İnnsburck’ta kayak tatili planlamak

Bir akşam arkadaşlarla sohbet ederken Avrupa’da kayma hayallerimizi döktük masaya. Sonra neden olmasın dedik ve gidilebilecek yerler arasında Avusturya alternatifi ön plana çıktı. Aynı gün bir arkadaşım mesaj atmıştı, Avusturya’ya kayak programı yapsak ya diye. Üstüne de muhabbet bu yöne evrilince, daha önce Avusturya’da yaşamış ve kayak yapmış bir arkadaşımı aradım. Bize İnssburck’a gitmemizi tavsiye etti. Kendimizi kaptırdık ve telefonlarla internetten kısa bir araştırma yaptık hemen. Münih’ten iki saat uzaklıkta olduğunu gördük. Hemen kafamızda uygun tarihleri oluşturduk ve biletlere bakınca Ankara-Münih direk uçuşun istediğimiz saatlerde mevcut olduğunu gördük. Ertesi gün iki arkadaşıma daha haber verdim ve onlar da fikrin üzerine atladılar. Daha önce Avusturya’da yaşamış olan arkadaşım da programa dahil olmak istedi ancak tarihler ona uymadı. Kısacası ekibi beş kişi olarak belirledik ve araştırmaya başladık. Adam akıllı araştırmaya başlamadan önce aramızdan iki kişinin vize işini halletmesi gerekiyordu ve zamanımız çok azdı. Vizesi olmayanlardan biri de bendim. Ancak uçak biletlerini de bir an önce almak gerekiyordu çünkü her geçen gün fiyatlar yükseliyordu. Gözümüzü kapayıp, riske girdik ve vize ortada yokken biletleri aldık. www.skyscanner.com dan uygun bilet bulmak mümkün. Tüm hava yollarını tarayarak alternatifleri önünüze seriyor ve siz fiyata ve uçuş saatlerine göre uygun olanı seçip satın alabiliyorsunuz. Biz de öyle yaptık. Herkes internete girip kendi biletini aldı. Biletler ucuz, ancak iade şansımız yok.

Sonra yavaş yavaş kalınacak mevkii ve otel arayışlarına başladık. Bu işi biraz yavaş ilerliyor, çünkü bilmeyince nerenin bize daha çok hitap edeceğini kestirmek epeyce zor. Ekip başlangıç-orta seviyesinde ve İnnsburck pistleri hakkında okuduklarımız kafamızı karıştırmaktan başka işe yaramıyor. Herkes ayrı ayrı bir şeyler okuyor ve her kafadan bir ses çıkmaya başlıyor. Kimsede kendi dediği konuda ısrarcı olamıyor, çünkü hepimiz birbirimizden beteriz. Çalışan insanlarız, zamanımız az, derinlemesine inceleyip öncülük edecek kimse yok aramızda.  Bu arada vize randevusunu bir şekilde hızlıca aldık ve evrak hazırlamamız gerekiyor.  İstenen evraklar arasında uçak biletleri ve otel rezervasyonu da var. Uçak biletleri zaten hazır, çıktısını alıp dosyaya koyduk. Otel için de hızlıca geçici bir rezervasyon yapalım, sonra iptal eder, rahat rahat araştırırız nerede kalacağımızı dedik. Ben vize evraklarını jet hızıyla yetiştirmeye çalışırken www.booking.com  dan da rezervasyon işini halledeyim dedim. Göz ucuyla birkaç otel inceledim ve fiyatları çok ta uçuk olmayan, İnnsburck yakınlarında Igls kayak merkezi civarında bir otele rezervasyonu yaptım. Vize için evrak hazırlamakta olan diğer arkadaşıma rezervasyonu gönderdim ve ikimizin de evrakları tamamlanmış oldu. Arkadaşım ben e-maili gönderdikten yaklaşık yarım saat sonra beni aradı. ‘Farkında mısın, bu rezervasyon iptal edilemez yazıyor’ dedi. O anda başımdan kaynar sular döküldü resmen. Dört gece, iki kişilik konaklama parasını kredi kartımdan ödemiştim bile. Aceleyle rezervasyon yapmaya çalışırken, dikkatsizlik etmiş ve iadesiz olan opsiyonu tıklamıştım. Whatsup ta kurduğumuz gruba durumu yazdım. Kimse sorun etmedi, fiyat uygundu, ‘İyi tamam hepimiz orda kalırız o zaman’ dediler ve ben onlar için de oda satın aldım ve böylece nerede kalacağımız konusu kapanmış oldu. Aslında bir bakıma bizi de araştırma yapma derdinden kurtarmış oldu benim bu şaşkınlığım.

Sonrasında detaylı incelediğimde gördüm ki, aslında yaptığımız zorunlu seçim hiç te fena olmamış. Otel Grubenhorf, Igls merkeze 5 dakika yürüme mesafesindeymiş ve İnnsburck’a araçla 5-10 dakika sürüyormuş. Ayrıca otelden direk piste çıkan gondollara geçilebiliyormuş. Patscherkofel pistinin dibinde yer alması büyük bir avantaj gibi görünüyor. Ayrıca bu pistin günlük skii-pass ücretleri de Avusturya’daki ortalamanın %25 altındaymış. Pisitin durumuna bakınca 8 kilometre kesintisiz orta düzey pist olduğu görülüyor ve bu da ağzımın suyunun akması için şimdilik yeterli.

İnnsburck Tyrol denilen bölgede ve Avusturya Alplerinin tam ortasında bir kasaba. Etrafta bir sürü başka pist alternatifi var. Araç kiralandığı takdirde başka pistleri keşfetmek te gayet mümkün görünüyor. Eğer Patscherkofel’in pistini beğenmezsek veya yeterince kar yoksa, alternatifleri denemek için en fazla yarım saat araba kullanmak yeterli. Şimdiden gözüme kestirdiğim pistler, Seefeld, Kitzbühel, İschgl, Axamer Lizum. Stubai buzulu da yakın görünüyor ve denenebilir. Ayrıca akşamları da farklı yerlerde, farklı kasabalarda gezme şansımız olacak gibi görünüyor. Araç olarak 7 kişilik bir Mersedes vito kiraladık. 5 günlüğüne, Münih havaalanından alınıp, yine oraya bırakılacak şekilde yaptığımız bu organizasyondan umarım pişman olmayız. Full sigortalı, yedek sürücülü, navigasyon cihazlı, kış lastikli bir aracı yaklaşık 1000 tl civarında www.rentalcars.com dan bulduk. Münih’ten İnnsburck’a beş kişinin sırf transfer için bile ödeyeceği fiyat düşünülürse araç kiralamak çok mantıklı görünüyor.

Bu arada şu detayı da vermekte fayda var. Lufthansa’dan aldığımız bilet ekonomi light sınıfı. Yani en ucuz olan alternatif ve bagaj hakkı sadece 8 kilo kabin içi olacak şekilde. Kayak malzemeleri  de götüreceğimiz için bagaj hakkını ayrıca satın almamız gerekti. 15 euro gidiş, 15 euro geliş, toplamda 30 euro ödeyerek 23 kilo bagaj hakkı satın aldık. Bu işi internetten yapınca fiyat bu şekilde oluyor, havaalanından yapınca ikiye katlanıyor ücret. İnternetten bilet alınca bagaj durumunu incelemekte fayda var kısacası. Lufthansa’nın web sitesinde kayak malzemelerinin ücretsiz taşındığı yazıyor ancak aldığınız biletin durumu önemli. Ekonomi light uçuşlarda bu hakkınız olmuyor. Ayrıca 23 kilo bagaj hakkını aldıktan sonra aradım ve artı valiz getirip getiremeyeceğimi sordum. Olmuyormuş, yani bagaj hakkımı kayak malzemelerine kullanacağım ve 8 kilo kabin içi bagaja sığmam gerekecek. Normalde 5 günlük tatile zaten çok fazla eşya götürmek gereksiz ama kayak kıyafetleri yer kaplıyor. Ben de çoğu şeyi üstüme giymeyi, ayrıca bazı kayakla ilgili malzemeleri boardumun çantasına tıkmayı planlıyorum.

Seçimlerimizin ve programımızın ne kadar iyi olduğunu şu anda hiç bilemiyorum. Avusturya’ya daha önce gittim ama sadece Viyana’yı gördüm. Avusturya Alplerinde kayak yapma planı beni çok heyecanlandırmakla beraber kendimi şu anda çok bilgisiz hissediyorum. Almanca konuşulduğu için dil ne kadar problem olacak emin değilim. Nasılsa İngilizce biliyorlardır diyorum ve ekipten bir arkadaşımın iyi düzeyde Almanca biliyor oluşu içimi rahatlatıyor. Terimler, yer isimleri hep Almanca olduğu için aklımda tutmakta zorlanıyorum ve telaffuzlarından emin olamıyorum. İnternetten araştırırken bile defalarca dönüp dönüp nasıl yazıldığına bakmak zorunda kaldım bazı yer isimlerinin.

Sonuç olarak neleri doğru yapmışız, neleri daha iyi planlayabilirdik gidip göreceğiz, bakacağız, öğreneceğiz, deneyimleyip buradan deneyimlerimizi paylaşacağız.

Kar tutkusu, Uncategorized içinde yayınlandı | , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Snowboard kaç yaşına kadar yapılır?

Önce snowboard öğrenmenin yaşı var mıdır sorusunun cevabını arayalım. Ben 40 yaşımda öğrendim bu mereti. Bilseydim ne kadar keyifli olduğunu, çok daha erken denerdim. Gerçi benim dağlarla tanışmam da geç oldu, o yüzden birçok kişinin artık sıkılıp bırakmaya başladığı yaşlarda ben kayağı ve sonra da boardun tadını yeni keşfediyordum. İlk kayağı ayağıma 30 yaşında geçirdim. Hiç şüphesiz yaştan bağımsız olarak, kayak öğrenmek snowboard öğrenmekten çok daha kolay ve acısız. Bir iki sağlam düşme sonra sonrasında kayakta hemen kontrolün önemini anlıyor ve kendinizi yavaşlatmanın yollarını öğreniyorsunuz. Snowboard ta ise ne kadar düşüp kontrol etmenin önemini kavrasanız da bir türlü uygulamaya geçemiyor, tahtaya söz dinletemiyorsunuz. O ne derse yapmak zorunda kalıp, acısını çekmeye, bedelini ödemeye mecbur kalıyorsunuz. Dizleriniz sağlamsa, kalça kırığınız, osteoporozunuz, romatoid artrit gibi kısıtlayıcı bir hastalığınız yoksa, genel sağlık durumunuz iyiyse, hayatınızda spora yer varsa ve ortalama bir kondisyona sahipseniz, yaşınız kaç olursa olsun kayağa ve snowboarda başlayabilirsiniz. Ne kadar erken yaşta öğrenirseniz, ilerleyen yaşlarda çok daha az hırpalanırsınız ve keyfini çıkarmayı başarabilirsiniz.

Bazen lift sırası beklerken minnacık bebelere gözüm takılıyor. Hele öyle önlere geçmeye çalışıp aradan kaynak yapıyorlar ya sinir oluyorum. İçimde bir kıskançlık bulutu oluşuyor ve soğuk havaya üflüyorum buharını. Daha önlerinde kaymak için ne kadar çok süreleri var düşününce içime hüzün çöküyor. Ben belki bir on yıl daha yapabilirim bu işi, ama bu çocukların en az 40 yılı daha var. O yüzden benim zamanım daha değerli. Başka zaman başka yerde olsa 8 yaşındaki bir çocuğa zevkle vereceğim sıramı koruyup kollama içgüdüsüyle izin vermiyorum önüme geçmelerine. Hem bu yaşta dağlara çıkma şansına sahip oldukları için kıskanıyorum onları, hem de önlerine uzanmış yılların bolluğu yüzünden… sekiz yaşında başlamış olsam kim bilir ne numaralar yapıyor olurdum şimdi diye geçiriyorum içimden. Sonra da ya hiç yapmamış olsaydım diye düşünüp, aslında benim de ne kadar şanslı olduğumun farkına bir kez daha varıyorum. O yaşlarda başlasaydım belki çok sıradan bir aktivite haline gelecekti ve 40 yaşıma geldiğimde böyle iştahla öğrenme derdim kalmayacaktı. Oysa bu işin en zor ama aslında en keyifli kısmı öğrenme ve keşif aşaması. Her seferinde bir başka pistten bir başka şekilde iniyorum. Her seferinde, çok yavaş ta olsa, bir şey öğreniyorum. Bana daha önce zor gelen bir pistten indiğimde mutlu oluyorum. Bir tümseğin üzerinden düşmeden geçtiğimde, daha önce bağlamalarımı çözmemi gerektiren bir düzlüğü tek seferde aştığımda, daha önce tek başıma binemediğim T-barda elimi tutmadan, kendimi kasmadan çıktığımda, sandalyeden inip direk kaymaya başlamayı becerdiğimde, daha önce saplanıp kaldığım bol kardan kalkmayı bir çırpıda başarabildiğimde, işte o sekiz yaşındaki çocuklar gibi mutlu olabiliyorum. Aslında başaramadığım, beceremediğim her şeyi yapabilme ihtimali bile beni mutlu ediyor. Bazen youtube’da pistlerin olmadığı dik zirvelerden inen boardçuların videolarını izliyorum ve vücudum adrenalin salgılamaya başlıyor. Sanki onlar değil de kayan benmişim zannediyorum. Ben olsam biraz dağa sağdan giderdim, oradan değil de buradan dönerdim, o yarıktan atlamaz da etrafından dolaşırdım gibi düşüncelere dalıyorum. Bu noktada, birkaç gün önce izlediğim bir videonun linkini paylaşmadan edemeyeceğim.

https://www.youtube.com/watch?v=sv8mMcRmI7M

Şili’de snowboard ve dalga sörfü yapan, kamp kuran, doğanın tadını çıkaran birkaç gencin görüntülerini izlediğim muhteşem videoyu tekrar dönüp baktığımda internette bulamadım. Youtube’tan başka bir Chili videosu var linkte.  Ancak ilk seyrettiğim film, http://snowboarding.transworld.net/ sitesindeydi. Bu sitede inanılmaz keyifli videolar var.

