce gelmemişiz ve beraber keşfediyoruz İnnsbruck’u. Her ne kadar SeelFeld’i çok görmek isteyen arkadaşlarımız olsa da, pratiklik biraz daha ağır basıyor. Hem gece hayatı hem de renkli pistleri ile Seefeld’in çok popüler mekanlardan birini olduğunu okuduğumuz ve duyduğumuz için aslında merak ediyoruz. Gündüz Stubai de kayar, akşam eğlenceleri için de Seefeld’e gideriz diye en sonunda karar veriyoruz. Akşam gezme hayallerimizin ne kadar safça olduğunu daha hala öğrenememişiz.

Otelde kahvaltımızı yapıp kayak kiraladığımız yere doğru yürüyoruz. Botlarımızı da bir önce gün kiraladığımız malzemelerimizi de buraya bırakmışız. Botumu aldığım askından ayağıma geçirdiğimde içinin sıcacık olduğunu fark edip mutlu oluyorum. Askılar ısıtmalıymış meğer, neşelenip ayağıma geçiyorum. Hepimiz hazırız, şimdi sadece birkaç adım atıp caddenin karısındaki durakta beklememiz gerekiyor Stubai otobüsünü. Bizimle birlikte kaymaya hazır, ellerinde kayakları boardları olan insanlar görüyoruz. İnnsbruck kayak için dizayn edilmiş bir turizm merkezi. Kayak severlerin en az zahmetle dağa ulaşması için tüm detaylar düşünülmüş.

Durakta bir süre bekliyoruz ve o sırada Ebru ayağının acımasından şikayet etmeye başlıyor. Botlar çok canını yakıyormuş ve zaten hassas olan bilekleri dayanamayacakmış. Dünden epeyce yorulmuş, diğer arkadaş ta ona eşlik ediyor ve bizden ayrılmaya, günü kaymadan, gezerek geçirmeye karar veriyorlar. Otobüsün gelişinden yaklaşık üç dakika önce vazgeçişlerine üzülüyorum. Çok daha güzel pistlerde çok daha rahat ve keyifli kayacakları yumuşak karı kaçırıyor olmaları dolayısı ile içim gidiyor. Elbette zorlayacak bir durum yok. Dağda kimseyi zorlamamak lazım, ne de olsa riskli bir spor. Güçsüz kaslar, zor bir zemin, formda hissetmemek gibi ufak detaylar büyük ve sonrasında tatilimizi mahvedecek kazalara sebep olabilir. İki arkadaşımız ayrılıyor ve İnnsbruck’u gezme planı yaparak kayakları geri vermeye caddenin karşısına geçiyorlar.

Az sonra bir otobüs geliyor ve binmeden önce önümdeki kadına soruyorum Stubai’ye mi gidiyor diye. Bilmiyorum, biz de oraya gidiyoruz, soralım şoföre diyor. Bu değil, bir sonraki otobüsmüş binmemiz gereken. Bu Muttereralm’a gidiyormuş. Aslında alternatiflerimiz arasında Muttereralm da vardı ancak başlangıç seviyesindeki pistlerinin ağırlıklı olduğunu ve kar kalınlığının Patscherkofel’den farklı olmadığını duymuştuk. Hatta daha küçük, pistleri kısa ve cazip bir tarafı yok gibi görünüyordu. Stubai’ye giderek en azından dağarcığımıza ‘Ben buzul gördüm’ şeklinde cümleler ekleyebiliriz diye düşündük. Birkaç dakika sonra bizim otobüsümüz geldi. Biraz önceki kadının bindiğini görünce biz de bindik. Bizim şehirlerarası otobüslerimize benziyordu, bir önceki gün bindiğimiz belediye otobüsü kılıklı değildi bu sefer. Snowboard ve kayaklarımızı bagaja koyup konforlu koltuklarımıza yerleştik, etrafı izlemeye koyulduk.

20170203_184847

Şoför mikrofonu açıp bizi bilgilendirmeye başladı. Hem Almanca hem İngilizce konuşmasına sevindik, böylece ne dediğini anlayabilmiş olduk. Yolculuğumuzun yaklaşık yarım saat süreceğinden ve nerelerde duracağımızdan bahsetti. Profesyonel değilsek Stubai’de pist dışına çıkmamamızı tavsiye etti. Haritadan bakınca Patscherkofel ve Stubai yan yana iki dağ gibi görünüyordu ve ben en fazla on dakikada gideriz diye tahmin etmiştim. Yarım saat yol süreceğini duyunca o yüzden şaşırdım açıkçası. Bir dağdan inip diğerine tırmandık. Döne döne çıkarken dağları, bol bol resim çekip muhteşem manzaraların tadını çıkarmaya çalıştım.

Kar yoğunluğunun giderek arttığını gördükçe seviniyordum. Sonunda bol yumuşak karlı uzun ve bakımlı pistlerde kayabilecektim. Otobüs önce Schlick diye bir kayak merkezinde durdu. Orada inecekleri bıraktı ve saat kaçta geri alacağı bilgisini verdi. Az yolumuz kalmıştı, Schlick’ten sonraki durak Stubai buzuluydu. Bu arada Schlick te çok hoş görünüyordu. Birkaç katlı, yüksek çatılı evlerden oluşan küçük, şirin bir yerleşim merkeziydi. Çocukluğumuzun çizgi film kahramanı Haydi günümüzde yaşasa her halde Schlick’te otururdu diye düşündüm elimde olmadan.

Sonunda Stubai’ye geliyoruz. Otobüsten inince ilk iş  skipasslerimizi alıyor, birinci mekanizmaya binmeye hazırlanıyoruz. Pist haritasına baktıkça biraz kafamız karışıyor. Hangi piste gitmeli, hangi teleferiğe binmeli anlamaya çalışıyoruz. Ancak ilk iş zaten mittelstation denen orta istasyona gitmemiz gerekiyor. Oradan da kaymayı seçtiğimiz piste giden hatta geçmemiz gerekecek. İlk bindiğimiz tamamen kapalı ve dört kişilik cable car şeklinde bir mekanizma. Allah’ın cahilleri olarak biz üçümüz hareket halindeki araca atıyoruz kendimizi ve kayaklarımızı. Sonra bakıyoruz ki insanlar kayak ve snowboardlarını dışarıdaki bölmelere asıyorlar. Artık geç kalmışız, alet hareket ediyor ve biz kayak ve snowboardların kapladığı gereksiz yerden dolayı hafif konforsuz bir yolculukla yukarı tırmanmaya başlıyoruz. Çocuklar gibi mutluyuz, yükseldikçe manzara güzelleşiyor ve vahşileşiyor. Hava sisli değil ancak bulutlu ve puslu. Dağ tüm heybeti ile karşılıyor bizi. Yukarı, daha yukarı çıkmak istiyorum.

