Kopyalamak çok kolay. Bir başkasının esprisini, mesajını, hikayesini, temasını alıp biraz evirip çevirip sunmak fazla üzmez insanı. Bununla birlikte, insan kendisi bir şey üretmeye yeltendi mi, işler değişiyor. Neyse ki bazı beyinler gerçekten yaratıcı düşünce yetisiyle onurlandırılmış ve üretiyorlar. Onlara hayranlık duymamak imkansız. Çalışarak, uğraşarak bir yaratıcı olunabilir mi bilmiyorum. Mutlaka teknikleri vardır. Bunları biraz irdelemekte fayda olabilir. Bu gün biraz yaratıcılık üzerine kafa patlatalım o zaman. Yaratıcı olmak bir yetenek midir? Sonradan kazanılabilir bir özellik midir hem biraz araştıralım hem de biraz kendi fikirlerimizi ortaya dökelim.
İnternette yaratıcılıkla ilgili yüzeysel bir araştırma yaptığınızda karşınıza bir kaç ticari site çıkıyor ve asıl faydayı sağlayabilmek için bir şeyler satın almanız gerekiyor. Yaratıcılıkla ilgili ön sırada çıkan web siteleri genellikle iş dünyasında ve teknolojideki yaratıcılıktan bahsediyor. Sanatta yaratıcılık konusu için daha fazla zaman harcamak lazım. İngilizce sitelerde durum farklı daha çok sayıda doyurucu içeriğe ulaşabiliyorsunuz. Genellikle yaratıcılıkla ilgili en çok tartışılan konunun, yaratıcılığın doğuştan mı geldiği, yoksa sonradan kazanılabilir bir beceri mi olduğunu görüyorum. Yaratıcılığı artırmanın yolları konusunda ise eften püften bir kaç tavsiye dışında kayda değer bir veriye ulaşamadım. Dediğim gibi, biraz daha fazla zaman lazım harcamak internette. Hatta bu konuda yazılmış bir kaç kitabı okumak ta faydalı olabilir.
Yapılan çalışmalarda yaratıcı insanların beyin fonksiyonlarının daha normal insanlara göre farklı olduğu bulunmuş. Beynin frontal bölgesinde daha yoğun aktivite tespit edilmiş yaratıcı olarak tanımlanan kişilerde. Ancak bu bulgular da tartışmaya son noktayı koymaya yetmiyor. Çünkü bu insanların beyinleri daha aktif olduğu için mi yaratıcı olduklarını yoksa yaratıcı oldukları için mi beyin fonksiyonlarının daha yoğun olduğunu bilmiyoruz. Klasik yumurta mı tavuktan çıkar, tavuk mu yumurtadan çıkar kısır döngüsü ile karşı karşıyayız. Önemli bir takım bilim adamlarından bazıları, yaklaşık 10.000 saat bir çalışma ile insanların yaratıcı düzeye gelebileceğini iddia ediyor. Diyelim ki keman çalışıyorsunuz, 10.000 saat bir egzersiz ve alıştırma sürecinden sonra siz de önemli besteler yapacak bir dehaya sahip olabilirsiniz diyorlar. Kimileri buna tamamen karışı çıkıp, yaratıcılığın doğuştan gelen bir yetenek olduğunu savunuyor. Bazı yazarlar en yaratıcı dönemlerini 18-20 li yaşlarında yaşarken, bazıları 60 yaşından sonra eser vermeye başlıyor. Deneyim ile çok açıklanabilecek bir durum gibi de görünmüyor. Yaratıcılık hakkında tek bildiğimiz, ona sahipken bir anda yitirebileceğimiz bir özellik olması. Hayatının bir döneminde yaratıcılığı ile ön plana çıkmış pek çok insan, bu yetisini kaybedebiliyor ve tekrar kazanamaya da biliyor. Yıllarca üretmemiş, eser vermemiş bir başkasının, birden bire yaratıcılık adına önemli işler yaptığına da şahit olabiliyoruz.