Neyse, konumuza dönelim. Snowborada başlamanın yaşı yok kanımca. Tamamen genel fizik ve sağlık durumunuzla ilgili bir durum. Yeterince arzu ve kararlılık varsa vücudunuzu eğitebiliyorsunuz yaşınız kaç olursa olsun. Acıyı ve düşme riskini en aza indirerek öğrenme sürecini atlatmak için ders almak faydalı olacaktır. En azından düşmenin inceliklerini öğrenmek bile epeyce koruyucu olacaktır. Benim gibi deneyerek öğrenmek şart değil. Önce defalarca düşüp, her yeri morartıp, ağrı içinde internette araştırmak yerine, en baştan bilerek çıkmak çok daha kolaylaştıracaktır her şeyi.

Kaç yaşıma kadar bu işi yapabileceğimi ben de bilmiyorum. Bu işte bir yaş sınırı yok sanırım. Kişiye göre limitler de değişecektir. Geçenlerde snowboard bağlamaları ile ilgili araştırma yapıyordum ve şu step-in bağlamalar hakkındaki yorumlara bakıyordum. Sürekli eğil kalk bağlamaları çöz, gevşet, sık, çıkar, tekrar giy noktasında kayakçılara özeniyorum bazen. Snowborad’un kayağa göre en cazip tarafı, botlarının çok daha rahat olması. İlk başta snaowboarda özenmemin sebeplerinden biri olarak kayak botlarından duyduğum rahatsızlığı en başa koyabilirim. Şimdi snowboarda başladıktan sonra ise kayakçıların hiç eğilip kalkmadan şak şuk kayaklarını çıkarıp takıyor oluşlarına imreniyorum. Dağlarda pek yaygın görmediğim şu step-in dedikleri, botu sokup çıt diye kayak gibi ayaklarına geçirdikleri board bağlamalarını merak ediyordum. İnternette araştırmaya başladım ve birçok forum çıktı karşıma ve kişisel deneyimleri okumaya başladım. İngilizce bir sitede adam uzun uzun anlatmış avantajlarını ve dezavantajlarını. Sonra altta yapılan yorumlara gözüm takıldı. Bir tanesi artık 50 yaşında olduğunu, eğilip kalkmayı minimuma indirdiği için çok severek kullandığını yazmış. Bir başkası 60 yaşında olduğunu belirtmiş ve bu yoruma katılmış. Altta yorumlar devam ediyordu, 48 yaş, 52 yaş… Hepsini tek tek beğendim. Her like tuşuna basarken içimden, Aferin, aferin diyordum… teşekkürler bana ilham verdiğiniz için… Biraz araştırdığınızda 78 yaşında bu işi öğrenip 93 yaşında hala yapanlar olduğunu görebiliyorsunuz. 62 yaşında olup hoplayıp zıplayarak snowpark’ta kayan bir adamların videolarını izleyebiliyorsunuz.

Kendimize iyi bakarak, kaslarımızı dinç tutup kilomuzu koruyarak, snowborad yapma yaşımızı uzatmamız mümkün görünüyor. Ancak fiziksel yeterlilikler dışında sanırım öncelikle zihnimizi dinç tutmak önemli. 90 yaşında bir adamın hala yürüyebiliyor olmasına nasıl fazla şaşırmıyorsak, snowboard yapan birine de şaşırmamak lazım. Ya da o yaşta yüzebilen biri, snowborad ta yapabilir. Muhtemelen yeterince teknik beceri ve deneyim sahibi olmuştur ve kaymak neredeyse yürümek kadar doğal bir hale gelmiştir. Sadece 3 yıldır snowboard yapıyorum. 55 yaşıma geldiğimde 15 yıldır board yapıyor olacağım. Bu da çok daha fazla tecrübe, kontrol, beceri, denge ve bilgi anlamına geliyor. Daha öğreneceğim çok şey var. Benim de artık boardu ayaklarım gibi hissedeceğim, yürürkenki gibi rahat olacağım, doğal şekilde zorlanmadan dönüşler yapıp, düzlükleri aşarken kolaylıkla hızlanacağım zamanlarım gelecek. Her seferinde yavaş yavaş ekliyorum taşları birbirinin üstüne. Moralimi bozmuyorum, önümde uzun yıllarım var daha. En az 15 yılı kafaya koydum, bu süreyi kendime öğrenmeyi tamamlama aşaması olarak belirledim. 55 ten sonrası sadece keyfini çıkaracağım. Artık 65’e kadar mı olur, 95’e kadar mı orasını Allah bilir.

Güncel, Kar tutkusu içinde yayınlandı | , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Snowboard yaparken parmakların uyuşması

 

Bir süre snowboard yaptıktan sonra ayaklar haliyle ağrımaya başlıyor ancak daha fenası parmaklar uyuşmaya başlıyor. Bu uyuşukluğun soğuktan kaynaklandığını düşündüm uzun zaman. İlk board botumu arkadaşım vermişti ve bana biraz büyük geliyordu. Herhalde eski ve suyu, soğuğu geçiriyor diye yeni bir bot alma ihtiyacı duydum. İki yıl önce sezon sonunda İnterspor indirime girince kendime yeni ve artık bana acı çektirmeyecek bir bot almaya kararlıydım. Farklı renk ve modellerde botları ayağıma giyip denedim, epeyce mağaza içinde yürüyüp sağlıklı karar vermeye çalıştım. Beyaz fireflies marka sevimli bir botta karar kıldım ve bir sonraki sezonda giymek üzere özenle sakladım. Yeni sezon başladı ve ilk yarım saat sonra yine aynı şey oldu. Parmak uçlarım uyuşmaya başlıyordu ve ben bir süre sonra acıdan dolayı kaymanın keyfini çıkaramıyordum. Sık sık kafeye gidip botlarımı çıkarma ve ayaklarımı dinlendirme ihtiyacı duyuyordum. Herhalde biraz ucuz diye dandik bir bot aldım, yine soğuğu, karı geçiriyor diye hayıflanıyordum. Bir sezon da öyle geçti gitti. Üşümemek için çorap üstüne çorap giyip ayaklarımı sıcak tutmaya çalıştım. Piyasadaki en kalın kayak çoraplarını satın aldım ama nafile.

Geçen yaz İstanbul-Ankara otobanında, tam Bolu dağı tüneli girişine yakın Highway outlete yolum düşmüştü. Oradaki Nike mağazasını çok severim, her geçişimde mutlaka indirimde ne var ne yok kontrol ederim. Bu sefer de yine bakınıyordum ki bir de ne göreyim? Nike’ın snowborad botu ve sadece 99 TL. hemen denedim. Siyah, bağcıklı, gayet havalı, aynı zamanda da şık bir bottu. Maalesef biraz ayağımı sıktı ve benim çok keyfim kaçtı. Ayakkabıdan ucuz bot bulmuştum ve ayağıma küçük geliyordu. Ellerinde büyük numarası yokmuş, tek kalmış ve onun için inanılmaz bir indirime sokmuşlar. Orijinal fiyatı 500 TL nin üzerindeydi. Mağazadaki çocuğa o kadar acındırmış olmalıyım ki kendimi, bana bir başka kapı açıverdi. İsterseniz erkek botları bölümüne bakalım, orada bir tane küçük numara kalmıştı, belki o olur dedi. Koşa koşa erkek bölümüne gittim ve ne göreyim, turuncu çevirmeli fıstık gibi bir bot. Hemen geçirdim ayağıma. Numarası tastamam oldu. Bir de bağcık derdi yok, ben istemişim bir göz, Allah verdi iki göz. Turuncu-gri renkli botun bilek kısmında önde ve yanda iki tane düğme var. Yan taraftakini çevirince bilek kısmını sıkılaştırıyor, ön taraftakini çevirince de, ön kısım sıkıştırılıyor. Açması çok kolay, düğmeyi çekiyorsun, fırt, hemen çelik teller gevşeyiveriyor. Fiyat ta aynı, 99 TL. hiç düşünmeden aldım, yeni sezonu beklemeye koyuldum.

Nike botlarımla başladığım sezonun ilk kayağında yine büyük bir hayal kırıklığı bekliyordu beni. Ayak uçlarım yine uyuşmaya başlamıştı ve acı dayanılmaz oluyordu. Yok artık diyordum içimden, bu sefer iyi bir marka aldım, bu kadar soğuk geçirmemesi lazım. Acaba Nike kar sporlarında iyi değil miydi?  Uzmanlık alanı kayak olan bir marka mı tercih etmeliydim? Neyse ki en azından bu botu açıp kapaması çok kolaydı. Bağcıklı botlarla uğraşmak gerçekten çok çileliymiş, çevirmeliye geçince bunu fazlasıyla anladım.  Botu çevirip gevşettikçe ayak ağrılarım ve parmak uyuşmalarımın hafiflediğini fark ettim. Sonra anladım ki, sorun soğuk değildi, giydiğim botu çok sıkı bağlamaktı problem. Bot öyle sıkıştırıyordu ki bileklerimi ve bacağımı, dolaşım sekteye uğruyordu ve bir süre sonra parmaklar sinyal vermeye başlıyordu. Benim bunu algılamam epeyce uzun sürdü. Botlarımı çok sıkmadan, gerektiği kadar gergin giymeye başladım. Sonra farkettim ki, boardun bağlamalarını da çok sıkıyorum ve dolaşımı o noktada da engelliyorum. Sanırım acemiliğin verdiği güvensizlikle hem botu hem de boardun bağlamalarını dibine kadar sıkmadan rahat edemiyordum.

Önce kalın çorap giymeyi bıraktım. Hatta artık kayak çorabı bile giymiyorum. Hafif yünlü ama çok kabarık, kalın olmayan daha ince çoraplar giymeye başladım. Sadece tek kat çorap yetiyor. Botlarımı aşırı sıkmıyorum ve belki de en önemlisi bağlamalarımı sıkarken ayarını daha makul ölçüde yapıyorum. Çok daha az acı çekmeye başladım. Niyeyse özellikle dik yerlerden ineceksem, ya da pist hafif buzluysa dibine kadar gerdirme ihtiyacı duyuyorum. Sanki bağları sıktıkça, kontrolüm artacakmış gibi tuhaf bir duygu oluyor insanda. Ayağın kıpırdamaması, tam kontrolü sağlamak için asılıyorum da asılıyorum sonra da aşağıya iner inmez boardu hemen çıkarıp botları gevşetiyorum.

Sonuçta şunu öğrendim ki, parmakların uyuşması ve ayakların ağrıması genellikle soğuktan bağımsız bir durum. İlk botum büyük geldiği için bağcıkları fazlasıyla sıkarak ve kalın çoraplar giyerek bu durumu kompanse etmeye çalışıyordum ve tabii ki bunu yaparken kan dolaşımını engelleyip kendime acı çektiriyordum. İkinci botumu da çift çorapla giyip iyice bağlıyordum, bu arada da bordun bağlamalarını da mümkün olan en son noktaya kadar sıkıştırıyordum. Demek ki neymiş, fazla sıkmak iyi değilmiş.

Hala botlarımı ve bağlamalarımı uzun süre kullanırsam ayaklarım rahatsız oluyor. O yüzden özellikle sandalyeli liftlerden yukarı çıkarken boardu çıkarıp elime alıyorum ve botları gevşetiyorum. Böylece ayaklarımı dinlendirmiş oluyorum. T bar la yani tutunarak ve kayarak çıkıyorsam da her şeyi gevşek gevşek bağlıyorum. Botlarım ayağıma tam geliyor, bağlamaları ve bilekleri biraz daha az sıkarak çok daha konforlu bir seyir yapabilirim aslında. Belki biraz daha kendime güvenim geldikçe gevşetmeyi başarabilirim. Kasları güçlendirip, bağcıkları gevşetebilirim. Şimdi bir de bağlamaları değiştirsem mi diye düşünmeye başladım. Belki de bağlamalarımın modeli yüzündendir bu kadar dolaşımı kesiyor olması. Dağlarda kayanlara bakıyorum, farklı modeller var ve bazıları daha sağlıklı görünüyor. Bu konuda biraz tavsiyeye ve deneyime ihtiyacım olacak gibi. Belki de hiç gereği yok durduk yere masrafa girmeye.

Güncel, Kar tutkusu içinde yayınlandı | , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Bir Kartalkaya Klasiği – 25 Ocak 2017

Geçtiğimiz Pazar günü yine Kartalkaya programı yaptık. Bu sene kar nasıl da bol ülkemde, nasıl da güzel, nasıl da beyaz, nasıl da temiz. İki metreyi geçen kar kalınlığı her an iştahımı kabartıyor ve ben zaman zaman çalıştığım yerde dağ hayalleri kurarken buluyorum kendimi. Seyahatler, iş güç koşturmaca derken bir süredir kaymaya gidememiştim. En çok ta Aralık ayında yaptığım Küba gezisi beni alıkoydu dağlara çıkmaktan. Küba seyahatimi ayrıca yazmak istiyorum ama bir türlü başlayamıyorum. Yaklaşık 12 gün süren seyahatim boyunca çok yer gördük, bir sürü yeni insanla tanıştık, pek çok farklı şey deneyimledik. O yüzden bir çırpıda yazmak zor geliyor. Oysa kar tatillerimi daha keyifle kaleme alıyorum. Neden bilmem, dağlar ve snowboard hakkında yazmaya hiç üşenmiyorum.

Birazı önceden planlı, birazı son anda netleşen şekilde Kartalkaya’ya gitmeye karar verdik. Aslında önce Erciyes’e gitmeye niyetlenmiştik ama ne yalan söyleyeyim, yol gözümde büyüdü. Cumartesi sabah yola çıkabilecektik ve bu da yarım günümüzün yolda geçmesi anlamına gelecekti. Dönüşte de erken çıkmak gerekecekti, zira beraber planladığımız arkadaşımın Ankara’dan uçağı vardı Pazar akşamı, Trabzon’a dönmesi gerekiyordu. Bu durumda o kadar yolu tek başıma dönmek te pek cazip gelmedi. Sonuç olarak kürkçü dükkanına döndük ve Kartalkaya’ya Pazar günü, günübirlik gittik. Sabah 4 te kalkmayı planlamıştım ancak haftanın yorgunluğu üzerime çökmüş, alarmları duymamışım. Neyse ki çok geç olmadan uyandım, sabah beşte gözümü açmıştım ve geç kalmış olmanın paniğiyle hemen hazırlandım. Artık kaymaya giderken hazırlık sürecim çok hızlı olmaya başladı. Evden çıkıp işe gider gibi çabucak hazırlana bildiğimi fark ettim. Çantama artık gereksiz bir sürü çorap, kazak, yedek bere, eldiven, içlik falan koymuyorum. Boş yere kendime yük yaptığımın farkına vardım sanırım. Bir sırt çantası arabada duruyor, yanıma bile almıyorum. İçinde bir iki yedek bulunuyor ve genellikle kullanmadığım için standart şekliyle hazırda bekliyor. Günü birlik seyahatlerde ne giyeceğim belli, akşamdan hazırlamaya gerek görmüyorum. Kalkar kalmaz hemencecik içliğimi üzerine kayak pantolonumu geçiriyorum. Tişörtüm üstüne giyeceğim polar alternatifleri belli artık, onu mu giysem bunu mu giysem diye düşünmeye gerek yok. Deneyimin verdiği güvenle Pazar sabahı beşi yirmi geçe evden çıkabilmiştim ve beş buçukta arkadaşımı almaya gidebildim. Tabii kahvemi bile içemeden çıkmak zorunda kalmıştım ki, kahvesiz ayılmam neredeyse mümkün değildir benim. Kış sabahının sabah beşteki soğuğu öyle bir ayıltıyor ki insanı, kahve içmeden de harekete geçebiliyor insan. Dağların çağrısı ve soğuğun etkisi ile arabaya biner binmez cin gibi oluyorum. Ne kadar erken gidersek o kadar iyi, yolda bir köy kahvaltısı yapacak zamanımız olur.  Hem dağ yolunu kalabalıklaşmadan çıkmak istiyorum. Ne de olsa kar çok, yollar kaygan olabilir. Sağda solda kayan araçlar yüzünden tıkanıklık yaşayabiliriz ve ben riske atmak istemiyorum. Erken gidelim, erken dönelim derdindeyim.