Mittelstation’da iniyoruz ve ne yöne gideceğimize karar vermeye çalışıyoruz. Zirveye çıkmak için birkaç farklı alternatif var gibi görünüyor, ben soldan mekanizmalara binip en zirveye çıkalım, keşfede keşfede ineriz diyorum ama sağ taraftan devam edip pistlerin daha çoğunu görüp ona göre karar verelim diyen arkadaşlarımı mantıklı buluyorum. Bu durumda aktarmamızı yapıp Gamsgarten hattına geçiyoruz. Bu sefer tecrübeliyiz, kayak ve snowboardları dışarıya koyup, rahatça kabinin içine yayılıyoruz.

20170203_132201

Sevinçle inip ilk selfilerimizi çektikten sonra yukarı devam mı edelim, yoksa biraz burada takılalım mı derken, zirveye çıkmadan önce biraz ısınmanın faydalı olacağına karar veriyoruz. Aslında ben çok endişe etmiyorum çünkü zirveden inişlerde mavi pistler var ve zorlanmayacağımızı düşünüyorum. Yine de Gamsgarten de, 2.620 metrede inip biraz ayaklarımızın pasını atma teklifi cazip geliyor.

20170203_132832

Kısa sayılabilecek bir pistte aşağıya iniyoruz ve ben hiç keyif alamıyorum. Yer oldukça buzlu ve boardumun kontrolünde epey zorlanıyorum. Buzun üstüne şöyle yalandan bir santim kar serpmişler gibi bir hisse kapılıyorum. Belki de dün çok yordum kendimi ondan kontrol edemiyor bacaklarım boardu diye düşünüyorum. Aslında sorun bacaklarımda değil, resmen zeminde. T- barlarla birkaç defa inip çıkıyoruz. Ayşe ve Günay’ın keyfi yerinde, onlar pistten şikayet etmiyorlar. Baktım zorlanıyorum, hadi diyorum yukarı çıkalım. Daha dağın epeyce alt kısımlarındayız. Asıl kar yukarıdadır, çıkalım da şöyle adam akıllı kar görelim.

stubaier-pist-haritasi

Ayşe gelmek istemiyor, ben burada iyiyim, bu pistte iner çıkar biraz pratik yaparım diyor. Başlangıç seviyesinde olduğundan ona ısrar etmiyorum. Herkes dağda kendini mutlu eden yerden kaymalı. Günay tamam diyor, hadi gidelim. Günün zaten yarısı bitmiş, etrafımızda sayısız pist, biz daha çoğunu keşfedememişiz. Zirveye çıkmak için gördüğümüz oturaklı liftlere biniyoruz ve yukarı çıkmaya başlıyoruz. ‘Top of Tyrol’ 3.300 metre yükseklikte ve istikametimiz o yönde. Gözümüze kestirdiğimiz pistlerden inme planları yapıyoruz. Şuradan mı insek buradan mı insek diye tartışırken hava iyice sertleşmeye başlıyor. Epeyce uzun çıkıyoruz ve artık sonlara doğru rüzgar yüzümüzü kesiyor. Tipi şeklinde ince bir kar yağıyor. Maskemi kulaklarıma tekrar çekip kaskımı daha sıkı bağlıyorum. Yine de yüzüme batan binlerce iğneden kaçamıyorum. Bindiğimiz sandalyeleri sallayan rüzgar zirvede en sert halini alıyor ve kendimizi zor dışarı atıyoruz. Ne yönden estiği belli olmayan rüzgara karşı koymak zorlaşıyor. Snowboardumu bağlamak için yere oturacağım ama rüzgar dengemi bozuyor. İlk kısım düzlük olduğu için zaten iki bağlamayı da çözüp pistin başına kadar yürümek daha mantıklı. Zar zor çözüyorum bağlamaları ve boardumu elime alıp yürümeye çalışıyorum. Yoğun bir sis altındayız ve tipiden göz gözü görmüyor. Neredeyse hortum şeklinde döne döne esen rüzgar bizi serseme çeviriyor. Ne taraftan kayacağımızı belirlemeye çalışıyoruz ama pistler görünmüyor. Çok az insan var ve takip etmesi kolay olmayacak. Ayrıca soracak kimseleri de bulamıyoruz etrafta. Gördüğümüz birkaç kişi de sisler arasında hemencecik kayboluyor. Yüzüm, ellerim, kulaklarım acımaya, yanmaya başlıyor. Bir an önce aşağıya inip zirvenin bu hiddetli öfkesinden kurtulmak istiyorum. Piste benzer bir yol görüyoruz ama emin de olamıyoruz. Az önce sisler içinde kaybolan kayakçıların inmiş olduğunu tahmin ettiğim yerin başında durup Günay’a dönüyorum: ‘Ben buradan inebilirim sanırım’ diyorum. Günay ‘Ben geri dönüyorum, yine teleferiğe bineceğim, bu havada kayamam’ diyor. Ben ısrar ediyorum, ‘Burası fena değil, buradan ineriz gibi…’ Yok diyor ve geri dönüyor. O sırada benim de aklımdan geri dönmek geçiyor ama az bir şey indikten sonra bu havadan kurtulacağımızı biliyorum. Genelde hep böyledir, zirvede hava fena olur, biraz aşağı inince yumuşar, biraz daha inince şeker gibidir. Kalmaya ve aşağıya inmeye karar veriyorum. Gözüm kesiyor, iner gibiyim buradan….

Devamını da sonra yazayım.

Kar tutkusu içinde yayınlandı | , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Avusturya’da Kayak 4 -Patscherkofel

Artık Igls kasabasında bulunan Patscherkofel pistinin tepesindeyiz ve aşağıya inmeye hazırlanıyoruz. Zirvenin olmazsa olmazı selfilerimizi ve karşı dağların, ovaların, manzaranın resimlerini çektikten sonra eldivenleri şapkaları kaskları takıp aşağıya doğru doğrultuyoruz snowboard ve kayaklarımızın yönünü. Ekipte tek snowboard yapan benim ve kayma düzeyimiz yerlerde sürünüyor. Eh, dolayısı ile inişten kısa bir süre sonra biz de yerlerde sürünmeye başlıyoruz. Zemin hayalimdeki gibi bol karlı ve yumuşak değil. Sabahın hala erken saatleri sayılabileceği için biraz donuk olduğu bile söylenebilir. Kiraladığım snowboarda alışmaya çalışmakla geçiyor ilk eğimden inişim. Gören biri olsa herhalde hayatında ilk defa snowboard kullanıyor der. Neyse ki pistler sakin, kimsecikler görmüyor. Günay önden inip hızla gittiği, diğerleri de arkada benden beter vaziyette oldukları için alışma kısmını gözlerden uzak bir şekilde atlattığım söylenebilir. Oldukça uzun, sanırım 11 km civarı olan mavi pistten inme niyetindeyiz. Ancak ilk iniş kısmında mavi pistten beklenenden daha dik bir eğimle karşı karşıya kaldığımız için afallıyoruz. Pist haritasından bakılacak olursa, 3 numaralı mavi çizgiyi takip etmeye çalışıyoruz. Ancak sanırım aşağıdaki haritada da görülebileceği gibi ilk etapta 3 numaradan değil de yanlışlıkla 2 ye sapıp oradan yani kırmızı pistten ilk inişimizi yapıyoruz. Neyse ki az sonra tekrar mavi 3a ile birleşiyor da biraz rahatlıyoruz. (Yanılıyor da olabilirim, belki de hep maviden indik aşağıya)

patscherkofel-harita-duz

 