Nasıl yaratıcı olunur sorusunun cevabı ise kolay bulunmuyor. Yürüyüş yapın, işe farklı bir yoldan gidin, çocuklarla sohbet edin, yeni insanlarla tanışın, farklı kitaplar okuyun, seyahate çıkın gibi bazı önerilere kolayca ulaşabiliyoruz ancak bu tam olarak bize o parlak fikirleri getirmeyi garanti etmiyor. Peki çalışarak daha yaratıcı olmanın bir yolu yok mu? Yoksa doğuştan genlerimizle aktarılan yeteneklerimizle yetinip, kaderimize razı mı olmalıyız? Açıkçası eğer yaratıcılığı artırmanın yolları ya da yaratıcılığın sırrı gibi konulara ilginiz varsa, zaten içinizde bir yaratma arzusu duyuyorsunuz ve o yüzden bir takım araştırmalar içine girmişsiniz demektir. Bu kesinlikle iyiye işaret. Yaratıcılığınız geliştirmek için bir şey sizi içeriden itekliyor demek ki, bu da gösteriyor ki, siz de yaratma potansiyeli mevcut. Sadece doğru zaman ve doğru odaklanmayı şimdiye kadar sağlayamamışsınız hepsi bu. Dünyada milyonlarca kişi bu konu üzerinde düşünmüyor bile. Oysa siz orijinal olmak ve şu dünyaya farklı bir değer katmak istiyorsunuz. İşte o zaman emin olabilirsiniz ki, içinizde o pırıltı var. Hiç bir zaman açığa çıkmaya bilir belki. Ancak istek, bu yeteneğinizin varlığını ispatlıyor. Aksi halde başka konulara ilgi duyardınız. Peki neden bazıları çok doğal ve zorlanmadan bir şeyler yaratabiliyorken, diğer bazıları saatlerce gelmeyecek ilham perilerini bekleyerek acı çekiyor? İlham perisi kime ne zaman geliyor ve ne kadar kalıyor?
Özel ilgim sebebiyle yazarların yazma süreci ile ilgili pek çok kitap ve makale okudum. Okuduklarımdan ortak tek bir özet cümle çıkarmam gerekirse, ilham perisi çaba harcayana ve onu isteyene geliyor. Her zaman aynı sıklıkta ve aynı biçimde olmasa da, öncelikle yüksek bir arzu ve bunu destekleyen bir çalışma içinde olmak gerekiyor. Belki de nice ilham perileri nicelerini ziyaret etti ancak bununla ilgilenmeyip hayatlarını başka yönde yaşamayı tercih edenler tarafından bu periler kovalandı. Pek çok kez aklımıza gelen parlak fikirler, üzerinde fazla düşünmediğimiz ve arkasından emek harcamaya üşendiğimiz için sonsuz boşlukta kaybolup giderler. Ta ki birileri onları yakalamaya hazır olana kadar. Aslında üçüncü gözümüz açık olsaydı eminim ortalıkta dolaşan, daha önce başkaları tarafından düşünülmüş ancak bırakılmış bir sürü parlak fikir görürdük. Kim bilir, belki de evrenin bir yerlerinde bir parlak fikirler çöplüğü vardır.
Yaratıcı olmanın en birincil kuralı aslında ön yargıları ve yıllar içinde bize dikte edilmiş ön koşulları biraz geri plana atabilmekten geçiyor. Aslında her şey insanın öncelikle kendine inancıyla başlıyor. Korkularımızı ve beynimizin içinde kendimizin yarattığı bariyerleri aşabilirsek potansiyelimizin çok daha iyi kullanabiliriz. Ne yazık ki pek çok defa başkaları ne der, başkaları onaylar mı korkusu ile bir adım geri çekiliyoruz. Ne düşüncelerimizi, ne de zihnimizi serbest bırakabiliyoruz. Daha önce kabul edilmiş kalıplar üzerinden düşünüp hareket etmediğimiz takdirde eleştirilmekten korkuyoruz. Beğenilmeme, sevilmeme, onaylanmama korkusu bizi bazı şablonlara mahkum etmeye zorluyor. Farkında bile olmadan o kadar çok kural giriyor ki hayatımıza, bu kuralların dışına çıkma fikrini bile zihinlerimize kabul ettiremiyoruz. Oysa herkesin daha önce onayladığını yapmak demek, biraz da tekrar etmek demektir. Korkularımız olduğu sürece, bu korkuları aşamadığımız sürece fark yaratmamız söz konusu olamaz. O halde yaratıcı olabilmenin ilk kuralı korkusuz olmak diyebiliriz. Öncelikle kendimizden korkmadan yaşayabilmeliyiz. En gaddar yargıç içimizdeki yargıçtır. Onu aştıktan sonra, diğer yargıçlar çocuk oyuncağı…
Asıl soru yaratıcı olmak adına içimizdeki korkularla nasıl mücadele edebileceğimiz sorusudur. Pek çoğumuz reddedilme korkusu yaşarız ancak bununla nasıl baş edeceğimizi bilmediğimiz için başvurumuzu yapmayız. Oysa bu korkunun yenilebilmesi için tek şart arzunun korkuya baskın çıkmasıdır. O halde korkularımı yenmek için uğraşmak yerine arzu seviyemizi yükseltmek için çaba sarf etmemiz gerekir.