Derece -11 i gösteriyor ama otoban rahat. Kartalkaya’ya yaklaştıkça kar yol kenarlarında kendini göstermeye başlıyor. Dağ yoluna sapınca manzara beyaza bürünüyor ve başlıyoruz tırmanmaya. Arkadaşım karlı buzlu yolda araç kullanma konusunda deneyimli. Yol dikleşip kayganlaşmaya başlayınca direksiyonu ona veriyorum ve o çok sevdiğim yolun resimlerini çekmeye başlıyorum yan koltukta.

Daha önceden de başka arkadaşlarımla gelmiş olduğum Çalışkan Alabalık’ta duruyoruz. Saat 7 buçuk civarı ve ışık yanmadığı için önce kapalı zannediyoruz. Tam geri dönecekken içeriden Şeref Bey çıkıyor ve açığız diyor. Arabadan iner inmez Şımarık ve Bıdık adlı sevimli köpekleri bize doğru koşuyor. Bıdık beyaz ve kurt kırması bir köpek, daha çekingen, geride kalıyor. Şımarıksa iri siyah bir erkek köpek ve adının hakkını vererek hemen yanımıza gelip koklamaya yalamaya başlıyor. O kadar mülayim ve sevecen ki, sıkıştırıp mıncıklamadan bırakamıyorum hayvanı. Tabii içeri girince kahvaltı öncesi el yıkamak gerekiyor ancak sular buz gibi, ellerim donuyor. Çıtır çıtır yanan odun sobasında parmaklarımın buzunu çözmem için birkaç dakika gerekiyor. Sahanda köy yumurtası yapıyor hanım, yanında kızılcık marmelatı, zeytin, peynir, kaymak, tereyağı, bal, domates var. Bir genç geliyor, köy ekmeklerini sobada bizim için ısıtıyor. Hanım bir de patates kızartıyor, ama ne patates. İyi yağ kullanmış belli ki, mis gibi, yemeyeyim diyorum kendimi alamıyorum, silip süpürüyorum sonuna kadar. Ekmekleri köy yumurtasına bana bana doyamıyorum. Dağda bir iştahım açılıyor sormayın. On dakika sonra pistte olacağımı bilmenin keyfiyle tadını çıkarıyorum sobada demlenen çayın. Üstüne sigaramı yakıyorum, sohbete devam ediyorum.

Artık soyunma odasına bile gitmeye gerek duymadan, arabadan iner inmez botlarımı giyiyorum ve boardumu paketinden çıkarıyorum.  Tek yapmam gereken ski pass’i satın almak ve doğruca aşağıya salmak kendimi. Böylece kalabalık ve curcuna içerisindeki soyunma odasını hızlı adımlarla geçerek, duraklamadan piste atıyoruz kendimizi. Kar kalitesi çok iyi, sabahın erken saatleri olmasına rağmen donma yok. Karın kalınlığı da süper olunca bize keyfini çıkara çıkara kayması kalıyor. Biz de aynen öyle yapıyoruz ve ilk olarak baby pistten iniyoruz ve gondola doğru kaymaya başlıyoruz. Snowboardu ilk Dorukkaya’nın pistlerinde öğrenmiştim ve son zamanlarda genelde Kartal’ın pistlerinde kaydığım için kendimdeki gelişimi tam algılayamamıştım. Şimdi görüyorum ki eskiden zorlandığım yerlerde daha rahatım. Özellikle gondola gelmeden hemen önceki bölüm çok dik gelirdi bana ve boardu kontrol etmekte zorlanırdım. Oysa artık çok rahat iniyorum dik yerlerden. İlk olarak siyah pisti gözümüze kestiriyoruz. Kar bol olunca hiç çekinmiyorum dik pistlerden. Nasılsa hız yapma merakım ve kabiliyetim yok, döne döne, dönemezsem fren yapa yapa iniyorum aşağı. Arkadaşım rahat, vızır vızır iniyor, ben de rahatım, sakin sakin onu takip ediyorum. Tabii aradaki mesafe hemen açılıyor ama hiç yetişme kaygısı duymuyorum. Artık kendimi biliyorum, her yerden inen ama hiç hızlanamayan bir boardçuyum ben.

İstanbul’dan ve Ankara’dan gelen başka arkadaşlarımızı görüyoruz. Onlarla kafede ve yemek sırasında laflayıp sosyalleşiyoruz.

arkadaslar

 

Sonra İstanbul’dan gelen boardçu arkadaşlardan biri bol kara girelim diyor, gözlerim parlıyor. Onu takip ediyorum ve görüyorum ki pist dışı için muhteşem olanaklar var burada. İlk sefer onunla sonra da kendi başıma bol kara dalıyor, daldıkça bu işin ne kadar zevkli olduğunun bir daha farkına varıyorum. Daha önce üstünden geçilmemiş karı yararken, doğanın güzelliğine tekrar tekrar hayran oluyorum. Güneşli bir gündeyiz şansımıza, karın üzerinde binlerce pırlanta serpiştirilmiş ve ben o pırlantaları savuruyorum boradumla ve her yanım ışıkla doluyor. Burada elmaslar pırlantalar yanıp sönerken, ne kadar şanslı olduğumu düşünüyorum. Bu kadar pırlantaya sahip olacak kadar zengin olmak harika bir duygu.pirlanta

Arka tarafa kuzey pistine geçiyoruz öğleden sonra. Sanırım ben kayak merkezlerinin kuzey pistlerini daha çok seviyorum. Kafeden ve otelden daha uzak konumda oluyorlar genellikle ve dolayısı ile daha sakin kalabiliyorlar. Liftlerde neredeyse sıra olmuyor ve kayarken kendi boardunuzun karın üzerindeki hışırtısı dışında hiçbir ses çarpmıyor kulağınıza. Derin sessizliğin içinden kocaman bir huzur çıkıyor, sarıp sarmalıyor sizi. Bu tarafta pist hem çok geniş hem de pist dışı olanaklar çok fazla. Ben de pist dışına çıkıp bozulmamış bol karın üzerinden geçmeye başlıyorum. Bir iki sefer düşsem de, hiç sorun değil. Bol karda canı acımıyor insanın. Sadece belimden içeri giren kar rahatsız ediyor, ıslanıyorum ama dert etmiyorum. Bol karda manevra yapmak, dönmek biraz daha efor gerektiriyor ve epeyce yoruyor insanı. O yüzden üşüme fırsatı bile bulamıyorum, içeride sırılsıklam terliyorum zira. Bakıyorum da artık bol kar da olsa dik yerlerden inip, minik taşların, tümseklerin üzerinden geçebiliyorum rahatça. Evet, tamam, kabul, çok yavaşım ve tekniğim çok kötü, bu konuda gelişmeye pek açık ta olmayabilirim ancak her yerden inebiliyorum işte. Hem de keyif alarak, zevkle, şevkle, neşeyle. Bu da bana şimdilik yetiyor. Gelişmeyi arzuladığım tek konu düzlüklerdeki durumum. O kadar çok zıplamak ve kendimi ittirmek zorunda kalıyorum ki bir yerden sonra işkence haline gelmeye başlıyor. O yüzden birazcık hızlanmayı ve düzlüklerde düşmeden güvenle ilerleyebilmeyi istiyorum. Onun dışında çok büyük bir gelişim beklentim yok kendimden. Sanırım bu yaştan sonra daha fazlasına gerek yok. Sadece düzlükleri daha kolayca aşacak hızlanma kapasitesi, bir de belki diğer yön kayabilme becerisi. Ben sol ön kayıyorum ve eğer sağ ön de kayabilirsem daha kolay manevra yapabilirmişim gibi geliyor.

1-5 Şubat tarihlerinde Avusturya’ya kayağa gideceğim. Çok az zaman kaldı ve ben çok heyecanlıyım. Gitme kararı alıp, organizasyonu yapmak bile o kadar apar topar oldu ki, seçimlerimiz iyi mi kötü mü şu anda hiç kestiremiyorum. Avusturya ve İnnsburck Alplerini keşfedecek olmanın mutluluğu içerisindeyim. Bu konudaki deneyimlerimi de yazmak niyetindeyim. Ancak seyahat gün sayısı biri geçti mi, nereden başlayıp nasıl anlatacağımı bilemiyorum. Günü birlik kayak seyahatimi bile böyle üç sayfa yazdığım için, uzun seyahatlerin onlarca sayfa tutmasından çekiniyorum. O kadar yazmaya ne benim zamanım var ne de okumaya niyeti olanların. Bakalım, belki bu sefer özetlemeyi başarabilirim.

Kar tutkusu içinde yayınlandı | , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Palandöken 2013 – bir anı

Bu sabah erkenden açıldı yine gözlerim. Dağa çıkınca, normalde uykuya doymayan bedenim nasılsa birden canlanıveriyor. Sabahın altısında zıplıyorum yataktan. Ya kayma hevesi böyle erkenden uyandırıveriyor beni, ya da bu yükseklikteki bol oksijen ve temiz hava. Soğuğu seven biri hiç olmadım. İlginçtir ki dağa çıkınca soğuk hiç rahatsız etmiyor beni. Tam tersi canlandıran, kanımı kaynatan bir etkisi oluyor üzerimde. Erzurum’da kayak yapmaya ilk gelişim bu. Dün kar fırtınası ve tipi yüzünden kayak yapamadık.

Cuma akşam Erzurum’a vardığımızda hava yumuşak, toprak kuruydu. Günlerdir meteroloojinin sayfasından kar durumunu takip ediyordum ve daha çok kar görme umudundaydım. Palandöken’e çıktığımızda hayal kırıklığım biraz daha arttı. Sanki burası bir kış sporları merkezi değil de alelade bir Anadolu kasabasıydı. Tepelerde azıcık kar yamaçlarda ise çıplak toprak karşılamıştı beni. Hava tahminlerine göre beklenen kar ortalıkta yoktu. İlk Palandöken tatilim böyle tatsız ve kuru geçecek diye endişelenmeye başlamıştım.

Beraber geldiğim arkadaşlarım aşağıda bir misafirhanede kalıyorlardı. Bayan için yer olmadığından ben dağdaki kayak otellerinden birinde konakladım. Pazar günü üniversite giriş sınavı olduğundan tüm merkez oteller ve misafirhaneler ağzına kadar doluymuş. Kayak otelleri ise kar olmadığından gayet sakindi. Odamın penceresi şehre bakıyor. Gece yerleştiğim otelimin penceresinden şehrin ışıklarını seyre koyuldum. Kar umudumu canlı tutmaya çalışarak yeni öğrendiğim snowboard figürlerini zihnimde canlandırmaya başladım. Yavaş yavaş çözmeye başladığım, henüz çok yeni olduğum snowboard bende bir tutku halini almaya başladı. İnternetten izlediğim videolarda öğrendiğim hareketleri ve dönüşleri yapabilmek için kaymam gerekiyordu.

Geç saatlerde kar başladı. Kaymaya yetecek kadar yağması biraz zordu tabii ama yine de ümidimi kaybetmedim. En kötü Xanadu otelin yapay karla ayakta tutulan pistinde kayardım. Evet kısaydı, ama hiç kayamamaktan iyiydi elbette. Perdelerimi sonuna kadar açarak yatağıma girdim ve tatlı bir uykuya daldım. Erkenden gün ışıkları girdi gözüme ve ben uyandım. Koşarak pencerenin önüne geldim. Dışarısı beyazdı ve ben çok mutlu olmuştum. Kar yağmaya devam ediyordu. Çocuklar gibi sevinerek kahvaltımı yapmaya indim. Dışarı sigara içmeye çıktığımda esen rüzgarın şiddetiyle sarsılarak hemen içeri attım kendimi. Arkadaşlarım gelene kadar gözüm yan otelin liflerindeydi. Hiçbir hareket yoktu. Saat 08:30 olmuştu ama lifler açılmamıştı. Rüzgar deli gibi esmeye devam ediyordu. Arkadaşlarım geldi ve otelde çay içmeye oturduk. Aldığımız haberler hiç iç açıcı değildi. Rüzgardan ve tipiden dolayı tüm pistler kapalıydı. Yan otelin yapay karlı,  yumuşak eğimli pisti bile kapalıydı. Bu gün kayak yapmayı unutun dediler, mecbur kaderimize razı olduk.