İlk kısım benim boarda alışmama yetiyor, alıştıkça ritmimi buluyorum ve keyfim yerine geliyor. Buraya kadar yaklaşık Kartalkaya’nın Çanak veya Nazlı pisti uzunluğunda. Normalde Kartalkaya’da olsak tekrar teleferik sırasına girmek gerekecek, ama burada pist aşağıya kadar devam ediyor. Haritada küçücük görünmesine bakıp aldanmamak gerek, en aşağıya kadar en az 10 kere Çanak uzunluğunda pistten durmadan iniyorsunuz. İlk molamı veriyorum, Günay önden gitmiş bizi bekliyor.  O kadar kendime ve yeni boarduma alışmaya odaklanmışım ki, arkadakiler ne vaziyette yoklama şansım olmamış. Kara oturup karşı dağların manzarasını seyre dalıyorum, birkaç resim çekiyorum.

yerde

Az sonra Melin geliyor. Kan ter içinde ama gözlerinin içi parlıyor. Ne yapıyor kızlar diye soruyoruz, düşe kalka geliyorlar diyor.  Ayşe başlangıçta düşmüş ve kalkmakla epey uğraşmış. Onu beklemiş, yardım etmiş. Neyse diyorum, gelsin de bari bundan sonra bende bekleyerek kayayım, düşerse yardımcı oluruz diye içimden geçiriyorum. İleriden Ebru görünüyor, kar sapanı yapa yapa uzun slalomlarla yavaş yavaş iniyor ve geliyor yanımıza. Sonunda Ayşe’yi de seçiyoruz, o da kar sapanı ile inişini tamamlamak üzereyken düşüyor. Bu sefer daha çabuk kalkıyor ve yaklaştığını görünce biz kaymaya devam ediyoruz. Mavi pist tabelasını bulup takip ediyoruz sol tarafa doğru. Kar kalitesi muhteşem olmasa da kontrolü sağlamama yetecek kadar idare ediyor. Ben de snowboard yapmanın keyfini çıkara çıkara iniyorum aşağı. Birkaç duraklama, bekleme, manzara seyretme faslından sonra uzunca bir iniş çıkıyor karşımıza. Biz biraz daha hızlı gittiğimiz için Günay’la aşağıya kadar inip milleti orada bekleme kararı alıyoruz. Beklediğimiz yer Olympia expressin liftlerinin bittiği yer. Yani hala epeyce yukarıdayız. Yine önce Melin, arkasından Ebru geliyor. İlk etabı tamamlamış olmanın coşkusu ile Ayşe’yi beklemeye başlıyoruz. Yukarıda Ayşe epeyce fena düşüşler tecrübe etmiş. Melin de düşmüş olmakla beraber neyse ki sağlam bir şekilde gelebildi. Aslında ben de düşmüştüm ama benim düşmemden daha doğal ne olabilir ki? Gayet sıradan, hemen tekrar kalkabileceğim klasik bir yerle kucaklaşma anıydı. Ayşe aşağıya yaklaştıkça aramızda hararetli bir tartışma başladı. ‘Düşecek abi’, ‘yok abi düşmeyecek iyi geliyor’, ‘bak yazıyorum buraya en az iki kere düşecek’, ‘düşmeyecek diyorum’, ‘ben bir kere düşer diyorum’, ‘ikiden aşağı düşmez abi’… Ayşe’nin kaç kere düşeceği ile ilgili bahisler açıldı ve hepimiz gözlerimizi ona diktik. Gayet iyi geliyordu ki sendeledi ve hooop yere yapışıverdi. Zemin aşağıya doğru epeyce dikleşiyordu ve kontrol zorlaşıyordu. Düşüş çok kolay kaçınılabilir durum değildi. Otomatik olarak ‘Düşmeyecek’ diyen arkadaşımız iddiayı kaybetmiş oldu. Şimdi yine gözümüz Ayşe’deydi, bir kere ile kalacak mı yoksa tekrar düşecek mi…iki diyen arkadaşımız bahisleri kazandı, Ayşe ikinci kere de düştü. Toparlanıp yanımıza geldiğinde yorgun, dağılmış ama fazlasıyla mutluydu. Hep beraber biraz daha dinlendik, ara zirve selfileri çektik, bahislerden bahsettik, güldük, neşelendik, ciğerlerimize bol oksijen çekip, ne iyi yaptık ta geldik dedik.

Önümüzde zirveleri karla kaplı, alt kısımları orman, sıra dağlar uzanıyordu. Sağımız solumuz her yerimiz Alplerin manzarası ve ağaçlarıyla kaplanmıştı. Zaten kaymaktan ziyade, orada olup doğanın büyüleyici enginliği karşısında hayran kalmaktır bizi dağa çıkaran. Aslında bizim ne kadar küçük, dünyanın ve evrenin ne kadar da büyük olduğunu haykıran sessizliği dinlemektir. Burnunuz üşür, kaslarınız yanar, bedeniniz bolca adrenalin salgılamıştır ve yaşadığınızın tam anlamıyla farkına varırsınız. Beş duyunuza da hitap eder dağda kaymak. Bir altıncı olarak nefesi eklersiniz. Akciğerlerinizin de bir duyu organınız olduğunu keşfedersiniz. Aldığınız her nefesin farkına varır, lezzetini algılarsınız. İşte o anların arasında da kayarsınız. İyi de kaysanız kötü de kaysanız fark etmez aslında, sadece daha iyi kaydıkça dikkatinizi doğanın kucağına daha kolay ve daha uzun süreler boyunca bırakabilirsiniz.

Olympia express’in bitiş noktasından aşağıya doğru, mavi pisti takip ederek inmeye devam ediyoruz. Pistlere artık alıştık, hepimiz daha rahatız. Kar sanki biraz daha yumuşadı, kontrolümüz fena değil, aşağıya inerken çok zorlanmıyor, daha az düşüyoruz. Sonra pist daralmaya başlıyor ve virajlar boy gösteriyor. Yumuşak bir eğim var neyse ki, tam düzlük olsa çok zorlanacağım ve kesin düşeceğim. İlk zamanlar dar ve düz pistler kabusum oluyordu. Boardu bir türlü paralel hale getirip kendimi salamıyordum, illa ki fren yapıp kontrol etme ihtiyacı duyuyordum. Aslında her ne kadar eğimi yumuşak ta olsa, darlığı ve etrafının uçurum oluşuyla tedirgin edici bir alandan geçiyorduk. Ayrıca virajlar da epeyce zorluyordu bizi.