Arzu bir ateştir ve bu ateşi beslemek için oduna ihtiyacımız var. İşte bu odunlar nerededir ve nasıl toplanır bunu bulmamız gerekiyor. Ateşimizi besleyecek uygun odunları bulabilmek için bazen ıssız ormanlara girip, yolumuzu kaybetmeyi göze almamız gerekebilir. Ancak bunu yapabilmek için de öncelikle arzumuzun olması gerekir. Yine mi geldik, tavuk mu yumurtadan çıkar yumurta mı tavuktan çıkar hikayesine.
Einstein demiş ki, ön yarıları parçalamak atomu parçalamaktan daha zordur. Evet, kendisine katılıyorum ancak ön yargıları kırmaktan daha zor bir şey varsa o da kısır döngüleri kırmaktır. Neyi nasıl ne zaman yapacağımızı bilsek bile bir şeyler sanki bizi bileğimizden bağlar ve döner dururuz. Yapmak istediklerimizle yaptıklarımız arasında ki mesafe açıldıkça ümidimiz azalır ve isteklerimiz de sönmeye yüz tutar. Eh bari hiç olmazsa şu an yapmakta olduğumu isteyeyim bari diyerek kendimizi avutmaya çalışırız. İçimizdeki ateşten uzaklaşıp, biraz da donarak yaşamaya başlarız. Oysa ateşe yaklaşmak lazım önce. Ateşe yaklaşmak içinse, bir şeyleri değiştirmek, bir küçük adımla başlamak gerekir her şeye.
Gelelim yeniden arzularımızı besleme konusuna. Neyi hayatımızın merkezine koyuyorsak, onun uğruna yaşamaya başlarız. Nefret ettiğimiz bir işte çalışıyor olsak bile, hayatımızın merkezine işimizi koyduğumuzda, tüm arzu ve nefretlerimiz yani tüm insani duygularımız bu odağa yoğunlaşır. Hep aynı iş çerçevesinde şekillenir hayatımız. En değerli varlığımız, zamanımız, onun emrine verilir ve tüm enerjimizi bir şekilde sömürmesine itiraz etmeyiz. Yaratıcılık arzuluyorsak, bunu hayatımızın merkezine koyduğumuzda işler değişecektir. Ya da, yaratıcılığı hayatımızın merkezine koyduğumuzda bu yöndeki arzumuz artacaktır da diyebiliriz. Her ne iş yapıyor olursak olalım, fark yaratmak için fark yaratma düşüncesini hayatımızın merkezine koymak zorundayız. Bu hem iş hem de sanat alanında geçerli bir kural.
Bir yazarın yazma ve yaratma arzusunu en çok kamçılayan şey iyi kitaplardır. Gerçi bazen çok kötü kitaplar da aynı etkiyi yaratabilir ve insana bunlar bunu yapıyorsa ben çok daha iyisini yapabilirim duygusunu yaratabilir. Ancak iyi yazılmış bir kitap kadar yazma arzusunu körükleyen başka bir şey olamaz. Yazma arzunuzun ateşini besleyecek en iyi odun iyi yazılmış kitaplardır. Bir ressam içinse, kendisini hayran bırakacak bir tablo olabilir. Başarılı ve ruhunuza dokunan her eser, sizde benzer duyguları yaratacak bir eser üretme arzusunu canlandırır. Kıskançlıkla karışık duyduğunuz hayranlık duygusu derinlerde bir şeyleri harekete geçirir.
Defalarca başarısızlığa uğradığınızda sizi yerden kaldıracak tek şey arzudur, kaybetme korkusu değil. Yazma arzusu, resim ya da beste yapma arzusu, farklı olma, değer katma, yenilik getirme, mesaj verme arzusu…yaratıcı olmak için çok yüksek arzu duymalısınız. Daha önce bahsettiğim gibi, yaratıcı insanların beyin fonksiyonları da farklı. O halde beyninizi sürekli aktif tutmak ve düşünmek zorundasınız.