Oteller bölgesinden uzakta, konaklı kayak pistine yine de bir bakalım dedik. Hiç olmazsa gezmiş görmüş oluruz diye düşündük. Arkadaşımızın cipi her türlü zorlu yolun üstesinden gelebilecek gibiydi. Şehir merkezine indiğimizde sadece rüzgarı hissediyorduk. Yer kuru, bir damla kardan mahrum, çırılçıplaktı. Ara ara görünen güneş bize artık baharın geldiğini, kayak zamanının geçtiğini fısıldıyordu. Konaklı yolu tertemizdi. Tırmanmaya başladıkça sağda solda kuytuda kalarak ayakta durabilmiş beyaz kar yığınları görmeye başladık. İlerledikçe yolun ara ara karla kaplı olduğu bölümler gördük. Etraf yine yamalıydı. Şiddetli rüzgar tepelerdeki karı üfürüyordu. Yolun sonuna geldiğimizde göz gözü görmeyen bir tipinin içinde bulduk kendimizi. Cafelerin çatıları uçmuş, camlar kırılmış, in cin top atıyordu. O rüzgara dayanabilecek herhangi bir çatı veya orada durabilecek biri insanoğlu olamazdı. Bir taraftan kar yağıyor diğer taraftan esen rüzgar yerde kalan eski karı kaldırarak savuruyordu yüzümüze. Manzaranın ve doğanın gücüne bir kez daha hayran kalarak, aynı zamanda boyun eğerek aracımıza bindik ve geri döndük. Merkeze geldiğimizde yine bir bahar havasındaydı her yer. Zirvedeki o fırtınadan eser yoktu. Olimpiyatlar için yapılan atlama kulelerine çıktık. Kahvelerimizi içerken rüzgarın uğultusu kemiklerimize kadar titretiyordu bizi. Sanki bir hava alanındaydık ve sürekli jetler inip kalkıyordu. Yapacak bir şey yoktu. Önce buz pateni yapmaya niyetlendik. Buz pateni pistinde hokey maçı varmış, akşama ancak bitermiş. Akşam altıdan sonra geliriz dediysek de hokey maçını izlemek için tribünlerde yerimizi aldık. Çok az seyirci vardı. İstanbul üniversitesi ile Koç Üniversitesi oynuyordu. Sporcuların manevralarını ve sarf ettikleri eforu takdir ettik. Birkaç gol izledik. En sonunda oyunculardan biri mücadele içinde diski yakalamaya çalışırken feci şekilde bariyerlere çarptı ve oyun durdu. Ambulans gelip oyuncuyu götürene kadar izledik. Sonra da ayrıldık.

Erzurum’un alışveriş merkezine gidip kayak malzemeleri satan dükkanları dolaştık. Sonra her şehirde olan alış veriş merkezinin hep bildiğimiz restoran kısmında bir şeyler atıştırdık. Yemek sonrası sigara için balkona çıktığımda kar yağdığını görerek mutlu oldum. Hem de epey şiddetli yağıyordu. Merkezde böyleyse kim bilir dağda nasıldır diye düşünerek mutlu oldum. Ama kayak yapamıyorduk, tüm pistler kapalıydı ve hala yeterli kar yoktu. Rüzgar korkunç bir hızla esiyor, liflerin hepsini kullanılamaz hale getiriyordu.  Çare yoktu, dolaşmaya devam ettik. Birkaç bot denedim. Karasız kaldım. Fiyatlar indirime girmişti ama hala kayak malzemeleri pahalıydı. Epeyce bir zaman AVM d e oyalandıktan sonra Taşhan’a gidip oltu taşı bakmaya karar verdik. Dışarı çıktığımızda gözlerime inanamamıştım. Az önce bahar gelmiş dediğim şehir bembeyaz olmuştu. Bu kadar kısa sürede rengini değiştiren bir şehir beni hayrete düşürmüştü. İşte gerçek Erzurum budur diyerek gülüştük ve çocuklar gibi mutlu olduk birkaç saat içinde arabaların üstünü örten karı görünce. Taşhan’da biraz dolaşıp arkadaşlarımın konakladığı misafirhaneye gittik. Erzurum’lu arkadaşımızın eşinin elleriyle yaptığı müthiş kadayıf dolmasını afiyetle yedik. Dışarda lapa lapa yağan kar manzarası eşliğinde okeye oturduk. Birkaç el sonra ben her zamanki gibi sıkıldım. Oteli aradık ve Xanadunun pistinin açık olduğu bilgisini aldık. Hemen oyunu bırakıp apar topar dağa geldik. Hava kararmıştı ve acele ile otele girdik. Xanadunun yapay karlı pisti üstüne taze kar yağmıştı. Gece aydınlatması sayesinde akşam 8 e kadar kayak yapılabiliyordu. İki saatimiz vardı ve hemen kiralamalarımızı yaparak piste koştuk.

İlk gece kayışımdı ve çok keyifliydi. Rüzgar durmuş, kar hafif hafif atıştırıyordu. Pistin durumu mükemmeldi. Bol kar vardı ve benim gibi acemi bir boardçu için yumuşak eğimi ile de biçilmiş kaftandı. İki saat boyunca kaydım. Artık dönüşleri birbirine bağlayabiliyordum ve yorulmadığımı gördükçe hayret ediyordum. İlk seferler nasıl da kan ter içinde kalıyordum oysa. Sanırım artık bu işin temel mantığını biraz da olsa çözmüştüm ve dönüşleri çok daha rahat becerebiliyordum. Keyifle geçen iki saatin ardından odama geldim ve biraz hava tahmin sitelerinde vakit geçirdikten sonra uykuya daldım.

Bu gün Pazar. Akşam 20:30 da uçağım var ve ben yine erkenden uyandım. Penceremden bembeyaz bir Erzurum manzarası izliyorum. Hava açık güneşli kaymak için mükemmel görünüyor. Pistlerde yeterli kar var mı bilmiyorum. Birazdan arkadaşlarım gelecek, hazırlanmam lazım. Konaklının 17 km kesintisiz pistini denemeyi çok istiyorum. Açık olmasını ve sezonun son kayak tatilini bu işi artık çözmüş olarak bitirmeyi arzuluyorum. Sanırım seneye Palandöken’e daha önce geleceğim. Mart sonuna bırakmadan, kar olacak mı, pistler açılacak mı endişesi taşımadan bu güzelliklerin tadını çıkarmak için Aralık-Ocak aylarında gelmek lazım.

Bir güzel Erzurum sabahında yine gözlerime ışıklar doluyor. Çocuklar gibi heyecanlı ve mutluyum az sonra pistlere atılacağım için. Hayat bazen çok güzel!!

 

Kar tutkusu, Uncategorized içinde yayınlandı | , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Snowboard yaparken kask takmak gerekli mi?

Kayak yaparken hiç kask takmadım. Düşmelerim çok acılı değildi ve ekstra koruyucu ihtiyacı duymamıştım. Önlem almak adına kask takmak iyi olur diye hep geçirdim içimden ama pratikte uygulama gereği görmedim. Kayak yaparken her an bir acemi size toslayabilir ve kayaklarını başınıza geçirebilir. Ya da bir anda buzda kontrolü kaybedip bir ağaca toslayabilirsiniz. Bunu bilmeme rağmen hep erteledim ve önceliklerim arasına kask almayı koymadım. Boarda başladığımda da edinmiş olduğum alışkanlık devam etti ve ben berelerimle kaymaya devam ettim.

Snowboradu öğrenirken çok düşüp kalktım, yerlerde çok süründüm. Düşüşlerimde birkaç kere kafamı hafifçe yere çarpmışlığım vardır ama bu darbeler aklımı başıma getirmeye yetmemişti. Ne zaman gerçek bir kafa travması yaşadım, işte o zaman kask takmanın snowboradta olmazsa olmaz olduğu kafama dank etti. Gerçekten dank etti. Kafam yere vurdu ve dank diye ses çıktı.

Erzurum’daydık. Arkadaş grubumla konaklamalı gitmiştim ve yeni boarda başladığım dönemlerdi. Kar biraz bayatlamıştı, yerler buzluydu. Boardu kontrol etmekte epeyce güçlük çekiyordum. Sanırım o zamanlar hala kiralık boardlarla kayıyordum. Polat Rönesans Otel’in pistinden kayıyorduk ve hafta sonu boyunca aynı piste ine çıka artık epeyce alışmıştım. İki pistin birleştiği noktadan sonrası biraz eğimliydi ve kar seviyesi yeterli olmadığı için çok dikkatli inmeyi gerektiriyordu. Son gün sabahtan arkadaşlarla kaymıştık ve onlar Trabzon’dan geldikleri için öğleden sonra yola çıkmaya karar vermişlerdi. Benim Ankara uçağımsa akşamdı ve geç çıkış için otel ile görüşmüştüm. Yani akşama kadar keyfimce kayabilecektim. Tek başıma bildiğim pistten teleferikle inip çıkmaya devam ettim. Yeterince efor harcamıştım, kaslarım yorulmuştu. Aslında kaslar çok yorulunca inatlaşmamak lazım, devam etmemek bazen daha doğru olabiliyor. Yorgun kaslar boardu kontrol etmekte zorlanıyor ve kontrolü kaybetmek demek, yavaşlayamamak ve düşmek demek, düşünce kalkarken acı çekmek demek. O yüzden kendinizi bir noktaya kadar zorlayacaksınız ama son noktada dağın büyüsüne kapılmadan bırakacaksınız. İlla pistleri kapatmak gerekmiyor, pisti son terk eden siz olmak zorunda değilsiniz.

Hava soğumuştu, güneş yoktu. Ayaz kulaklarımı yakıyor, parmaklarımı donduruyordu. Kayarken yine iyiydi de, teleferikte yukarı çıkarken sabit durmak zorunda olduğum için kaskatı kesiliyordum. Yorgunluk ta başlamıştı ve buzlanmanın yoğunlaştığı pistte keyif biraz eziyete dönmeye başlamıştı. Öğleden sonra üç-dört sularıydı sanırım, yine teleferiğe bindim ve yukarı çıktım. Belli bir yere kadar gayet kontrollü kaydım ama sonrasında pistlerin birleştiği buzlu alana geldim. Var gücümle bacak kaslarıma yüklendim ama çok zorlanıyordum. Arada düştüğümde sert buza çarpıyordum, popom ve dizlerim sızlamaya başlamıştı. Normalde düşmekten keyif alırım, bol karsa hele düşmek eğlencelidir. Düşmek öğrendiğim anlamına gelir, düşmek yeniden başlamanın habercisidir, düşmek kalkmanın ilk adımıdır. Zemin sert olunca düşmek bambaşka bir hal alır. Etler, kemikler acır. Neşeniz gider, enerjiniz söner. İşte böyle neşem ve enerjim kaçmış durumda buzlu pistten aşağıdaki kafeye ulaşmaya çalışırken, epeyce de yaklaşmışken nasıl olduğunu anlamadan sırt üstü kapaklandım. Önce popom sonra kafam vurdu yere. Kafamı vurmamla beraber gözlerim karardı. Yıldızlar, şimşekler çakmaya başladı karanlığın içinde. Birkaç saniye içinde geçer diye bekledim geçmedi. Resmen bir çizgi filimin içine girmiştim ve başımın etrafında kuşlar dönüyor, cik cik ötüyordu. Duyduğum acıyı tarif edemem, boyum kadar yükseklikten yere dank diye vurmuştum kafayı. Önce popomun üzerine düşmemiş ve ivmeyi biraz hafifletmemiş olsam çok daha fena olacaktı muhtemelen. Kafatasımın arkası öyle acımıştı ki kafamı kırdığımı sandım. Hayatım bir filim şeridi gibi gözlerimin önünden geçmedi. Geçit töreni yapan yıldızlar ve kuşlardı. Hala yaşadığıma şükrederek kalktım yerimden. Keyif, neşe, haz, zevk, enerji, mutluluk, yerini öfke, yorgunluk, acı ve nefrete bırakmıştı. Boardu ayağımdan söktüm ve aşağıdaki kafeye yürüyerek gittim. Kendime bir kahve söyledim ve yaşadığım kafa travmasının boyutlarını algılamaya çalıştım. Beyin kanaması geçiriyor olabilirdim ve arkadaşlarım gitmişti, yalnızdım. Uyumamam gerektiğini düşündüm. Kafa travması geçirenleri bir süre uyutmazlar bilinci yerinde mi diye kontrol etmek için. Ne yapıyorum ben diye düşündüm, söylendim kendime. Ne işim vardı burada, bu soğukta, bu buzlu pistte, bu saatte…bir daha snowboard yapanın…

Üçüncü kahvemi içerken beyin kanaması geçirmediğimden ve kafatasımı kırmadığımdan emin olmaya başlamıştım ama bir daha boardu takıp zirveye çıkmayı aklımın ucundan bile geçirmedim. Benim için gün bitmişti. Teleferik sırasında yukarı çıkanları izliyordum ve hiç özenmiyordum. Normalde kafede uzun süre oturamam ben. Çıkanları izlerken içim kıpır kıpır olur ve bir an önce tekrar yukarı çıkma isteğiyle dolarım. O gün kafayı vurduktan sonra teleferik sırasındakileri balık gözlerle izliyordum ve günü bitirmiş olmanın kararlılığı ile sıcak kahvemi yudumluyordum. Teleferikler durdu, önce bana doğal geldi. Ara sıra yukarıda inmekte yada aşağıda binmekte zorlananlar olur ve görevliler teleferikleri durdurarak yardımcı olurlar. Ancak birkaç dakika geçmesine rağmen hala çalışmayınca merak etmeye başladım. Biraz daha zaman geçince, geç oldu kapattılar artık diye düşündüm. Ama iki kişilik sandalyelerde insanlar vardı ve daha pistlerin kapanması için epeyce zaman olmalıydı. Kafeye gelen gidenden teleferiklerin arızalandığını duydum. Çok önemsemedim, ara sıra olur böyle şeyler dağlarda, hemen tamir ederler, çalıştırırlar yeniden. Ben üçüncü kahvemi bitirmişken ve acım biraz hafiflemişken kafayı vurduğum için şanslı olduğumu düşünmeye başladım. Öyle kötü düşmemiş olsam yüzde yüz kaymaya devam edecektim ve muhtemelen yukarıdaki sandalyelerden birinde ben oturuyor olacaktım. Ayaz artmış hava iyice soğumuştu ve ben sıcak bir kafede sıcak kahvemi içmekteydim.

Toparlanmak ve yolculuğuma hazırlanmak için otele döndüm. Duşumu alıp, valizimi hazırladım. Her tarafım ağrı sızı içerisindeydi. Ben otelden ayrılırken hala teleferiği tamir edememişlerdi. Uzaktan gördüm sandalyelerde oturmuş, rüzgarla bir sağa bir sola sallanan zavallı insanları. O düşüşü ilahi bir işaret olarak algıladım. Kafam acıyordu belki ama kırılmamıştı ve o anda o sandalyelerden birinde oturmadığım için çok şanslıydım. Ankara’ya döndüğümde televizyonda haberlerden izledim. İnsanlar saatlerce hem de gece karanlığında beklemişler ve donma tehlikesi ile karşı karşıya kalmışlar.

İlahi işaretleri doğru okumak lazım. Erzurum’daki o gün sonunda birkaç ders çıkarmıştım.