Epeyce bir süre dikkatimi yola vererek, hız-dönüş dengesini ayarlamaya çalışarak gittim ve karşıma bir tünel çıktı. Pistin sürprizi tünelden geçerken o kısmın düz olması münasebetiyle doğal olarak düştüm. Düz zeminlerde düşmekten nefret ederim, hem kalkması daha zor olur, hem de kalktıktan sonra tekrar hız almak kolay olmayacağı için zıplamak ya da tek ayağı çözüp debelenmek gerekir. Çok uzun olmayan bir süre boyunca debelenip tekrar sevdiğim bir eğime kavuşunca boştaki ayağımı da bağlıyorum. Yol yer yer genişlemeye başlıyor ama bu sefer de virajlar daha keskin ve pist daha dik bir hale geliyor. Basıyorum bacak kaslarıma enerjiyi, iniyorum yavaş yavaş kontrolü kaybetmeden. En nihayetinde pistin sonunu görüyorum aşağıda uzaklarda bir yerde. Sonunda tuvaleti olan bir yerde mola verebileceğiz. Gördüğüm o sona kadar hiç durmadan bir sağa bir sola kendi çapımda iğrenç slalomlarımı yapa yapa iniyorum ve boardu ayağımdan atıp hemencecik dışarıdaki masalardan birine kuruluyorum. Hava güneşli, ben terden sırılsıklam olmuş yanıyorum. Montu eldivenleri kaskı maskeyi her şeyi çıkarıp birazcık ferahlamaya çalışıyorum. Günay da inmiş aşağı, arkadaşları bekliyoruz. Bu sefer bahis yok, herkes keyfince aşağıya iniyor, sanki her gün Patscherkofel’de kayıyormuşçasına bir rahatlık geliyor üzerimize. Bilinmeyeni keşfettik, artık tekrar tekrar inip çıkarak bu keşfi perçinleyeceğiz, içselleştirip bizim yapacağız.

Sırayla herkes geliyor. Masayı zapt edip iyice yayılıyoruz. Bundan sonrası keyifli, ‘ne iyi ettik te geldik’ O sırada öğreniyorum ki bazı arkadaşlar virajlı patika inişinde sağda solda beliren uçurumlardan ürküp kayakları çıkarmışlar ve o bölümü yürüyerek geçmişler. Tahmininiz Ayşeyse o değil… Ayşe delikanlı gibi inmiş aşağı sonuna kadar, düşe kalka olsa da…. Yine de haksızlık edemem, antrenmansız ve az tecrübeli kayakçılar için tedbirli inilmesi gereken yerler olduğu kesin. O yüzden bu kısmı fazla detaylandırıp arkadaşımızı eziklemeyelim J

Neredeyse yarım günümüzü alan ilk iniş sonrasında birkaç sefer aşağıda, kafenin önünde bulunan T-barlarla çıkıp kısa mesafe kayış yaptık. Günay ve ben biraz daha sık ve uzun süredir kayak yapıyor olduğumuz için Olympia expressle zirveye bir daha çıkalım dedik. Ayşe’de bize katılma kararı aldı ve üçümüz oturaklı sandalyelerle Olympia express zirvesine çıktık. Bu elbette Patscherkofel kabini ile çıkılan yere kadar götürmüyor ama yine de epeyce bir kayma mesafesi veriyor bize. Bu sefer Ayşe de çok daha rahattı ve onu bekleme sürelerimiz ilk sefere göre epeyce azalmıştı.

Tünelden geçerken bu sefer düşmedim, bir çırpıda geçtim ve ufak tefek zıplamalarla bağlamalarımı çözmeye gerek kalmadan düzlük yeri aştım. Manzaranın keyfini çıkara çıkara ikinci inişimizi de yapmış olduk böylece.

Son bir inişi de kimseyi beklemeden Günay’la ikimiz yaptık. Son sefer, hızımı aldım, ritmimi tutturdum, hiç durmadan en tepeden en aşağıya kadar düzlüklerde tökezlemeden, virajlarda sendelemeden, sağa sola bir burun, bir topuk, döne döne bir o yana bir bu yana bir çırpıda iniverdim. Böylece keyfim de zirveyi yaptı…

Günün sonuna geldiğimizi Olympia restoranın kapanması sayesinde anladık. Herkes yavaş yavaş toparlanıyordu ve bizim geldiğimiz noktaya nasıl döneceğimizle ilgili bir fikrimiz yoktu. Biraz aranıp gördüklerimize sorduğumuzda aşağıdan otobüslerin kalkacağını öğrendik. Yorgunluktan kaskatı kesilmiş bacaklarımızı merdivenlerden aşağıya indirmeyi başardık. Bu arada başkalarını izleyerek biz de ski passlarımızı aşağıdaki makinaya sokup 2 euro depozitomuzu otomatik olarak avucumuza aldık. Kısa yolculuğumuz sonrasında Patscherkofel teleferik istasyonunun önünde indik. İlk iş kayak ve snowboardaları kiraladığımız dükkana giderek malzemeleri ertesi gün de kullanmak üzere bıraktık. Dükkan o kadar pratik bir yerdeydi ki, otele kadar bile taşımaya gerek olmadan orada muhafaza etmemiz işimizi kolaylaştırıyordu. Akşam üstü olmuştu ve acıkmıştık. Kasabanın merkezine inip restoran arayacak mecalimiz kalmamıştı. Hemen yan taraftaki Venezia restoranda hızlıca bir şeyler atıştırıp otele gidip duşumuzu almaya ve sonra da İnnsbruck’a inmeye karar verdik.

20170202_121953

Venezia restoranın yemekleri tahminimizden çok daha iyi çıktı. Pizzaları muhteşemdi. Igls gibi ufacık bir kasabada böylesine başarılı İtalyan yemeği yapan bir yerin bu kadar yakınımızda ve elimizin altında olmasına çok sevindik. Hesap ta çok da makul geldi ve kalite-fiyat dengesi açısından bizden tam puan aldı. Burayı öyle sevdik, öyle sevdik ki, Avusturya seyahatimiz boyunca bütün akşam yemeklerini burada yedik. Evet yemekler gerçekten çok iyiydi ama kayak sonrası yorgunluğun da etkisini es geçemeyiz. Kayakları teslim ettikten sonra iki adım bile atmaya gerek kalmadan bir masaya yığılmak, ve karnımızı doyurup yayılmak konforuna yenik düştük, Igls’in diğer restoranlarını keşfedemedik.

Otele geçip duşumuz aldık. Ayşeyle ikimiz otelin saunasına inip kaslarımızı gevşettik. Sonrasında daha öncesinden konuştuğumuz gibi otel Gruberhof’un barında buluştuk. Ama ne buluşma sormayın. Herkes birbirine ayıp olmasın diye kendini zorla indirmiş aşağı. Daha saat akşam 9 bile olmamış, bizim gözlerimiz kapanıyor. İnnsbruck’a inme efsanesi devam ediyor ama yorgunluğa yenik düşüyoruz. Odalarımıza çıkıp uykunun sıcak kollarına bırakıyoruz kendimizi.