1-En kötü düşüşten bile şikayet etmemek lazım: Sizi başka daha büyük bir felaketten korumuş olabilir.

2-Kask takacaksın: Her an kafa üstü fena bir şekilde düşebilirsin, önlemini alacaksın. Beş bin kere düşsen bir şey olmaz ama beş bin birinci düşüşte kafayı kırabilirsin. Snowboard yapıyorsan mutlaka kask kullanacaksın.

3- Snowboarda devam edeceksin: Kaskım olsaydı belki bu kadar canım acımazdı kaymaya devam ederdim. Belki ben de o sandalyelerde mahsur kalırdım ama yine de iki felaketten de son anda yırttıysan bir sebebi olmalı. Bu işi öğreneceksin.

Erzurum dönüşü ilk işim sağlam bir kask almak oldu. Piyasada çok farklı kasklar var ama snowboard yapıyorsanız en iyisini almaya gayret edin. Bazı ucuz kasklar çarpma sırasında çok kolay kırılıp parçalanabilir. O yüzden iyi bir markanın sağlam bir kaskını almak önemli. Ne giydiğinizin, ne kadar havalı göründüğünüzün hiçbir önemi yok, parayı onlara harcamayın. İyi bir kask alın. Acemi ya da tecrübeli fark etmez. Kaç yıldır dağlarda kayıyor olursanız olun, kaskınızı takmadan çıkmayın.

Kask takmak öncesinde angarya görünürdü gözüme.  Zaten kat kat giyiniyoruz, bir sürü ağırlık taşıyoruz, bir de kafayı sıkış tıkış etmenin alemi yok derdim. İşin yoksa bir de kask taşı, gözlüğü üstüne geçirmeye çalış vs vs. Ancak bir süre sonra anladım ki aslında kask takmanın başka avantajları da var. Mesela artık bereye ihtiyaç duymuyorum. Kaskım kulaklarıma kadar kafamı üşümekten koruyor. Sadece ince polar bir maske takıyorum ve yetiyor. Hava güzelse kulaklarıma polar bant geçirmek bile iş görüyor. Böylece aslında çok daha hafifim. Ayrıca board yaparken sıklıkla düştüğüm için berem bir tarafa ben bir tarafa savruluyordum ve sonrasında düştüğüm yerden kalkıp bereyi bulup, kardan sırılsıklam olmuş şeyi başıma geçirmek zorunda kalıyordum. Şimdi düşerken kafayı vurmaktan da korkmuyorum, berem uçacak diye de endişelenmiyorum. Çene altından kilitlenen kaskım başımdan çıkmıyor darbe alınca.

Snowboardu kasksız yapacak kadar cahil olmayın. Benim kadar sancılı bir şekilde öğrenmek gerekmiyor bunu. Aklın yolu bir. Kaskınızı takın, dağa öyle çıkın.

Kar tutkusu, Uncategorized içinde yayınlandı | , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Kayak zengin sporu mudur?

Baştan söyleyeyim, hem evet hem hayır.

Bizim gençliğimiz, çocukluğumuz Türk filmleri seyretmekle geçti. O filmlerde zengin sosyetik kızlar kayak yaparken ya düşerlerdi ya tipiye yakalanırlardı ve Tarık Akan falan tarafından kurtarılırlardı. Bazen fakir kızlar zengin koca bulmaya Uludağ’a giderlerdi bazen de fakir oğlanlar zengin kız tavlamaya. Biz sadece Uludağ’ı bildik filmlerden ve jet sosyetenin gittiği marjinal bir aktivite olarak algıladık kayağı. Hayır, kayak veya snowboard yapmak için süper zengin olmak gerekmiyor. İnsanlar da oraya zengin kız veya zengin koca tavlamaya gitmiyor. Bu amaçla gidenler yoktur diyemem ama bu dağlara gönül vermişlere büyük haksızlık olur. Zaman zaman görmüyor değilim, dağa çıkıp ta kayak yapmadan dönenleri, ayağında son moda kar botları, üstünde püsküllü şıkırtılı montlar, baştan ayağa makyajlı, elinde viskisi hoş mu hoş hatunları. Bu manzaralar dağlarda var elbet, ama dağlar bundan ibaret değil.

Konaklamalı kayak tatili yapmak masraflı iş, sezonda oteller çok pahalı. Önceden yer ayırtmak lazım ya da hafta içi uygun fiyat düşürmeye bakmalı. Eğer niyetiniz kaymaksa, bir şekilde denk düşürürsünüz. Zaten gerçekten kar ve dağ tutkunuysanız, elinizde avucunuzda ne varsa vermekten gocunmazsınız. Eğer bu işe gönül vermemişseniz, derdiniz piyasa yapmaksa, çok daha ucuzuna şehirlerde bir sürü fırsat bulursunuz. Hiç gerek yok yok rakımı yükseltmeye.

Kayak malzemeleri pahalıdır. Ancak son zamanlarda yeteri sayıda marka ve mağaza çıktı piyasaya ve isterseniz kesenize uygun malzeme bulabilirsiniz. Kaymanın olmazsa olmazı kayak pantolonu ve kayak montudur. Snowboard yapıyorsanız özel giysileri vardır ancak şart ta değildir. Su geçirmez bir pantolon ve yeterince koruyucu bir kayak montu işinizi görebilir. Bu işe yeni başladıysanız pahalı içlikler yerine yün taytlar veya külotlu çoraplarla bile idare edebilirsiniz. Gerçi dedim ya, artık gayet uygun fiyata içlik, çorap, mont, bere, gözlük, pantolon, kayak, kayak botu, snowboard, snowboard botu vs gibi malzemeleri satan mağazalar var. Gerçi kayak, bot ve snowboard gibi malzemeleri kiralayabilirsiniz ve ilk etapta bu şekilde başlamak mantıklı. Eğer kayma işine gönü verirseniz ve her sezon en az on defa dağa çıkmaya meyilliyseniz o zaman kendi malzemenizi almanızı tavsiye ederim. Önce ne istediğinizi bilmelisiniz. En azından başlangıçta kiralama yaparak ne tarz malzeme ile rahat ettiğinizi ve istediğinizi bilmenizde fayda var. Mesela ben uzunca süre kayak kaydım ama hiç kayak almayı düşünmedim. Çünkü senede en faza üç beş defa dağa çıkıyordum. Bu durumda kiralamak daha mantıklıydı. Ancak snowboardu deneyip rüyalarımda bu mereti göremeye başladıktan sonra, her hafta sonu nasıl bir yolunu bulurum da kendimi dağa atarım derdine düştüm.  Şanslıydım ki, yakın arkadaşım Hakan bana bir ara deneyip sonra tat almadığı için bıraktığı snowboardunu verdi. Snowborada yeni başladığım dönemdi ve onun verdiği boardla epeyce kaydım ve kiralama masrafından kurtuldum. O zamanlar fazlasıyla acemiydim, board bağlamaları, açıları hakkında hiçbir fikrim yoktu. Board tipleri ile ilgili de hiç bir şey bilmiyordum. Hakan solaktır ve eski kayak sporcusudur. Doğal olarak onun bir dönem heves edip sonra bıraktığı boardun bağlamları solaklara göre ayarlanmıştı. Alpin stil denilen hız yapma üzerine tasarlanmış bir boardtu ve ben onun tahtasını aldığımda epeyce zorlanmıştım. O gün bu gündür sol ön kayarım. Belki de sağ ön kaymam gerekirdi ama baştan öyle alışmış oldum. Her iki bağlamanın da sol ön yüksek açılı olması sebebiyle ilk başlarda kontrol etmekte epey zorlandım. En başta boardun boyu bana göre epeyce uzundu ve botlar ayağıma hafifçe bol geliyordu. Kalın çoraplar giyerek bot kısmını hallediyordum ama boardu kontrol etmekte zorlanıyordum. Sonra internette videoları izlemeye başladım. Her iki ayağın sol ön açılı olmasının dönüşlerde bana yaşattığı zorluğu algıladım ve ilk dağa gidişimde rica ederek açıları ayarlattım. Yine sol ön olarak yaptırdım ama soldaki açıyı biraz daha azalttım, sağ ayağı 90 dereceye getirttim. Bu değişiklik sonrası yine düşe kalka adapte oldum ve işimin çok daha kolaylaştığını fark ettim. Bir veya iki sezonu Hakan’ın bana verdiği boardta açılarımı keşfetmekle geçirdim. Sonrasında artık kendi tahtama sahip olmam gerektiğine karar verdim ve arayışa geçtim.

Kayak malzemeleri genelde sezon sonunda ucuzlar. Bence malzeme almak için en iyi dönem Mayıs, Haziran aylarıdır. Dağlarda artık kar bitmiştir ve spor mağazaları ellerinde kalan stokları eritmek için indirime başlarlar. Hem kıyafet hem de malzeme almak için baharı beklemek lazım. Bir sonraki sezona hazır girmenin en ucuz yolu budur. Ben de kendi boradumu almak için sezon sonunu beklemiştim. Hakan’ın bana verdiği Alpin stili hız boardu yerine kendime uygun mütevazi bir allmountain başlangıç boardu satın aldım. Boy ve kiloma göre kabaca internetten bir araştırma yapmıştım ve uygun fiyata bir mağazada bulunca fazla düşünmeden aldım. Şu ana kadar da bir şikayetim olmadı. Ama bu aralar ya boardu değiştirmeyi ya da ciddi bir bakım yaptırmayı düşünmekteyim. Sanırım ya artık bana yetmiyor, ya da ben beceriksizin tekiyim, kullanmayı beceremiyorum. Bu aralar yeni bir board almayı düşünüyorum ama yaptığım araştırmalar sonucunda kafam temelli karışıyor ve hangi tür bordun bana uygun olacağını kestiremiyorum.

Kısacası, bu işe gönül verdiğinizde masrafınız bitmiyor. Daha iyi montların, daha iyi botların peşinde koşuyorsunuz. Mesela ben boardumla beraber bir de bot almıştım ama bir sezon sonra Nike’ın Bolu’daki outlet mağazasında 100 TL ye snowborad botu yakaladım ve son kalan iki bottan biri ayağıma olunca tereddütsüz satın aldım. Normalde 600 TL den aşağı zor bulunur snowboard botu ama insan isteyip te algılarını açık tutunca işte böyle karşısına çıkıveriyor. Uygun zamanı beklemek lazım sadece.

Yine dağıttım konuyu, sadede gelelim. Kayak veya snowboard yapmak ucuz değildir. Ancak ultra lüks bir eğlence olduğu da söylenemez. Kaymak herkes için ulaşılabilir bir eğlence aslında. Özellikle Erciyes, Palandöken gibi merkezlerde lift ücretleri daha makul ve kiralamalar daha uygun yapılabiliyor. Ders almak çok faydalı, ama şart değil. Ben kayağı da, snowboardu da kendi kendime öğrendim. Evet daha çok zaman kaybettim ve daha çok efor harcadım ama kendi çapımda keyif aldığım müddetçe çok ta sorun etmedim. Bilen bir arkadaşınızla baby pistlerde başlayarak, düşerek kalkarak siz de öğrenebilirsiniz kanımca. Kayak yapıyorsanız kar sapanını bilmeniz yeter, sonrası kendiliğinden gelir. Snowboradu nasıl kendi kendime öğrendiğimi bir başka yazımda anlatmıştım zaten, tekrar girmeyeceğim detaya.

Sonuçta kayak yapmak, ya da snowboarda uğraşmak ulaşılmaz değildir. Böyle güzel dağlara ve bol kara sahip bir ülkede yaşıyorken kıymetini bilmek lazım. En ortalama hali ile 65 TL kayak-bot kirası, 115 TL gidiş dönüş yol parası ve ski passlar ile yapılabilir bir iş bu. Kıyafetlere çare bir şekilde bulunur, yeter ki gönül kayak yapmayı istesin. Bir yol bulunur, isteyince yollar açılır.

Kar tutkusu, Uncategorized içinde yayınlandı | , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Şimdi Kartalkaya’da olmak vardı…

Geçen hafta sonu Kartalkaya’daydım. Tüm hafta boyunca yazmak istedim ama İstanbul’daki patlama, ardından Halep’ten gelen görüntüler o kadar içimi parçaladı ki, elim klavyeye bir türlü gitmedi. Çok yakınımızda bunca acı yaşanırken dağdaki manzarayı, karı, zirveleri anlatmak anlamsız geldi. Bir tarafta gencecik canlar yitip giderken bir taraftan hayata tutunmaya çalıyoruz ve hayatlarımızı sorgulamaya başlıyoruz. Bulunduğumuz koşullara şükredip bir süre sonra yine alıştığımız gibi yaşamaya devam ediyoruz. Hayat çok değerli, zaman çok çok değerli ve her ikisine de sahip olma lüksüne sahibiz bazılarımız. Bundan suçluluk duymak zorunda olmamalıyız.  Geçen hafta Cumartesi akşamı o kadar erken yattım ki İstanbul’daki patlamadan ve şehitlerden haberim olmadı. Sabah yola çıkmak üzere 4 te kalkmak zorundaydım, uykumu almalıydım.

Geçen hafta beş kişi gittik dağa. Son anda ekibi topladık ve benim arabamla gitmeye karar verdik. Kar kalınlığını 65 cm gösteriyordu meteoroloji ve bunu kaçırmamak lazımdı. Çok eski dostum Hakan eski kayakçıdır. Kayakçı derken öyle sıradan iyi kayak yapan biri zannedilmesin. Sarıkamış’lı olur kendisi ve karın üstünde büyümüştür. Eski sporcudur ve tam bir kar kayak tutkunudur. Onun da gözleri içi parlamaya başlar dağlardan bahsedince. Sabah önce Zeynep’i sonra Hakan, eşi Arzu ve minik kızları Defne’yi aldım. Bu arada Zeynep benim üniversiteden en yakın arkadaşım Berna’nın 13 yaşındaki kızı oluyor. Zeynep daha önce hiç kayak yapmamış, ilk kez kayacak. Annesi babası güvendiler teslim ettiler bana. Ben de biraz Hakan’a güvendim açıkçası. Keşke ben de onun yaşında başlayabilseymişim kayağa. Şu an eminim çok daha iyi kayıyor olurdum ve hala beceremediğim bir sürü şeyle şu yaşımda mücadele etmeye kalkışmazdım, sadece kaymanın keyfini çıkarırdım. Ya Hakan’ın kızı Defne’ye ne demeli? Dört yaşında ilk kayağa başladığında yine beraber gitmiştik Kartalkaya’ya. Kafede oturtamıyorduk, babasının arkasından kayacağım diye tutturuyor, kayakları ayağına geçiriveriyordu. O zamanlar neredeyse bebekti, şimdi artık ilk okulda ve kendi başına her yere vızır vızır inip çıkıyor, gözden kayboluyor.

Geçen hafta kar miktarı çok iyi değildi. Yer yer çimenler görünüyordu özellikle pistlerin alt kısımlarında. Siyah pist açıktı ama üst ve en dik kesimlerinde yer yer beliren kahverengi toprağı görünce oraya çıkmaya cesaret edemedim. Akıl karı değildi, daha çok kar yağması gerekiyordu. Ben de doğal olarak karın en güzel olduğu pistte takıldım. Gider gitmez Zeynep’e bir hoca bulduk ve onu güvenli kollara teslim ettik.  Zirveye kadar çıkıp kendimizi bıraktık. Bir iki kaydım, bir iki düştüm. Pistler Kartepe’ye göre daha uzun ve daha zorlayıcı. Kaslarımı biraz fazla çalıştırmamı gerektiriyor. Bunu ertesi günkü ağrılarımdan anlayabiliyorum. Kartepe sezonun ilk snowboardu olmasına rağmen ertesi gün kol ve bacaklarımda çok ağrı olmamıştı. Snowborad sonrası kollar neden ağrır anlayamıyorum. Bunun için vakti zamanında internette epeyce bir araştırma yapmıştım ve mantıklı bir açıklama bulmuştum. Düştükten sonra kalkmak için epeyce bir kol gücü harcamak gerekiyor. Genellikle yerden gövdeyi ayırabilmek için daha önce fazla kullanılmamış kasları devreye sokuyoruz ve buda üst kolun arka tarafında ertesi günlerde inanılmaz bir ağrı yapabiliyor. Saçımı toplarken neredeyse dayanamayacağım bir şiddetteki ağrıdan bahsediyorum. Ne kadar çok düşersen o kadar çok kendini yerden kaldırmak zorunda kalıyorsun. Sanırım Kartalkaya’da geçen hafta hatırı sayılır şekilde düştüğüm yeterince anlaşılmıştır.

En çok düzlüklerde düşüyorum ben. Bir türlü hızımı alıp düz gitmeyi beceremedim. İlla ki fren yaparak yavaşlatıyorum kendimi ve zaten eğim çok az olduğu için sonrasında durma noktasına geliyorum. Sonra da zıpla Bilge zıpla…zıplaya zıplaya azıcık eğim bulmaya çalışıyorum tekrar kayabilmek için. Ancak bu şekilde yol almak benim için çok zor oluyor. Düzlüğün yıldırıcı olduğu otele dönüş pistinde Zeynep’i ders bitiminde hocadan almak için geçmek zorunda kaldım. Daha çok yeni olduğu ve en az eğimli pist olduğu için Zeynep’le oradan bir kez daha kaydım. Öğleden sonraki ikinci dersine bırakmak için ve bir daha ve son olarak pistleri terk ederken toplamda dört kez o pisti geçtim. İlk geçişimde artık cesaretli olacağım ve azıcık hızlanmaktan korkmayacağım diye kendime söz vermiştim ve boardumun burnunu bodoslama eğime bırakmıştım. Pistten başının ucunu göstermiş bir kaya parçasına takılıp tepe taklak olunca eski formatıma geri döndüm. Yüzü koyun kapaklanmıştım ve canım acımıştı. Düz pistler zaten hep daha sert olur. Ne kadar dik, o kadar bol kar vardır. Bol karda düşünce insanın canı acımıyor. Hem eğime göre düşüş pozisyonu alarak yerle mesafeyi kısaltabiliyorsunuz dik pistlerde. Ayrıca yeniden kaymaya başlamak için çırpınmanıza gerek olmuyor. Kalkar kalkmaz eğim sizi aşağıya doğru yöneltiyor. Oysa düz pistlerde düşmek pek sancılı, kalkıp tekrar hızını alabilmek çok zahmetli.

Gün sonunda Zeynep kaymayı öğrenmişti. Benden hızlı kayıyor kerata. Neyse sonlara doğru kar sapanından biraz kurtuldu ve dönüş yapmaya başladı da ona yetişebilir hale geldim. Hakan Zeynep’e yardımcı oldu ve dik pistten ilk inişinde arkasını kolladı. Hakan’la kaymak çok güven vericidir. Kayağa bu kadar hakim birisinin yanında olunca rahat oluyorsunuz. Her şekilde size yetişir, sizi yönlendirir, tutar, kaldırır, durdurur. Bizim için yürümek nasıl doğalsa, onun için de kaymak öyle. Zeynep te çok cesur ve dirayetli çıktı. Zira kayak ve snowborad ehli keyiflere göre iş değildir. Sabahın köründe kalkılır, onca yol gidilir, malzemeler taşınır, rahatsız ayakkabılar içinde debelenip durulur. Soğukta yüzünüz donarken sırtınızdan ter damlar. Meşakkatli iştir vesselam.

Gün boyu Arzu’nun hepimiz için ayrı ayrı hazırladığı kumanyalarla karnımızı doyurduk, akşama kadar kısa molalar haricinde durmadan kaydığımız için yorulduk. Güneşi dönüş yolunda batırdık ve dağdan yavaş yavaş indik. Beş kişi ve kayak malzemelerimizle bence arabaya yine de gayet iyi sığdık. Bu hafta Kartalkaya’da 140 cm kar var. Kayak yapan, yapmak isteyen bir sürü farklı arkadaşım aradı, haber verdi hadi gidelim diye. Oysa ben bu hafta Antalya’dayım. Şu anda dağlarda bir metreyi aşan kar, üzerinden kayacak şanslı insanları bekliyor. Ben bu hafta onlardan değilim ve Ocak ortasına kadar da olamayacağım. Cumartesi kar yağışı gösteriyor, pistler biraz sıkıntılı olabilir ama Pazar günü şahane olacak. Açık güneşli ve bol karlı Kartalkaya kaçmaz ama ne yapalım. İş güç olacak ki dağların tadını çıkarabilelim.

Yalnız 140 cm de çok iyi gerçekten. Pazar günü gideceklere bol keyifli kayışlar diliyorum. Şimdi Kartalkaya’da olmak vardı…

 

Güncel, Kar tutkusu içinde yayınlandı | , , , , ile etiketlendi | 1 Yorum

Kendi kendine snowboard öğrenmek

Bir haftayı daha bitirdik ve mevsim itibarı ile kayma hayalleri kurmaya başladık. Cumartesiyi maalesef pas geçecek gibiyim ve planı Pazar gününe yapıyorum. Bu sefer rota Kartalkaya olacak çünkü kar kalınlığı yeterli ve orası Ankara’ya çok daha yakın. Şu an itibarı ile meteorolojinin sitesi kar kalınlığını 65 cm olarak gösteriyor. Gerçi Kartepe’de 87 cm kar var ama hem yol uzun, hem de daha geçen hafta oraya gittim. Arızalı teleferiklerin açılmamış olma ihtimali hala var ve o kadar yolu gitmeye değmeyebilir. Ankara’dan 2-2,5 saatte Kartalkaya’ya gidebiliyorken, 4-5 saat gidiş, 4-5 saat dönüş günübirlik kayak için gereğinden fazla yorucu olur. Çok erken kalkmak çok geç dönmek demektir ki, bu da Pazar gecesi yorgunluğu atacak fazla zaman kalmayacağı anlamına gelir. Konaklamalı gidilse değebilir ama günübirlik kayak ya da snowboard için yakın mesafeler tercih edilmeli. Pazar günü Kartalkaya’da hava +3 derece olacak. Açık ve güneşli görünüyor. Kar kalınlığı da yeterli, keyifli bir gün müjdeliyor. Yine yeniden snowboardumu takacağım ayağıma ve salacağım kendimi dağdan aşağıya.

Snowboardu ilk denediğimde yine Kartalkaya’daydım. Bundan yaklaşık üç yıl önce arkadaş grubumuzla konaklamalı olarak kayağa gitmiştik. Orta seviye kayak yapabiliyordum ve dağların tadını kendi çapımda çıkarabiliyordum. Siyah pistlere bulaşmadan, kar sapanından hallice indiriyordum kendimi aşağıya. İşte o zamanlar, dağda olmak arkadaşlarla beraberse anlamlıymış gibi geliyordu. Mesele kaymak ya da artistik hareketler yapmaktan çok, birlikte gülmek, şımarmak ve şamata yapmaktı. Grupta iyi kayanlarla birlikte yeni öğrenenler de vardı ve ben her iki tarafa da ayak uydurmaya çalışarak kayak tatilimin tadını çıkarıyordum. Pazar-Çarşamba gitmiştik. Yani Pazar sabah otele giriş, tam gün kayış ardından, Pazartesi, Salı ve Çarşamba da tam gün hafta içi kayarak 4 gün boyunca dağın altını üstüne getirmek için harika bir plandı. Hem hafta içi pistler çok daha sakin olacağı için kayma stili geliştirmeye, yeni şeyler öğrenmeye, az bozulmuş kaliteli pistlerde kaymaya olanak sağlayacaktı. İlk iki gün tam da dediğim gibi keyif yaptık. Pazar günü yeni öğrenen arkadaşlarımızın adaptasyonu ile geçti. Pazartesi boş pistlerde bir sürü iniş çıkışla karın ve kayağın hakkını verdik. Pistin boş olması demek lift sırası beklememek demek ve aynı zaman dilimi içerisinde daha fazla zirveye çıkma şansı elde etmek demek. O yüzden hafta içi gitmenin ayrıcalığının farkında olmak lazım. Zira bu işte en yıpratıcı kısım yukarı çıkana kadar ki bekleme süreci.

Pazar ve pazartesi tüm gün kayış sonrası, Salı günü pili bitip dinlenmek isteyenler oldu aramızda. Sabah kısmını pas geçip öğleden sonra kaymaya niyetlenenler de vardı. Günü birlik gitmeye alışınca üst üste birkaç gün kayıyor olmak yoruyor gerçekten. Ayrıca insan bir anda unutuveriyor orada geçen zamanın kıymetini. Nasılsa daha koskoca iki gün var önümüzde kayacak, acele etmeye gerek yok gibi bir ruh haline bürünüyoruz kolayca. Zaman dağda esniyor, genleşiyor ve sadece 2 gündür orada olmamıza rağmen haftalardır kayıyormuşuz gibi sıkılı veriyoruz. Ben de aslında biraz yorgundum Salı sabahı ve ayrıca kaymaya ilk gün olduğu kadar meraklı değildim. İlk hevesim geçmişti ve hatta sabah kalkınca o ağır kıyafetleri ve kayak ayakkabılarını gitmeye üşenmiştim. Dorukkaya oteldeydik, kayaklarımızı kiralamıştık. Dört gün boyunca aynı kayaklarla kayacağımız için kayak ayakkabılarının ve botlarının her seferinde yeniden kiralanmasına gerek olmuyordu. Geceden kilitlediğimiz dolaplardan botları giyip, kayaklarımızı bıraktığımız yerden alıp piste çıkıyorduk. İşte ben o Salı günü, arkadaşlarım da gelmeyince kayak yapmaya çok üşendim. Günlerdir hayranlıkla izlediğim snowboardçulara bakıp biraz onları izledim. Çok keyifli görünüyordu ancak çok zor olsa gerekti. Pek çok snowboardçu yerde sürünerek, düşerek, ayağa kalkmaya çalışıp başaramayarak debelenip duruyordu. Ama onlara değil de fiyakalı, hızlı, döne döne inen boardçulara bakınca da içimin yağları eriyordu. Hani gökyüzünde uçan kuşlara bakarsınız da onların yerinde olmak istersiniz ama olamayacağınızı bilirsiniz ya, aynı öyle duygularla izliyordum boardçuları. Neden olmasın, neden ben de denemeyeyim diye aklımdan geçirdim ve bir anda cesaret geldi. Şuradan bu günlük bir board kiralasam, denesem, ne kaybederim? En kötü beceremem ve bırakır kayağa devam ederim diye düşündüm. Aslında en büyük motivasyon kaynağım snowboard botlarıydı. Kayak ayakkabılarına göre çok rahat görünüyorlardı ve sırf ayaklarım azıcık rahata ersin diye kayaktan boarda geçme konusunu değerlendirmeye değer buluyordum. Gerçekten kayak ayakkabıları, hele de kiralıksa, çok rahatsız edicidir. Bileğinizi sımsıkı sarar ve sizin postürünüzü bile değiştirir. Dizler hafif kırık durmak zorunda kalırsınız ve bütün gün boyunca öyle durmak bile başlı başına sizi yer bitirir, bitap düşürür. İki gün boyunca o ayakkabılarla işkence çektikten sonra, neredeyse spor ayakkabı görünümünde olan snowboard botları çok cazip görünmeye başlıyor insana. İşte ben de bu düşüncelerle, o Salı sabahı tek başıma pistlerin başına inmişken, şansımı denemeye kara verdim. En fazla üç beş kuruş daha fazla masrafa girecektim, zaten battı balık yan giderdi. Kayak tatili masraflı iş, dağda konaklamak, hele de pistlerin olduğu otelde kalmak bütçeyi sarsmadan mümkün olamıyor. Kırk yılın başı paraya kıyıp gelmişiz madem, bunu da göze almak lazım dedim. Bir daha da böyle bol zamanım ve lüksüm kolay kolay olmaz diye düşündüm. Gittim kiralama bölümünden kendime bot ve bir snowboard aldım. ‘Bağlamalar nasıl olsun’ diye sordular, ‘Ne bileyim ben normal bir şey olsun’ dedim. Normal nedir, bağlama nasıl olur, aslında ne sormak istediler hiçbir fikrim yoktu. Botları ayağıma geçirdim, rahatlıkları karşısında gülümsedim ve tahtamı elime alıp baby pistin başına geçtim. Önce boardu ayağıma takmam gerekiyordu ve ayağımı bağlamaların üzerine koyup takmaya çalıştım. Bir türlü yerleşmiyordu, alttaki kısım çok kalındı ayağım yukarıda kalıyordu. Şaşkın şaşkın sağa sola bakınarak boardu ayağıma nasıl geçireceğimi çözmeye çalıştım. Etrafımdakilere baktım, onların botlarının girdiği yer farklıydı sanki. Yeni gelen boardçulara baktım çaktırmadan. Onların boardunda ayağa takılan yerden bir parçanın kalktığını fark ettim. Biraz elledim kurcaladım, baktım benim de bağlamaların olduğu zemindeki fazlalık yukarı çekince kalkıyor. Botumun arkasını, kaldırdığım parçaya geçirdim ve bilekten bağlamayı başardım. Ön kısmını da sıktırınca bir ayağım geçmiş oldu. Oturduğum bankta bu işi yapmak çok zor olmadı. Diğer ayağımı da aynı şekilde bağlamayı becerdim ve artık kaymaya hazırdım. Tek sorun nasıl kayacağım hakkında en ufak bir fikrim olmamasıydı. İzlediğim snowboardçuların ne yaptığını düşünmeye başladım. Etrafıma bakındım ve nasıl kayıyor olabileceklerine dair ipuçları yakalamaya çalıştım. Kafamda bir mantık oturtamadım ve tek çarenin denemek olduğuna karar verdim. Yine de bir strateji belirlemeliydim. Stratejim panik yapmamak ve tahta ne diyorsa ona uymaktı.