Güncel, Kar tutkusu, Uncategorized içinde yayınlandı | , , , , , , , , ile etiketlendi | 1 Yorum

Avusturya’da kayak 3-İgls

İnnsbruck’tan İgls’e doğru tırmanmaya başlıyoruz. Yol bir anda dikleşip daralmaya, virajlarla dolanmaya ve sisler içinde kaybolmaya başlıyor. Hızımı iyiden iyiye düşürüyorum. Bir süre sonra sisler dağılıp yol tekrar görünür hale gelince bir derin oh çekip hızlanıyorum. Sonunda İgls olduğuna kanaat getirdiğimiz kasabaya geliyoruz. İki kilise geçtikten sonra otelin olması muhtemel sokağa sapıyoruz. Daracık neredeyse toprak bir yoldan içeri giriyoruz ancak etraf kapkaranlık ve şehir ölü. Otele benzeyen bir bina aranırken yol bitiyor. Geri geri manevra yapıp dönem gerekiyor ve dikkatli olmam lazım çünkü buralar artık buzlu ve karlı. Kafamı kaldırıp gökyüzüne bakıyorum. Yıldızların parlaklığı gözlerimi alıyor. Hepimiz böylesine açık bir gökyüzü üzerindeki ışık huzmelerini hayranlıkla izliyoruz. İçim sevinçle doluyor, yıldızlar ertesi gün havanın açık ve güzel olacağının müjdesini veriyorlar bana.

Sonunda dönüp bir tahmin hakkımızı kullanıyoruz ve otoparka benzettiğimiz alana giriyoruz. Otelimizi bulmuşuz ama ışıklar söndüğü için farkına varmamışız. Neyse ki internetten www.booking.com üzerinden otelle yazışmış ve geç geleceğimizi belirtmiştim. Otelden e-mailime cevap gelmişti ve geç gelirsek resepsiyonda kimsenin olamayabileceğini, arka kapıya anahtarları bırakacaklarını yazmışlardı. Bu yazışmayı yapmamış olsaydık gecenin bir yarısı soğukta kapıda kalacaktık belki de. O yüzden beş yıldızlı bir otele gitmiyorsanız ve akşam 11 den sonra otele giriş yapacaksanız mutlaka önceden otel yetkililerini bilgilendirmek gerekiyor.

Üç kişi ön kapıda valizlerin nöbetini tutuyor, iki kişi arkaya anahtar aramaya gidiyoruz. E-mailde yazıldığı gibi beyaz kutuyu biraz bakınınca hemen buluyoruz. İçinden anahtarları çıkarıp tek tek deniyoruz hangisi açacak dış kapıyı diye. Bir şekilde açıp içeri giriyoruz. Ancak her yer karanlık ve içeriden geçip ön kapıyı arkadaşlara açmak için yolumuzu bulamıyoruz. Yine ön tarafa dolanıp milleti toparlıyor ve arka tarafa valizleri taşıyoruz. Bu arada otelimizin adı Hotel Gruberhorf ya da namı diğer: http://www.gruberhof-igls.com/en/hotel/ Bu noktada hemen belirteyim, yoksa ileride unutabilirim. Eğer direk otelin internet sayfasından odalarınızı satın alırsanız kahvaltı dahil oluyor. Yani yaklaşık oda başına 10 euro kar etmeniz mümkün. Bunu da bana otelin sahibi yaşlı kadın söyledi. Oteli kesinlikle lokasyonu, manzarası ve kahvaltısı için tavsiye ederim. Bu otele gitmek isteyenlere de direk otelin sayfasından fiyatları kontrol etmelerini öneririm.

Otelimizin asansörü yok ama zaten odalara üç beş basamaklı bir merdivenle ulaşıyoruz. Odaların hiç resmini çekmek aklıma gelmemiş, o yüzden paylaşamıyorum ama belki yorum kısmına eklemek isteyen arkadaşlar olabilir. Ya da çok merak edenler otelin web sitesine girip görebilirler. Zaten Avusturya’ya gelmişiz, kayak yapacağız, oda kimin umurunda. Yatacak kalkacak duş alacak bir yer olsun yeter. Suyu aksın, gece ısınsın, bir de prizler çalışsın da telefonumuzu şarj edebilelim. Dağa kayak yapmaya gelenin oda umurunda olmaz. Odanın fotoğrafını çekmemişim ama balkonundan bol bol manzara fotoğrafımız var paylaşabileceğim.

Hemen pijamalarımızı giyip yatıyoruz. Otel Gruberhof’ta kahvaltı sabah 07:30-09:30 arası. Arkadaşlar 08:30 diyor, ben 07:30. Sonra ısrar etmekten vazgeçiyorum, kimse benim kadar manyak olmak zorunda değil. Ben erken iner, gider pistlerin yerini, kayak kiralamanın yolunu yordamını öğrenir vakit kazanırım diye düşünüyorum. Sabah olsun bir an önce kendimizi pistlere atalım istiyorum. Yer bulmak, kayak bulmak, snowborad bulmakla ne kadar az vakit harcarsak o kadar kar gibi geliyor bana. Gerçi kendimi de biliyorum, bir süre kayıp sonra yorulacağım. Sonuçta bir gün boyunca kayabileceğimiz süre belli. Ha erken başlayıp erken bitirmişsin, ha geç başlayıp geç bitirmişsin. Bu gerçeğin farkında olmakla beraber için kıpır kıpır, beklemeye tahammülüm yok.

Otel Gruberhorf Patscherkofel pistinin hemen dibinde yer alıyor. Hatta bizim odanın balkonundan Patcherkofel Bahn’nın havada süzülen kabinlerini görmek mümkün. Sabah gün doğmadan ben doğruluyorum ve sabahın aydınlanmasını izliyorum.

20170202_091130

Ayşe ile beraber kalıyoruz, o da erkenci ama biraz daha uzanmayı tercih ediyor.  Saat 07:00 gibi üstümü giyinmeye başlayıp, 07:15 te kahvaltıya iniyorum. Kahve bulup içiyor, otelin kış bahçesi şeklindeki barına geçip sigaramı içiyorum. Otelin lobi kısmında dünya kadar tanıtıcı broşür var. Patscherkofel pist haritasından tutun da, İnssbruck civarındaki kayak merkezlerinin detaylı bilgilerine, otobüs kalkış saatlerine, indirim kartlarının geçerli olduğu yerlere falan kadar bir sürü detaya ulaşmak mümkün. Aslında fazla bilgi de iyi bir şey değil. Bir süre sonra insan fazlasıyla teorik bilgiyle dolup taşıyor ve hangisini pratiğe geçireceği konusunda sağlıksız kararlar vermeye başlıyor. İlk gün programı neyse ki açık ve netti. Patcherkofel pistini keşfedecek ve tüm gün orada takılacaktık. Akşam da İnnsbruck’a inip şehri gezecektik. Herkes yavaş yavaş kahvaltıya dökülüyor. Otelin haşlanmış yumurtasına ve peynirlerine bayılıyorum. Yumurtanın özelliği tam kıvamında pişmiş olması. Genellikle otellerde haşlanmış yumurtalar neredeyse morarmışa yakın hale gelecek kadar çok pişirilir. Oysa Gruberhof Otel’de kayısı kıvamında, turuncu renkte ve oldukça da büyük.

Oteldekilere soruyor, en yakın kayak-snowboard kiralayacağımız yerin adresini öğreniyoruz. 5 dakikalık yürüme mesafesinde, Venezia restoranın hemen yanıymış. Keyifle 5 dakikalık yolculuğumuza başlıyoruz. Yokuş aşağı yürüyüp sokağın Patscherkofel teleferiğinin kalktığı noktayı biraz geçince sol tarafta Venezia restoranı, hemen yanında da kayak kiralama yerini görüyoruz.