Önce oturduğum yerde sağa sola tahtayı biraz kaydırıp mekaniğini anlamaya çalıştım. Bir şey anlamadım ve daha fazla zaman kaybetmeden ayağa kalkmaya karar verdim. Bulunduğum yerde zemin çok az eğimliydi ve beni çok ciddi bir tehlike beklemiyordu ama yine de kayaktan farklı olarak, düşünce snowboardun ayağımdan atmayacağını bilmek ürkütücüydü. Yavaşça yerimden kalktım ve tahta bana ne derse onu yapmaya başladım. Yavaş yavaş sağa doğru kaymaya başladım. Önümde yerde oturan birkaç çocuk vardı ve beni görünce tabii ki çekilmediler. O anda gayet soğukkanlı bir şekilde ağırlığımı ayarladım ve aralarından yavaşça süzülerek geçtim. Sağa doğru gitmeye devam ediyordum ve daha fazla gidersem pistin dışına çıkabilirdim. Sola doğru gitmem gerekiyordu ve ben ağırlık merkezimi değiştirdim. Bunun işe yaracağını ummuştum ama hiçbir şey değişmedi. Hala sağa doğru gidiyordum. İşin kötüsü hızlanmaya da başlamıştım. Sola dönmek umuduyla tüm gücümle ağırlığımı her ne yapıyorsam tersi tarafa yapmaya çalışıyordum ama daha çok sağa gitmekten başka bir işe yaramıyordu bu. Baktım artık pistin epey dışına taşacağım, sonunda attım kendimi yere. Popomun üzerinde oturdum ve düşünmeye başladım. Sola doğru gitmek için ne yapacağımı kestiremiyordum bir türlü. Yerimden kalkmayı denedim, tekrar düştüm. Bir daha denedim, bir daha düştüm. Sonunda kalktım ve yine sağa doğru meylettiğimi fark edip bir daha attım kendimi yere. Olmuyordu, ne yaparsam yapayım olmuyordu. Tahta hep sağa gidiyordu ve ben ona bir türlü hakim olamıyordum. Sonunda olduğum yerde bir takla atarak vücudumu çevirdim. Bu sefer yüzüm aşağıya değil yukarı bakıyordu ve o pozisyonda ayağa kalkınca tahta sola doğru gitmeye başladı. Oh dedim rahatladım. Sonunda keşfetmiştim, yüzün aşağıya doğru bakıyorsa sağa doğru gidiyorsun, sırtını aşağıya dönersen sola doğru gidiyorsun gibi bir rasyonelite belirleyebilmiştim. Bir süre burun kısmına ağırlık vererek boardu yavaşlattım ve sakince aşağıya doğru inmeye başladım, hem de soldan soldan. Azıcık gittikten sonra pistin fazla dikleştiğini düşünerek kendimi yere atmak zorunda kaldım. Kayakla kolayca indiğim baby pist bir anda devasa bir uçurum oluvermişti ve benim bir yolunu bulup o tahtayı kontrol etmem gerekiyordu. Snowboard kendi kendine öğrenilmemeli belki de diye o an aklımdan geçirdim. Bir hoca tutup şu işin mantığını kolayca öğrenseymişim diye söylendim içimden. Ama artık pistin ortasındaydım ve dönüp bir hoca bulmak için müsait bir pozisyonda değildim. Kendi kendime öğreneceğim bu snowboardu dedim ve devam ettim. Kalkamadım, düştüm. Bir daha denedim kalktım, 5 saniye sonra yine düştüm. Kendi etrafımda dönerek bir takla daha attım karlarda yuvarlanarak ve bu sefer ağırlığımı topuğuma vererek yavaşlattım boardumu. Az sonra yine yerdeydim. Bu arada kan ter içinde kalmıştım ve bir sefer daha ayağa kalkmadan önce uzunca bir süre karda uzanma ihtiyacı duydum. Nefesimi biraz toparlayınca yine denedim. Yine düştüm yine kalktım tekrar tekrar yuvarlandım. Döndüm, denedim, düştüm denedim, kalktım denedim, yattım denedim sonunda pistin sonuna ulaştım. İlk snowboard denememde baby pisti yaklaşık 45 dakikada falan indim sanırım. Kendi kendime verdiğim bu çetin mücadelenin sonunda kendime bir kahve ve sigara ısmarladım pistin aşağısındaki kafede. Şimdi yeniden yukarı çıkıp tekrar denemem lazımdı.

Dorukkaya otel’in baby pistinden yukarı çıkmak için gayet yavaş çalışan liflere tutunmak gerekiyor, burada oturaklı bir mekanizma yok ne yazık ki. Disk şeklindeki bir plastiği bacaklarınızın arasından geçirip, boardu veya kayağı zeminde kaydırarak ve tutunarak ayrıca bu arada düşememeye çalışarak yukarıya çıkmak zorundasınız. Yeni kayak veya snowboard öğrenen biri için işin en zor kısmı bu tip liftlere yukarı çıkmak olsa gerek. Etrafımdaki diğer snowboardçulara baktım ve tek bağlamayı çözdüklerini, serbest kalan ayaklarıyla yukarıya çıkarken dengeyi sağlamaya çalıştıklarını gördüm. Ben de aynısını yaptım, tek bağlamayı çözdüm ve serbest kalan ayağımı düşmemek için seferber ettim. Aslında ilk deneme için oldukça iyi bir performans sergilediğim söylenebilir. Neredeyse en tepeye çıkana kadar idare ettim, ama en son dik kısımda dengeyi bozdum ve kendimi yerde buldum. Arkadan gelenlerin ayağına takılmamak için sürüne sürüne kendimi liftin güzergahı dışına attım. Board bir tarafta ben bir tarafta yine nefes nefese kalmıştım. Neyse ki lift sayesinde tepe noktaya yakın bir yere kadar çıkabilmiştim ve yeniden kayma denemesi yapmaya yetecek kadar mesafeyi kat edebilmiştim. Düşe kalka bu sefer aşağıya inmem yarım saati buldu. Aşağıda yine bir sigara kahve molası verdim, tuvalete gittim. Her tarafım sırılsıklam olmuştu ama yüzüm ışıl ışıldı. Salgıladığım adrenalin, tatmin olmuş maceracı ruhum, mücadele sonucu salgıladığım hormonlarım bana yaramıştı. Tuhaf bir zafer duygusu içerisindeydim. Sürünüyordum ama deniyordum, öğreniyordum. Kendi kendime snowboardu keşfediyordum. Kaymaktan çok kendimle verdiğim mücadelenin boyutu beni heyecanlandırmıştı. O güne kadar varlığından bile haberdar olmadığım kaslarımı çalıştırıyordum. Tüm hücrelerimle yaşıyordum. Bu tarifi çok ta mümkün olmayan bir yaşam sevinci pompalıyordu kalbime, kalbimden de tüm bedenime.

Üçüncü denemde liftten düşmedim, yukarı kadar çıkabildim. Liftten inerken doğal olarak kendimi yere attım yine. Artık ben de alışmıştım yerlerde sürünmeye ve donuma kadar ıslanmış olmaya aldırmamaya. Bu sefer aşağıya inmem yaklaşık 15 dakika sürdü. Üç dört kez düşmüştüm sadece ve biraz da kaymanın nasıl bir şey olduğunu algılamaya başlamıştım. Dördüncü kez ve beşinci kez ve altıncı kez derken yedinci inişim sadece 5 dakika sürmüştü. Öğlen çoktan olmuştu, yemek vakti çoktan geçmişti. Açık büfe otel yemeğini kaçırmaya aldırmadan, neyse verdim parasını yedim sucuk ekmeğimi pistin altındaki kafede. Öğleden sonra artık kendimi gerçek pistlere atacaktım.

Arkadaşlarımdan da gelenler oldu ve onlardan aldığım cesaretle yakındaki gerçek piste çıkmaya teşebbüs ettim. Yine tutunmalı liftlerle çıkmam gerekiyordu ve ben düşmeye yeterince alışmış biri olarak yarı yolda takla atarak mekanizmadan ayrılmama şaşırmadım. Zaten arkadaşlarım zirveye çıkıp inene kadar ben anca düştüğüm yerden kalkıp aşağılarda bir yerde onlarla buluşabilirdim. Nitekim öyle oldu. Pistin yarısından bile değil, 5 te birinden inecek kadar çıkabilmiştim yukarı ve hemen hemen aynı zamanlarda aşağıda buluştuk. Ben aynı pisti birkaç sefer zorladım ve hiç zirveyi göremeden her seferinde yarı yolda düştüm. Yine de baby pistten daha uzuna denk geliyordu ve ilk gün için kendimce büyük başarıydı.

O gün sonunda bir daha kayak yapmayacağımı anladım. Benim ruhumda snowborad vardı. Karla fazla yakın temas, keşif, mücadele, beni fazlasıyla cezbediyordu. Her seferinde daha iye gidiyordu ve bu beni inanılmaz motive etmekteydi. Kayakla kıyaslanırsa, bence kayak öğrenmek çok daha kolay. Kayağı da kendi kendime öğrenmiştim ama öğrenirken verdiğim mücadele bu kadar çetin değildi. Gerçi ilk kayak öğrenişimi de ayrı bir yazıda anlatmam gerek zira acayip bir deneyimdi. Öğrenme süreçleri karşılaştırıldığında kayak çocuk oyuncağı kalıyor. Ders almış olsam, her ikisi de çok daha kolay olabilirdi, onca acıyı çekmeye gerek kalmayabilirdi. Yine de çektiğim acıdan, verdiğim mücadeleden dolayı tutkumun artarak devam ettiğini düşünüyorum. Öğrenmek için bu kadar emek vermemiş olsam, aldığım zevk, duyduğum keyif te bu derece yüksek olmayabilirdi. Hayatta her ne olursa olsun, değeri, verdiğimiz emek kadar. Hazır önümüze konan nice tepsideki altınlara burun kıvırırken, uğrunda çaba harcadığımız tenekelerden vazgeçemiyoruz. Kendi kendine snowboard öğrenmek isteyen varsa, işte benim hikayem budur. Ben bu işi 40 yaşımda öğrendiysem, ders almadan tek başıma, deneye yanıla bir şekilde becerdiysem, herkes yapabilir. Mücadeleden zevk alan, kendini keşfetmekten hoşlanan, sınırlarını zorlamaktan haz duyan, meydan okumayı seven ve ‘yaptım’ demekten gururlanan herkes kendi kendine snowboard öğrenebilir. Her düşüş bir kalkış gerektirir ve düşmeden öğrenmek mümkün değildir. Snowboard yapıyorsanız bilirsiniz ki, her kalkış başka bir düşüşün de habercisidir. Ben snowboard da sadece kaymayı değil, sınırlarımı zorlamayı ve kendimi her serinde yeniden keşfetmeyi seviyorum. Tutkun olduğum sadece zirveden aşağıya salınmak değil, doğayla baş başa kalarak kendi iç dünyama yolculuğumu derinleştirebilmek. Snowboard bu ateşimi tetikleyen barutum benim.

Kendi kendine snowboard öğrenmek isteyenler için bir sürü video var youtube ta. Teknikler, dönüşler, düşerken dikkat edilmesi gerekenler yani hemen hemen her şeye ulaşılabiliyor. Snowboardun mantığını ve dinamiğini anlamak için çok faydalı oluyor. Ben Kartalkaya’daki ilk denemem sonrasında bol bol video izledim ve öğrendiklerimi uygulamaya çalıştım. Artık basit dönüşleri yapabiliyor ve zorda kalınca paniklememeyi başarabiliyorum. elbette o videoda uçan ve havada taklalar atan sporculardan biri olamayacağım ama biliyorum ki sağlığım elverdiği müddetçe denemeye ve öğrenmeye devam edeceğim.

Boğazım ağrıyor, sanırım hasta olmak üzereyim. Yarın ateşler içinde yanıyor da olabilirim. Biliyorum ki her ne olursa olsun, Pazar günü kendimi erkenden yataktan kaldırmayı başaracağım ve pistlere atlayacağım. İster dostlarla, ister tek başıma.

 

 

 

 

 

 

Güncel, Kar tutkusu, Uncategorized içinde yayınlandı | , , , , ile etiketlendi | 2 Yorum

2016 Kayak sezonu Kartepe’de açılmıştır

Buz ağaçlar Kartepe

Buz ağaçlar Kartepe

 

5.12.2016-Kartepe

2016 kayak sezonunu dün itibarı ile açmış bulunuyorum. Kayak dediğime bakmayın, aslında ben son birkaç yıldır snowboard yapıyorum. O tahtayı ayağıma ilk taktığım andan itibaren bana bir şeyler oldu. Artık ben eski ben değil de, snowboardu kafaya takmış ben oldum. Hala tam anlamıyla öğrenebilmiş değilim ve muhtemelen de hiçbir zaman hayalimdeki gibi kayamayacağım. Mesele iyi ya da kötü kaymak değil, mesele bu işin ruhunu yakalamakta. Snowboardçu ruhuna zaman zaman aykırı davranıyor olsam da, yakaladığımı düşündüğüm anlar çoğunlukta. Senenin ilk karı çoktan düştü aslında ama pistlerin açılışı anca oluyor. Duyduğuma göre Erzurum’da kaymaya başlayalı epey olmuş. Orada suni kar yapabildikleri için, hava 0 ın altına düştü mü sezon açılabiliyor. Doğal karla ülkemizde kayak yapabilmek için Aralığın sonlarına doğru yaklaşmak gerekiyor genelde. Bu sene erken geldi bile denebilir ancak sanırım kayak merkezlerimiz hazırlıklı değil, 50 cm kar olmasına rağmen aradım, Kartalkaya henüz açılmamıştı. Kartal otel 15 Aralık’ta sezonu açacaklarını söyledi, Dorukkaya ise haftaya dedi, yani 6 Aralık. Uludağ’da kar kalınlığı sadece 33 cm di ve ben zahmet edip aramadım bile. Güzergahımda Kartepe vardı ve şu an Türkiye’de kar kalınlığı en yüksek olan yer orasıydı. Doğal olarak rotamı Kartepe olarak belirledim ve 2016’nın ilk kar keyfini dün itibarı ile orada çıkardım.