Günlerden Perşembe, içerisi bomboş. İlk müşteriler biziz ve sevimli, cana yakın bir kız bize yardımcı oluyor. Önce duvara yapışık bir monitöre isim, boy, kilo gibi bilgilerimizi giriyoruz. Sonra kız bize istediğimiz malzemeleri çıkarıyor ve denememiz için veriyor. Üç kişi botlarımızı yanımızda getirdiğimiz için bizim işimiz daha hızlı halloluyor. Bana Solomon marka mavi bir board veriyorlar. Boyu, esnekliği falan iyi gibi görünüyor. Aslında ben hala boardlardan anlamıyorum pek. Hangisi bana daha uygun, hangisi hangi pistte kullanılmalı yorum yapacak deneyim ve bilgiye sahip değilim. Sadece çok ince uzun olanların alp sitili yapmak için olduğunu ve hız sevenlere göre dizayn edildiğini biliyorum. Onun dışında seçici olmaktan epeyce uzağım. Bağlamalarımın ayarını yaptırıyorum. Sağ ayak 90 derece, boarda dik, sol ayak önde olacak şekilde, sağ ayağa göre yaklaşık 15 derece açılı. Son iki yıldır bu açılarla kayıyorum ve sanırım şu an en rahat ettiğim snowboard açıları bunlar. Zaten yeni açı denemeye ve denerken tekrar tekrar düşmeye hevesim de pek kalmamış. Bot deneyenlerin işi biraz daha uzun sürüyor ama neyse ki çalışan kız çok yardımcı. Küçük dükkanın içinde bir de siyah köpek var. Onlar botları denerken önce köpeği sevip oynayarak sonra da dışarıda sigara içerek bekliyorum.

Sonunda herkes hazır, Patcherkofel teleferiğinin başlangıç noktasına doğru ayağımızda botlar, ellerimizde kayaklar ve snowboardlarla yürüyoruz. Ekipte kimse iyi kayakçı değil. Bir kayakçımızı hariç tutarsak hepimiz başlangıç seviyesindeyiz diyebiliriz. Öyle ki, aramızda henüz on defa kaymamış olanlar var. Bir şekilde indiririz kendimizi diyerek teleferik binasının içine giriyoruz. Bildiğiniz istasyon gibi bir bina burası. Biletlerimizi gişeden alırken, bize otelden verilen indirim kartını gösteriyoruz. Adam başı yaklaşık 30 euro vererek tüm gün pass lerimizi alıp ceplerimize koyuyoruz. Merdivenleri çıkarak kabine bineceğimiz alana geçiyoruz ve beklemeye başlıyoruz. Az da olsa bizden başkaları da var bekleyen ve biraz sonra başkaları da geliyor. Yavaş yavaş yaklaşıyor kabin, neşeli ve mutluyuz, zirveye çıkıyoruz.

20170202_123507

Zirveye çıkarken nereden ne resmi çekeceğimi şaşırıyorum. Zira Alplerin manzarası karşısında dona kalmış durumdayım ve çektiğim hiçbir resim o andaki duygularımı ve görüşümdeki berraklığı yansıtamıyor. Kabinin camlarında çizikler var, fotoğraflar istediğim gibi çıkmıyor. Pencerenin aralığından çiziksiz camdan birkaç kare yakalamaya çalışsam da tam karşımdaki muhteşem manzarayı kareye almayı beceremiyorum. Herkes birbirinin resmini çekiyor, bol bol selfiye abanıyoruz biz de. Zirveye gelince tam da patscherkofel’in web cam’inden izlediğim Bergstation istasyonuna geliyoruz. Burası zirve ve bu zirveye çıkmanın tek yolu Patscherkofel Bahnn…

Buradan sadece inebiliyorsunuz ve indiğiniz yer sizi aynı istasyona değil, epeyce uzağındaki Olympiaexpress’in olduğu yere çıkarıyor. Olympiaexpress’ten tekrar kabine bindiğiniz Patcherkofel istasyonuna gelebilmek için otobüs beklemek zorundasınız ve yaklaşık 10-15 dakika otobüs yolculuğu yapıyorsunuz. Neyse şimdi o kısma değil, Patscherkofel kabini ile çıktığımız zirveden aşağıya inişe odaklanalım.

Zirveye çıkınca ilk ne yapıyoruz? Tabii ki tuvalete gidiyoruz. Yani ben gidiyorum. İniş öncesi dikkatimi dağıtacak her türlü durumdan kaçınmak için bu şart. Ayrıca zaten sıcaktan soğuğa aniden çıkınca karşı konulamaz bir ihtiyaç hasıl oluyor. Neyse ki zirveye bir kafe yapmayı akıl etmişler, ben de bu konforu kullanıyor, rahatlıyorum. Eldivenlerimi, kaskımı, gözlüğümü takıp dışarı çıkıyorum, o da ne….boardum hemen kafenin girişinde dayadığım yerde yok. Bir an için panik atak yaşıyorum. Zira seyahat öncesi Avusturya’da kayak ile ilgili okuduğum bloglarda boardunun çalındığını ifade edenlere rast gelmiştim. Acaba kaşla göz arasında tahtayı kaptırdık mı diye kara kara düşünmeye kalmadan dikkatli arkadaşımız Ebru bana soruyor: ‘Aşağıya bir board kaydı, seninki miydi?’ diye. Zirve rüzgarlı, dayadığın snowboardun düşüp, kayıp, gidebildiği yere kadar gitmesi oldukça mümkün. Ben de Ebru’nun gözlemini takdir edip, eğimi takip ediyorum. Benim board kaymış, gitmiş, dönmüş, istasyonun çıkışının olduğu binanın önünde durmuş. Derin bir oh çekip sırtlanıyorum ve yokuş yukarı üç beş adım atarak ısınma hareketlerimi de bir yandan yapmış oluyorum. Düşünsenize, bir sürü yol gelip, heyecan yapıp sonunda zirveye çıkıyorsunuz ve tam keyifle aşağıya ineceksiniz, bir de bakıyorsunuz board yok!!! Bu kabusun gerçekleşmemiş olmasının verdiği ekstra sevinçle kendimi inişe hazırlıyorum. Bekle bizi Patscherkofel….iniyorruuuuuuuuzzzzzzzz…………..