Ankara’dan yol 354 kilometre yazıyordu internette. Yaklaşık 4 saat süreceğini düşünerek 6 da yola çıkmayı planladım ama tabii ki başaramadım. Akşamdan hazırlığımı yapmış olsam da sabah toparlanmam ve ayılmam uzun sürdü. Bir de arabamın uyarı ışığı yanıp, motor soğutucunuz bitmiş, sürüşü durdurun deyince bir benzinliğe gidip motor suyu koydurunca, yola çıkmam sabah 7 yi buldu. Kayağa ilk başladığım zamanlarda yine keyif alırdım ama böyle manyak değildim. Kaymanın arkadaşlarla yapılan, sosyal ortamlarından dolayı keyif alınan, grupça tadı çıkan bir şey olduğunu zannederdim. Snowboar’da başladıktan sonra kimsenin organizasyonunu veya keyfini bekleyecek sabrım olmadığını fark ettim. Dağda güzelim kar serilmiş duruyor, ben arkadaşlarımın planı uygun değil diye o hafta sonunu boş geçiyorum…olacak şey değil. Geçen sene programlarımı kimseye uydurmamaya başladım. İlk yalnız kayak turumu geçen sene Kartalkaya’ya gerçekleştirdim. Ankara’dan kalkan günü birlik turlar var. Seyahat53 bu konuda oldukça başarılı. Sabah sizi belli bir noktadan alıyor, dağa çıkarıyor ve aynı noktaya akşam geri bırakıyor. Skipass, ulaşım ve sucuk ekmek dahil uygunca bir fiyata günübirlik kayağınızı yapabiliyorsunuz. Kartalkaya Ankara’ya yakın sayılır, sabah 6 da yola çıktınız mı, en geç 9 da ordasınız. Pistler daha yeni açılmışken taze basılmış pistlerde ilk izleri bırakma şansına sahip olabilirsiniz. Geçen sene ilk yalnız Kartalkaya girşimimi tur53 le yaptım. Gerçi hem pistleri bildiğim, hem de İstanbul’dan gelmesi muhtemel arkadaşlarım olması itibarı ile çok gerilmedim. Ne de olsa dağda tek başına olmak biraz ürkütücü. Düşsem bir yerimi kırsam imdat diyeceğim birilerinin yakınımda olduğunu bilmek rahatlatıcı. Turla gidip, Kartalkaya’da arkadaşlarımı görünce cesaretim yerine geldi. Sonrasında arabaya atlayıp tek başıma gittim Kartalkaya’ya. Bir kerede tek başıma Erzurum Palandöken’i deneyimledim. Hayatımdaki en keyifli anları orada, Dedeman Otel’in kuzey pistlerinde yaşadığımı söyleyebilirim. Neyse, ben bu gün dün yaşadığım Kartepe keyfini anlatacaktım, o konuya geri döneyim.

Kartepe için otobandan ayrıldığımda saat on buçuk civarıydı. Yandex’i dinleseydim daha ileriden çıkmam gerekiyordu ama ben yanında kayakçı resmi bulunan kahverengi Kartepe tabelasını görür görmez sağa döndüm. Yol gayet rahat geçmişti, motor suyumu koydururken benzincide bana Bolu tüneli kapalıymış dediklerinde biraz tırsmış olsam da açılmış olacağına dair inancım tam olduğu için duraksamadan yola koyulmuştum. Cankurtaran ve Bolu’da etrafta biraz kar manzarası seyretmiş olmakla birlikte, yollar tertemizdi. Zaten öncesinde biliyordum, Pazar günü ne Bolu’da ne de memleketimin başka bir yerinde kar beklenmiyordu. Dolayısı ile bir gün önce kapanan yollar açılmıştı ve sıkıntı olmayacaktı. İşte böyle tertemiz yollardan geçip, günü yolda ağartınca, bir ara kayağa gittiğini bile unutuyor insan. İzmit’e yaklaşırken otobanda ayrıldığım noktada kara dair hiçbir iz göremeyince biraz ümitsizliğe kapıldım. Gerçekten 70 santim kar var mıydı yakınlarda bir yerde? Kartepe tabelalarını izleyerek devam ettim ancak bir yerde dikkatsizlik etmiş olmalıyım ki, kendimi Maşukiye’de buldum. Tesadüfen yolun diğer tarafındaki Kartepe tabelasını görünce çoktan dağ çıkışını kaçırdığımı anlayıp geri döndüm. Bu arada Maşukiye’ye daha önce gitmemiştim hiç. Muhteşem bir doğası var ve zaman ayırıp gezmeli oraları. Bunu aklımın bir köşesine kaydedip, dağın doğru yolunu tuttum.

Kıvrıla kıvrıla dağ yolunu çıkarken sol tarafımda Sapanca gölünün güzelim manzarasını fark ettiysem de, hiç duraksamadan yoluma devam ettim. Zaten yolu karıştırdığım için gecikmiştim, dağın keyfini kaçırmaktaydım. Epeyce tırmanmama rağmen etrafta kar mar göremedim. Elbet meteoroloji yanılmıyordur diyerek moralimi yüksek tuttum. Sonra yavaş yavaş sağda solda kar öbekleri belirdi. İlerledikçe manzara değişti. Kuru gri dallar beyazlara büründü. Kar kalınlığı giderek arttı ve ben artık yaklaştığımı anladım.

 

Sonunda Greenpark otel’in araç giriş kapısı göründü. Orada görevliler beni durdurup 20 TL otopark parasını aldı. Malzemeleriniz yanınızdaysa direk sağdan pistlere geçebilirsiniz dediler ve ben de öyle yaptım. Sonra da öyle yaptığıma pişman oldum. Çünkü üstümü değiştirmem için soyunma odasına gitmem gerekiyordu. Kayak pantalonu değil, kotum vardı üstümde. Arabayı piste yakın bir yere park edince aman boş ver dedim kendi kendime. Nasılsa içime tayt gibi siyah içliğimi giymiştim ve arabada değiştirebilirdim. Üstümdekiler zaten kaymak için hazırdı. Bagajda çantamı çıkarıp içindeki malzemeleri arka koltuğa yaydım. Boardum da arka koltukta olduğu için sıkış tıkış bir şekilde kotumu çıkarıp kar pantolonumu giydim. Kar botlarımı da ayağıma geçirdim, gözlüğümü, eldivenlerimi taktım, bir ufak sırt çantası hazırlayıp içine yedek tişört ve çorap koydum, tahtamı omzuma yükledim piste doğru yürüdüm. Sordum gösterdiler, bilet gişesini buldum. Normalde günlük sınırsız 100 TL imiş. 13:00 ten sonra 60 TL ye düşüyormuş. Saate baktım 11:45. Tam gün parası vermek biraz saçma geldi ama neyse ki bu konuyu fazla düşünmeme gerek kalmadı çünkü sadece bir pist çalışıyormuş ve teknik arızan dolayı diğer pistlere ulaşım olmadığından dolayı herkesten 60 TL alıyorlarmış. Hemen aldım kartımı ve gözlerimle pistleri keşfetmeye çalıştım. Gişenin hemen önündeki yer baby pistti belli ki. Genelde öyle olur, ilk en kolay pistle başlar kayak merkezleri. Oradan inince nasılsa diğer pistlere bağlanan teleskiler vardır diyerek saldım kendimi aşağı. Ne de olsa sezonu yeni açmışım, bu sene tahtamı ayağıma ilk kez takmışım, biraz debelendim, kontrol etmek için çabaladım. Baby pistte bir sefer düştüm. Düşünce keyfim yerine geldi, çocuklar gibi şendim. Aşağıya inince tahminimde yanılmadığımı gördüm. Geyikalanı yazan yerde iki kişilik oturaklı liftler çalışıyordu. Manzaranın tadını çıkara çıkara çıktım yukarı. Bu arada pistlerin durumunu kuş bakışı tahlil etmeye çalıştım. Sağdan iniş dar orman yolu ve eğim az gibi. Sol taraf daha dik ama geniş. Sağ tarafı gözüme kestirdim. Ne kadar dik, ben o kadar mutlu.

Kartepe liftten manzara

Kartepe liftten manzara

Snowboar’un ruhunda hız yapmak var. Oysa ben sinir bozacak kadar yavaş kayıyorum. Kontrol manyağı olduğum için sürekli dönüşler yaparak hızımı kesiyorum. O yüzden hafif eğimlerde veya düzlüklerde inanılmaz acı çekiyorum. Normalde acemiler dik yamaçlardan kaçınır. Oysa ben geçen sene keşfettim, dik pistlerden daha çok keyif alıyorum. Çünkü dik pistte kayabiliyorum. Yaptığım dönüşlere ve her türlü hız kesme çabalarıma rağmen yerçekimi sayesinde hızlanıp manevra yapabiliyorum. Snowboard da bir dönüşü veya manevrayı yapabilmek için belli bir hıza ulaşmak gerekir. Hızdan ürken biri olarak kendimi kapıp koyu veremediğim için fren yapmaya çalışıyorum ve az eğimli yerlerde sık sık düşüyorum. Oysa eğim oldu mu istemesem de hızlanıyorum ve bu da manevra yapma şansı veriyor. Bu huyumu keşfettim keşfedeli siyah pistlerden değil, mavi pistlerden tırsar oldum. Bir cesaret geldi bana ve ister tek olayım, ister grup en yüksek zirvelere talip oluyorum ve en saçma inişlere cesaretle atlıyorum. Yeter ki düzlük olmasın, buz olmasın.

Takip ettiğim web siteleri yine beni yanıltmadı. Hava güneşli ve açıktı, kar kalınlığı yeterliydi. Ayrıca taze kar gibisi yoktur, henüz dün yağmış karda kaymak inanılmaz keyiflidir. Kar bayatlayınca tadı kalmaz. Birkaç sefer buz tutup çözülen kara ben bayat kar diyorum. Ekmek gibi düşünün. Fırından taze çıkmışını yemek var, günlerce buzlukta saklandıktan sonra çözülüp ısıtılanını yemek var. İşte dün Kartepe’de öyle lezzetli taze kar vardı. Ben de elbette ki doya doya yedim.

İki kere aynı güzergahta kaydıktan sonra, -ki diğer liftler çalışmadığı için- elimde sadece iki rota vardı, offpist denemeye karar verdim. Teleferikten inince tam oturakların altından geçen alan daha önce snowboardçular tarafından keşfedilmişe benziyordu. Liftlerle yukarı çıkarken karar vermiştim, oradan inecektim aşağıya. Bazen kuşbakışı eğimler ve zeminin müsait olup olmadığı konusunda yanılabilihyor insan. O yüzden tepede, aşağıya doğru kendimi salmadan önce, pistin başında durmuş snowboradçu oğlanlara sordum, buradan indiniz mi diye? Nasılmış durum bir ön bilgi almak lazım. İlk iniş engebeli görünüyor. Çukurlar tepecikler aşağıya kadar böyle giderse zorlayabilir. İnmişler, sorun yokmuş. Eh onlar indiyse ben de inebilirim dedim ve daldım bir bilinmeze doğru. Yine kontrolü elden bırakmadan topuk-burun fren yaparak bir sağ ön, bir sol ön yavaş yavaş başladım. Kar güzel, kar yumuşak. Korkmam ben yumuşak kardan, en kötü düşeceğimi bilirim. Düşünce de bir şekilde kalkılıyor, zararı yok, bu işin ruhunda mücadele var.

Kartepe offpist

Kartepe offpist

Bir kağıt bardak atmışlar boardum ona takıldı ve düştüm. Hemen kalkıp devam ettim. Pist dışına çıkmış olduğum için etrafta bir sürü dal ve çalı vardı. Onlara fazla takılmayayım derken tahtanın kontrolü zorlaştı ve bacak kaslarım yanmaya başladı. Fazla dayanamayıp kendimi eğime bıraktım ve dönüş yapmaya başladım doğal olarak. Dönüş yaptıkça kaslarımdaki yük dağıldı ve rahatladım. Bir süre yakaladığım ritmi devam ettirdim ama tabii ki bir süre sonra yine düştüm. Bol kara düştüğüm için kalkıp devam etmek biraz zor oldu, mecbur popomun üzerinde bir süre debelendim. Sonra yine ritmimi buldum ve tepenin pistle buluştuğu noktaya ulaştım.

Kayak ya da snowboard, değişmeyen bir kural vardır; ne zaman eyvah düşeceğim dersiniz ve korkarsınız, o zaman gerçekten de düşersiniz. Ne kadar kendinize güvenip endişesiz kayarsanız o kadar az yere kapaklanırsınız. O korku bir kere zihninizde yer etti mi yuvarlanmak kaçınılmazdır. Aslında aynı hayat gibidir. Ne kadar korkarsanız, o kadar kötüsü gelir başınıza. Ne kadar rahatsanız, o kadar kolay akıp gidersiniz. Kaygılar, endişeler bir anda beden dilinize yansır. Mesela bazen bir kar birikintisi veya çukur görürsünüz ve eyvah düşeceğim dersiniz, düşersiniz. Bazen de daha beter bir engeli gördüğünüzde bir şey olmaz geçerim ben bunun üstünden dersiniz ve geçersiniz. Yani aslında sadece zihninizdeki gerçekliği yaşarsınız. Deneyim kazandıkça geçerim ben dediğiniz engel sayısı fazlalaşır. Daha az düşüp daha çok keyif alırsınız. Tıpkı hayat gibi.

Kartepe ve Greenpark Otel ile ilgili aslında daha yazacak çok şey var. Onları da bir başka yazıya bırakayım. Zira hala dünün yorgunluğu var üzerimde. Şu an Bursa’dayım. Dün Kartepe sonrası İstanbul’a geçtim, bütün gün çalıştım ve akşam üstü Bursa’ya geçtim. Yarın tüm gün burada çalışıp Ankara’ya döneceğim. Yoğun zamanlar bu zamanlar.

Güncel, Kar tutkusu içinde yayınlandı | , , , , , , , ile etiketlendi | 6 Yorum