Kar tutkusu, Uncategorized içinde yayınlandı | , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Avusturya’da Kayak – İnnsbruck

Münih havaalanından kiraladığımız dev aracımızı önce İnnsbruck’a, oradan İgls’e oradan da otelimize götürmek üzere direksiyonun başına geçtim. Bu kadar büyük bir aracı yıllar önce Amerika’da da kul…

Kaynak: Avusturya’da Kayak – İnnsbruck

Uncategorized içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Avusturya’da Kayak 2 – İnnsbruck

Münih havaalanından kiraladığımız dev aracımızı önce İnnsbruck’a, oradan İgls’e oradan da otelimize götürmek üzere direksiyonun başına geçtim. Bu kadar büyük bir aracı yıllar önce Amerika’da da kullanmıştım ama bu sefer biraz tedirginim. Eskiden kartal gibi keskin olan gözlerim artık bozuk, 2 derece miyobum ve astigmatım. Dolayısı ile gözlüksüz hele de geceyse, araba kullanmam çok zor. Renault marka 9 kişilik minibüsün şoför koltuğuna geçince ilk işim gözlüğümü takmak oluyor doğal olarak. Beş kişi için koca araç olunca herkes rahatça yayılıyor ama benim konforlu olduğum pek söylenemez. Hem heyecanlıyım, hem tedirgin. Hiç bilmediğim bir ülkeden hiç bilmediğim bir başka ülkeye, ilk defa kullanacağım bir araçla hem de gece yolculuk yapacak olmak stres yaratıyor üzerimde. Yine de bir şeyi ilk defa yapıyor olmanın verdiği keşfetme duygusunu iliklerime kadar yaşıyor olmak beni motive ediyor. İşin en zor çetin kısmı minibüsü havaalanından çıkmak. Dar virajlardan aracı döndürürken boyutlarına alışık olmadığım için zorlanıyorum. Tavan alçak olduğu için bazı noktalarda elimde olmaksızın kafamı eğiyorum, sanki kafamı eğince minibüsün üstü tavana çarpmazmış gibi. Bir taraftan navigasyon aleti uğraşıyoruz. Aracı kiraladığımız firmanın bankosundan elimize bir tom tom tutuşturmuşlardı ve onu arkada oturan mühendis arkadaşlara verdim, çözsünler ve bana yolu tarif etsinler diye bekliyorum. Uzay mühendisi arkadaş uğraşıyor ama bir türlü devreye giremiyor alet. Bu sırada arabanın ekranıyla oynarken zaten içinde navigasyon cihazı olduğunu görüyoruz. Arka tarafın desteğine gerek kalmıyor, ön koltukta yanımda oturan arkadaşım bana yolu tarif etmeye başlıyor bile. Öyle kilitlenmiş durumdayım ki, iki elim direksiyonda gözümü yoldan ayırmıyorum. Dönüşleri kaçırmamak için inanılmaz yavaş gidiyorum. Sanırım gerginliğim herkese yansıyor, neredeyse doğru dürüst çıt çıkmıyor. Bu arada navigasyon cihazı Almanca konuşuyor ve ben ekrana fazla bakamadığım için arkadaşımın direktiflerini can kulağıyla dinliyorum. Bir süre sonra alışmaya başlıyorum ve hızımı 60 km/saat’in üstüne çıkarabiliyorum. Arada kahvemi de yudumlayacak cesaretim geldi.

Tahmin ettiğim gibi çıkmadı Almanya’nın otobanları. Çok daha geniş ve aydınlık olacağını düşünmüştüm ama havaalanından çıkar çıkmaz zifiri karanlığa bürünüverdi. Geç sayılabilecek bir saat olduğundan, sanırım gece 11 civarlarıydı, trafik yoğun değildi. Şehri hemen hiç görmeden kendimizi şehirler arası yola atmıştık. Etrafta ne var ne yok görmek mümkün olamıyordu karanlıktan dolayı. Zaten gündüz olsaydı da pek dikkatimi veremeyecektim. Yaklaşık 1 saat karanlık ve ıslak yolda ilerledikten sonra kahvemi tazelemek üzere bir benzincide duruyoruz. Aracın bir resmini çekmek anca o zaman geliyor aklıma.

20170202_002252

İlk benzinci deneyimimiz gayet başarılı. Önce tuvalete gidiyoruz klasik olarak. Tuvalete girerken ücret alıyorlar ama bilet gibi de bir şey veriyorlar. Bu bileti daha sonra alışveriş yaparken kullanabiliyorsunuz ve yaklaşık 50 centlik indirime tekabül ediyor. Bu arada mutlaka belirtmek lazım, Avusturya’ya giderken otoban için mutlaka sticker alıp cama yapıştırmak gerekiyor. Benzincilerden alınabiliyormuş ama bizim Münih’te buluştuğumuz, bizden birkaç gün önce oraları keşfeden arkadaşımız hali hazırda almış oldukları stickerı veriyor, cama yapıştırıyoruz ve böylece o angaryadan kurtulmuş oluyoruz.

Otobanda bir süre süre Salzburg ve İnnsbruck tabelaları boy göstermeye başlıyor. Hem doğru yolda olmanın hem de araca alışmış olmanın verdiği rahatlıkla gaza biraz basmaya başlıyorum. 90 ı geçiyor, kamyon sollamaya başlıyorum. Bu arada navigasyonu kurcalıyoruz ve sonunda İngilizce konuşmaya başlıyor. Ben rahatlayınca herkes biraz daha rahatlıyor sanırım ama hepimiz İnnsbruck’a kadar kazasız belasız bir an önce gitme ve otelimize yerleşme derdindeyiz. İnnsbruck’a sonunda varıyoruz, saat epeyce geç, sokaklar bomboş. Şehrin içine girmeyerek otelimizin olduğu İgls kasabasına doğru yola devam ediyoruz. Hepimizin üzerine tatlı bir yorgunluk çökmüş, İnnbruck’u gezmeye mecalimiz yok. Nasıl olsa kaldığımız yer İnnsbruck’a çok yakın, bir akşam atlar gelir, doya doya gezeriz diye plan yapıp hayal kuruyoruz. Ama maalesef tatil boyunca İnnsbruck’ta bir akşam geçirecek mecalimiz hiç olamıyor.

Uncategorized içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Avusturya’da Kayak 1- Münih

1 Şubat 2017

En nihayetinde vakit geldi çattı ve yola koyulduk. Ankara’dan Münih’e uçup havaalanından araç kiralayarak İnssbruck’a, oradan da İgls’e geçme planımızı uygulamaya pek hevesli olarak Esenboğa dış hatlar terminalinde Lufthansa’nın kontuarına yanaştık. Dört kişi Ankara’dan uçacaktık, bir arkadaşımız bizi Münih’te bekliyor olacaktı. Toplamda 5 kişi olarak planlamıştık tatilimizi. Üç kişi valizlerimizi tarttırdık, fazla çıkmayınca sevinip rahatladık ve chek-in lerimizi yaparak biletlerimizi aldık. Sıra dördüncümüze geldiğinde bir sorun çıktı. 16:30 olan bilet yerine sabah 07:00 uçuşunu almış yanlışlıkla internetten. Bir anda hepimizin başından kaynar sular döküldü. Uçak çoktan kalkmış olduğu için yapacak hiçbir şey yoktu, tek çare yeni bilet almaktı. Gidiş dönüş 600 TL ye almıştık biletleri ve şimdi tek gidiş için 1.589 TL diyorlardı. Arkadaşım düşündü, taşındı, alsa bir türlü, almasa bir türlü kafası karıştı, canı sıkıldı, keyfi kaçtı. Hadi almıyorum ben gelmiyorum dese dönüş bileti yanacak, otel parası ödendi o yanacak, o kadar hazırlanmış etmiş, hayalleri sönecek. Kefeleri tarttı ve sonunda bileti almaya karar verdi. Yol boyunca onu neşelendirmeye gerek kalmadı, doğal olarak pozitif biri olmasının sonucu yaşanan krizi çabucak sindirdik ve esprilerini yapmaya başladık.

Lufthansa’dan ya da herhangi bir hava yolundan bilet alırken bagaj hakkına dikkat etmek lazım. Kayak malzemeleri ekstra ücretlendirilebiliyor. Lufthansa 50 euro gidiş, 50 Euro geliş toplamda 100 Euro kayak malzemesi taşıma bedeli çıkarıyor. İnternetten aldığımız biletlerde sadece kabin içi 8 kg bagaj hakkımız vardı. Sonradan Lufthansa’nın sitesinden ek 23 kg bagaj daha aldık ama bunu kayak malzemeleri veya snowboard için kullanamayacağımızı anlayınca birini iptal ettik. Biz iki kişi bir valize ve kabin içi bagajlarımıza sığdık. Sadece botlarımızı yanımıza alıp kayak ve snowboardları oradan kiralamayı planladık. Kayak yapanlar için bot önemli, kayaklar o kadar fark etmiyor sanırım. Snowboard için de bot çok daha önemli ama tahtası da önemsiz değil. Başka boardla alışma süreci gerekiyor ve kontrol noktasında biraz daha tereddütlü oluyor insan.

Münih havaalanına vardığımızda akşam 17:00 civarıydı ve pasaport kontrolü sorunsuz ve hızlı geçti. Vizelerimizi Avusturya büyükelçiliğinden almıştık ve ilk girişimizi Almanya’ya yapıyorduk. Bu yüzden sorun çıkabilir endişemiz vardı öncesinde ancak konaklamamız Avusturya’da olduğu ve tatilimizin çoğunu orada geçireceğimiz için problem çıkarmadılar. Avusturya’ya gidecekseniz, Almanya üzeri de olsa, Avusturya vizesi alma noktasında tereddüt etmeye gerek yok.

Münih havaalanında ilk ziyaret ettiğim yer elbette ki tuvaletti. Almanya’ya ilk gelişim, daha önce görmediğim bir memleket. Doğal olarak ilk izlenimimi de tuvalette edindim. Geniş bir mekan, fayans duvarlar, sade dizayn, temiz ve derli toplu görünüyor. Malzemeler sağlam, kaliteli, tasarımı iyi düşünülmüş, abartıya kaçılmamış. İnsanda güven uyandırıyor. Sıra yok, hijyenik, sabun ve havlu kağıtlar gizli bölmelerde. Geniş, ferah, sade, sağlam, güvenilir oluşuyla bana Almanya böyle bir yer herhalde dedirtti. Zaten havaalanı dışında Almanya’yı algılama şansım pek olmadı. Ancak şunu söylemeliyim ki havaalanlarının tuvaletleri, o ülke hakkında ilk izlenimimizi edindiğimiz yerler. İlk intiba çok önemli derler, o yüzden havaalanı tuvaletlerinin temizliğine ve bakımına çok ciddi özen göstermek gerek kanımca.

Havaalanından bir an önce kendimi dışarı atıp bir sigara yakmak için acele ediyorum. Arada tek tük içen bir arkadaşı saymazsak, ekipte tek sigara içen ben olduğum için onları da peşimden sürükleyerek ilk gördüğüm kapıdan dışarı fırlıyorum. Birinci sigaramı hızlıca içerken çıktığım meydanı inceliyorum. Yüksek binaların çevrelediği kare şeklinde geniş bir alandayız. Yine aynı hisle doluyorum, sağlam, geniş, sade, temiz. Karşıda gördüğüm Mcdonalds’tan kahve alıyor, ikinci ve üçüncü sigaralarımı onun eşliğinde tüttürüyorum. Ne de olsa Türkiye saatine göre ayarlanmış bedenim, uykum gelmemeli, kiraladığımız aracı kullanacağım iki saat boyunca. Daha arkadaşımızı bekleyeceğiz, bir iki saat daha havaalanında olacağız.

Önce araç kiralama bölümüne gidiyoruz. www.rentalcars.com dan 9 kişilik bir araç kiralamıştık, nasıl bir şey merak ediyorum. Aracı kiraladığımız firma Buchbinder ve kiralık araç bölümüne girince zorlanmadan firmanın bankosunu buluyoruz. Elimdeki evrakları veriyorum, ehliyetlerimizi gösteriyoruz. Türk ehliyeti ile araç kiralamakta sıkıntı yok. 9 kişilik minibüs gibi bir araç, yedek şoför, tam sigorta ve navigasyon cihazına 5 günlük toplam 1.067 TL + 107 euro ödüyoruz. Adam başı yaklaşık 88 euro tuttu ve bu trenle ya da transferle uğraşmaktan çok daha ucuza geliyor. Kayaklarımız olsaydı çok daha anlamlı olacaktı o kadar büyük bir araç. Orijinal planda kayakları da getirecektik ancak bagaj detayları bizi üzünce vazgeçtik ve bu büyük araç ta biraz lüzumsuz oldu. Evrak işlerini halledince adam bize bir anahtar verdi ve aracın yerini tarif etti. Asansöre binip biraz dolanınca aracımızı bulduk. Gözümde canlandırdığımdan daha büyük bir araçtı ve sıkışık otoparkta manevra yapmak ilk etapta beni ürküttü. Koltuğa geçip aracı biraz tanımaya çalıştım ve azıcık öne aldım. Böylece valizleri bagaja yerleştirecek alan açılmış oldu. Sonra aracı geri yerine çekerek aynı şekilde park ettik ve arkadaşımızı beklemek üzere restorana geçtik. Meydanda, Mcdonalds’ın çaprazında Airbrau diye bir restorana oturduk ve tipik Alman mutfağından oluşan menüsünü görünce mutlu olduk. Karnımızı doyurduk, biralarımızı içtik. Ben şoför olacağım için içmedim tabii ki ama tadına baktım, gayet keyifli içimi olan yumuşak bir biraydı.

Bu arada arkadaşımız geldi ve ekibi tamamladık. Son kahvelerimizi içtikten sonra yola çıkmaya hazırdık. Ben biraz daha hazır hissedebilmek için yanıma bir karton bardak kahvemi yine Mcdonalds’tan aldım, yolluk olarak. Bu arada Mcdonalds kahvesi deyince aklınıza buradaki bulaşık suyu gibi olan minik kötü kahveler gelmesin. Gayet lezzetli, kıvamlı, aromalı bir kahve veriyorlar burada. Hamburgerciden daha çok kahveci gibi içerisi zaten. Her tür kahve çeşidi özel makinelerde hazırlanıyor ve boy boy bardak seçeneği mevcut. Akşam olmuş, hava kararmış vaziyette ve hiç bilmediğim bir araçla yaklaşık 2 saat 15 dakikalık hiç bilmediğim bir yol beni bekliyor. Cesaretimi toplayıp kalkıyorum ve hep beraber aracımıza doğru yürümeye başlıyoruz.

Devamı bir sonraki yazımda…

Kar tutkusu, Uncategorized içinde yayınlandı | , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın