Tyrol bölgesinin tepe noktasında, 3.300 metrede aşağıya bakıyorum. Rüzgar olduğum yerde durmama bile müsaade etmiyor. Günay vazgeçmiş, teleferikle geri döneceğini söylemiş, tek başımayım. Etrafta kimsecikler yok. Tipi ve sis yüzünden ne yöne gideceğimi göremiyorum. Boyunluğumu burnuma kadar çekmişim, kulaklığımı, kaskımı takmışım. Kar gözlüğü ile alnım dahil her yerim kapalı ancak yine de minnacık bilyeler halindeki buz parçaları bir yer bulup içeri giriyor ve rüzgarın gücüyle canımı acıtmayı başarıyor. Bir kayakçı geçiyor yanımdan, gözlerimle onu takip etmeyi planlıyorum ama saniyeler içinde kayboluyor sisin içinde. Uğuldayan rüzgarı arkama alıp kendimi aşağıya salmaktan başka çare yok. Üşümeye başladım ve burada öylece durup duramam, başlamam gerekiyor Stubai buzulundan aşağıya inmeye.
Derin bir nefes alıyorum, kontrollü bir şekilde adımımı atıyorum. Zeminin katır katır olduğunu fark edince canım sıkılıyor. Oysa buralara yumuşak toz ve bol karı bulma ümidiyle gelmiştim. Zirve çıplak ve rüzgara karşı savunmasız, tüm karlar savrulmuş. Zaten yüzüme batan yeni kar değil de sanki rüzgarın kaldırıp fırlattığı zemindeki eski kar. Eğimi algılayamıyorum, zira burnumun önünü göremiyorum. Beyaz bir körlük yaşayarak inmeye çalışıyorum. Tüm gücümle bacak kaslarıma basıyorum ve çok dik bir yerde olmadığımı düşünerek hafif dönüşlere başlıyorum. Sadece topuk freni ile aşağıya inmem imkansız. Yol çok uzun ve benim gücüm sürekli topuk basarak inmeye yetecek gibi değil. Pist buzlu olduğu için ekstra güç harcamam gerekiyor. Birazcık aşağıya inebilsem, zirvenin şu en vahşi rüzgarından sisinden sıyrılabileceğimi biliyorum. Sadece 300 metre bile gidebilsem rahatlamama yeteceğini düşünüyorum. Arkadan beni iten rüzgar bir anda yön değiştiriyor ve sağdan ya da soldan üstüme çullanıyor. Tam dengemi bulacağım zaman yine yön değiştirip bu sefer önden çarpıyor suratıma. Ne zaman nereden eseceği bilinmeyen rüzgarla mücadele ederken sisten ve gözlüğüme çarpan taneciklerden hiçbir şey görmüyorum. Daldığım girdabın içinde ne yöne gittiğimi kestiremiyorum. Pistte miyim pist dışında mıyım hiçbir fikrim yok. Sadece yer çekimine güveniyorum, beni aşağıya indirir nasıl olsa diye. Birazcık önümü görebilsem önlemimi alacağım, fren mi yapmalıyım boardun ucunu aşağı mı salıvermeliyim karar verebileceğim.
Her taraf alabildiğine beyaz ve tepenin hiçbir kıvrımı fark edilmiyor. Elimde olmadan hızlanıyorum fren yapmam gerek. Eğim nerde ben eğimin neresindeyim bilemeden topuk freni yapmamla havada uçmam bir oluyor. Önce kafamı sonra belimi ve kalçamı şiddetle çarpıyorum yere. Kaskımın başında olduğuna şükrediyorum ilk iş. Kask olmasına rağmen zonklayan başımı unutuyor ve belimin sancısına odaklanıyorum. Burada böyle hiçliğin ortasında yatamam, kalkmam ve devam etmem lazım. Zorlayarak kendimi kalkıyorum, oyalanmadan şu fırtınadan kendimi kurtarmam lazım. Acıya fazla aldırmayarak kalkıyorum yerimden ve yine önümü göremeden devam ediyorum. Yaklaşık 30 saniye sonra tipi ve sis beni yutuyor, boardumu kontrol etmeye çalışırken yine aynı şekilde aynı tarafa bu sefer biraz daha şiddetle düşüyorum. O kadar çok canım yanıyor ve ümitsizliğe kapılıyorum ki, bir an önce bu işkenceden kurtulmak için hızla yerden kalkıyorum. Kalkar kalkmaz tekrar düşüyorum ve artık acıya direnmeyi bırakıyorum. Oturuyorum karın üstüne ve aldığım hasarı tartmaya çalışıyorum. Kaskım olmasa bilincimi yitirmiş olabilirdim ama aklım başımda. Belimin biraz altında, sol kalçamın biraz üstünde dayanılmaz bir acı hissediyorum. Ne kadar yol gittim ne kadar kaldı hiçbir fikrim yok ve ben acıdan tekrar ayağa kalkamayacak haldeyim.
Tipi şiddetini azaltmamış, hala hiçbir şey göremiyorum ve canım inanılmaz sıkkın. Kaslarım sıcak ancak oturduğum yerde üşümeye başlamama saniyeler kalmış belli ki. Acı, öfke ve çaresizlikle bir sigara yakmak istesem de bu rüzgarda beceremeyeceğimi biliyorum. Sırt çantamdan akşam üstü keyfi için diye yanıma aldığım içkimi çıkarıyorum ve küçük şişenin yarısını kafama dikiyorum. Sert içki içimi ısıtıyor. Boşluğa bakıyorum, gözlerimden fiziksel acının yaşları aktı akacak. Bir yerim kırılmadı sanırım ama fena halde darbe yediğim kesin. Hemen kalkmak gibi bir acelem yok artık, önce toparlanmalıyım ve cesaretimi yeniden kazanmalıyım.
Doğanın şakası olmaz. Ben çözdüm bu dağları, inerim her yerden, her yerinden dememek lazım. Nasılsa sis dağılır, nasılsa rüzgar hafifler, toz karı bulurum, kar beni sever diye fazla iyimser olup beyazın büyüsüne kapılmamak gerekiyor. Oturduğum yerde yüzüme çarpan iğneciklere aldırmadan bunları düşünmeye başladım. Dağın vahşi yüzünü ne zaman size göstereceğini bilemezsiniz. Güneşli açık bir günde yumuşacık karlar arasında bir sağa bir sola keyfince kayarken insan unutuyor ve dağların hep öyle sizi kucaklayıp sarmalayacağını düşünüyorsunuz. Ama gün geliyor, aynen benim Stubai buzulunun zirvesine yakın bir yerlerde olduğum durumda buluveriyorsunuz kendinizi. Dağ sizi kucaklamıyor, resmen kusuyor. Bir an önce çekip gideyim diye bir o yana bir bu yana savuruyor. Stubai buzulu beni kabul etmiyor, başından savıyor ve hiç acıması yok. Tekme tokat dışarı atmaya çalışıyor. Benim de artık tek derdim kalmış, bir an önce aşağıya güvenli bir yere ulaşmak ve boardumu ayağımdan çıkarıp atmak. Yine de bir süre daha Stubai buzuluyla konuşmak ve onu ikna etmek zorundayım. ‘Tamam gidiyorum ama böyle yaparsan devam edemem. Söz bir daha çıkmayacağım zirveye, hatta aşağılarda da kaymayacağım artık. Sadece izin ver de gideyim. Beni böyle dövmeye devam edersen benim varlığıma daha uzun süre katlanmak zorunda kalacaksın. Bunu ikimiz de istemeyiz değil mi? Hadi müsaade et…’ Bir taraftan Stubai’yi insafa getirmeye çalışıyordum bir taraftan da şişeden yudum yudum içmeye devam ediyordum. Etrafta bağırıp yardım isteyebileceğim kimse yoktu. Yardım istemek demek bir kar motorunun gelip beni alması demekti ki aslında o kadar uzun süre birilerini bekleyecek sabrım yoktu. Ayrıca acıya, hayal kırıklığına ve tüm tükenmişliğime rağmen mantıklı düşünülecek olursa aşağıya inebilecek durumdaydım. Bir süre daha oturdum buzun üstünde. İçimdeki ışıltı ve heyecan kaybolmuştu. Kaymak artık tutkum değil işkencemdi benim. Daha ne kadar olduğunu bilmediğim bir yol boyunca bu işkenceye katlanmaktan başka çarem yoktu. Birkaç yudum daha alıp şişemi çantama geri koydum, çantayı sırtıma taktım. Ellerimi dizime koydum ve başımı yukarı kaldırıp Stubai’ye seslendim… ‘Bak gidiyorum şimdi tamam mı….Bir daha da gelmeyeceğim. Bana şimdi izin verirsen bir daha rahatsız etmeyeceğim seni’
Sol ön kaydığım için, çok acımasına rağmen mecburen yine sol ayağım önde yavaş yavaş inişe geçtim. Sol bacağım tamamen güçten düşmüştü ve her basışımda dizimden belime kadar sancı duyuyordum. Mümkün olduğunca topuk freni yaparak, dönüşlere kalkışmayarak devam ettim. Stubai anlaşmayı onaylamıştı, rüzgarını çekti üzerimden. Tipi hafifledi, sisler dağılmaya başladı. Uzaklarda bir yerde büyükçe bir karaltıyı seçebildim ve yönümü ona çevirdim. Bu bir dağ kafesi olmalıydı ya da bir istasyon. O derece uzak olmasına hayıflansam da, sonunda medeniyete dair bir işaret görmek derin bir oh çekmemi sağladı. Sadece topuk freni yapabiliyordum ve sol tarafıma yüklenemiyordum. Artık canım iyice yanmaya başlamıştı. Arada dönme denemelerim oluyorsa da bir türlü kontrolü sağlayamadığımı fark ediyor acıyı es geçemiyordum. Artık önümü görebiliyordum, eğim epeyce azalmıştı, istasyon yaklaşmıştı, rahatça aşağıya kadar inmeliydim. Olmuyordu, ilerleyemiyordum, sürekli fren yapıyor arada düşüyor kontrol sağlayamıyordum. Cross Country dedikleri kayakla dağda yürüyen insanlar vardı az ileride. Onlar da yürüyerek istasyona doğru gidiyorlardı. Hızım onlarla aynıydı, snowboarda o gün başlamış gibiydim. Artık zeminin eğimi iyice yumuşamıştı, normalde benim rahatça ulaşmam gerekiyordu istasyona. Oysa giderek güçsüzleşmişti sol tarafım sanki tek ayakla kayıyordum ve sol taraf boşta sallanıyordu. Sonunda dayanamadım ve çıkardım boardu ayağımdan. Yürüyen cross countryci grupla beraber aşağıya kadar boardu taşıdım. İstasyonun girişinde ilk gördüğüm yere boardu dayadım ve hemen bir sigara yaktım. Ellerim sarsıntıdan, darbelerden ve adrenalinden titriyordu. Şişeyi çıkarıp birkaç yudum daha aldım. Neredeyim ben diye bakmak sonra aklıma geldi. Yukarıda kocaman Eistgrast Station yazıyordu.
Fazlasıyla üşümüş olduğum için ikinci sigarayı yakmak yerine içeri geçip sıcak bir köşeye oturmak, sıcak bir şeyler içmek istedim. Kapıdan adımımı atar atmaz afalladım. Minik, şirin, içinde odun yanan şöminesiyle bir dağ kafesi beklerken, yürüyen merdivenlerin, mağazaların olduğu çok katlı kocaman bir alışveriş merkezinde buldum kendimi. Az önce zirveye yakın yerde acı içinde oturduğum noktayla inanılmaz bir tezatlık taşıyan binanın içinde anlamsız ve amaçsızca dolanmaya başladım. Kayak malzemeleri satan geniş bir dükkana girip sağa sola bakındım biraz. Bir şey alacak halim yoktu, canım acıyordu ve şaşkın bir şekilde dolaşıyordum. Karnım acıkmaya başlamıştı ve içtiğim içki hafiften başımı döndürüyordu. Yürüyen merdivenlerle yukarı çıkıp atıştırmalık bir şeyler bakınırken telefonum çaldı. Günay ve Ayşe’nin buralarda bir yerde olduğunu düşünüyordum ve birazdan birbirimizi görürüz nasılsa diye rahattım ama yanılıyormuşum. Meğer ben bir başka istasyona inmişim onlar başka istasyondaymış. Eistgrast istasyonunu kulağımda telefon turlarken onların hala Gamsgarten’de olduğunu öğrendim.
Acılar içerisinde şaşkın şaşkın dolaşmaya son verip Gamsgarten istasyonuna doğru yola koyuldum. Eistgrast’ta ki duraktan kabinlere binerken etrafta soracak kimseyi göremedim. Bir tane kadıncağız orada çalışıyor gibi göründü gözüme. İngilizce olarak Gamsgarten’e nasıl gideceğimi sordum ancak dediklerimden hiçbir şey anlamadı. Ufak tefek ürkek bir kadındı. Beni anlama çabası hiç olmadı. Ben birkaç defa ısrarla sorunca hemen yan taraftaki kabinleri gösterdi. Ben de süzülerek dönen kabinlerden birine atladım. Enteresandır, kadın da benimle aynı kabine bindi. Ona birkaç defa daha sormaya çalıştıysam da sadece gülümseyerek anlamıyorum anlamında kafasını sağa sola sallamakla yetindi. Beden dilimi kullanmaya kalkışamayacak kadar yorgun, acı içinde ve biraz da sarhoştum. Amaaan dedim. Neyse ne, elbet gideriz eninde sonunda Gamsgarten’e…
İndiğim istasyonda bağlantı yaparak üzerinde Gamsgarten yazan kabinlerden birine bindim. Tamam artık birazdan orada oluruz diyordum ki, kabinin aşağıya doğru inmekte olduğunu görünce içime bir kurt düştü. Bu sefer kabinde yalnızdım ve canım iyiden iyiye sıkılmıştı. Şişemden birkaç yudum daha alıp bitirdim. Gözlerim dolu dolu olmuştu. Bir yandan muhteşem bir manzara izleyerek doğanın sessizliğinde havada seyir halinde olmaktan dolayı mutlu, diğer yandan dağ tarafından kusulup atılmış olmanın üzüntüsü içerisindeydim. Çelişkili duygular içerisinde ilerlerken en aşağı istasyona kadar indiğimizi fark ettim. İlk istasyondan tekrar mittlestationa yani orta istasyona gitmem, oradan da Gamsgarten bağlantısına geçmem gerekecekti. Önümde daha uzun bir yol vardı.
Yukarı doru yolculuğuma başladım. İlk etap sırasında benim bindiğim kabine bir de çift atladı. Önce pek ilgilenmedik birbirimizle. Az önce hiç İngilizce bilmeyen ürkek Avusturyalı kadından sonra sosyalleşme isteğimi kaybetmiştim. Ancak çiftin konuştuğu dil ilgimi çekti. Rusça gibi geldi ama tam öyle de değildi. Sonunda dayanamayıp nereden geldiklerini sordum. Polonya’dan geliyorlarmış. Benim Türk olduğumu duyunca gülümsediler, birkaç yıl önce yazın gitmişler Türkiye’ye ve çok güzel vakit geçirmişler. Biz tam muhabbeti koyultuyorduk ki orta istasyona geldik. Artık son olmasını ümit ettiğim başka bir kabine binerek Gamsgarten’e doğru hareket ettim.
Gamsgarten bıraktığım gibi beni bekliyordu. İlk inişte Ayşe ile önünde selfi çektiğimiz tabelayı görünce rahatladım. Sonunda doğru durakta inmeyi başarabilmiştim. Geç olsa da güç olsa da gelmiştim işte. Bir an önce hem arkadaşlarıma kavuşup yalnızlığımdan kurtulmak, hem de acıkan karnımı doyurmak istiyordum. Aç karnına küçük şişeyi bitirmiştim ve beni sersemletmeye yetmişti. Biliyordum ki gün boyu bir daha snowboardumu ayağıma takmayacaktım. Hatta bir daha takıp takamayacağımdan o anda hiç emin değildim. Belimin sol tarafındaki ağrı yürümemi de etkiliyordu. Her attığım adımda tekrar buzulun zirvesine gidip, o kapaklanma anını yeniden yaşıyordum.

Arkadaşlarımın Gamsgarten istasyonunun arka tarafında bulunan camlı kafede olduklarını öğreniyorum telefonla arayıp. Kafeyi bulmam zor olmuyor. Günay’ı buluyorum kolayca. Ayşe ile beni epeyce beklemişler ama sonra sıkılınca Ayşe kaymaya gitmiş. Ben hemen oturup nasıl indiğimi anlattım. Günay güya teleferikle dönmemiş te arka taraftaki kırmızı pistten aşağıya inmiş. Bilemiyorum artık, o havayı görünce hayatta inmem ben buradan deyip geri döndüğündeki kararlılığını görmesem inanabilirdim. O da benim bir türlü istasyonun yolunu bulamayışımla dalga geçti epey. Karşılıklı dalga geçmeler sırasında yemek siparişimi verdim. Verdiğim siparişten adam gibi bir yemek beklerken kadehin içinde peynirler ve biftek parçalarından oluşan kuş kadar bir şey geldi. Son damlasına kadar sıyırarak yedim ve karnımı doyurdum. Tadı pek müthiş değildi ama işte insan aç olunca çok fark etmiyor. Az sonra Ayşe geldi ve keyfimiz tamamlandı. Ben biraz da Günay’ın yanında getirdiği şişeden içince ağrılarımın hafiflediğini duyumsadım ve neşelendim. Bulunduğumuz yerde cam tavan dönüyordu ve ara ara tepemiz açılıyordu. Burada hava gayet güzeldi ve içerisi soğumuyordu. Kafede sigara içilebiliyor oluşu da artı bir sürpriz oldu benim için. Müziği basmışlardı, insanlar gün ortasında bir disko kafası yaşıyorlardı.

Dışarıda güneş yüzünü göstermeye başladı. Bulutların arasından süzülen puslu ışık, bir anda dağın soğuk ve vahşi havasını dağıttı. Dışarıda sıra sıra dizilmiş şezlonglardan birine oturup güneşlenme isteği doğdu içimde ama içerideki sıcak ortamdan kopmak istemedim. Günay ve Ayşe birkaç sefer daha kaydılar ve sonunda günü bitirme vakti geldi. Teleferiklerle aşağıya inmemiz ve bizi bekleyecek otobüsü kaçırmamamız gerekiyordu. Son kez kabinlere binip aktarmalarımızı yapa yapa en alt istasyona ulaştık. Stubai buzulunun aslında çok küçük bir kısmını görebilmiştik ve çok azıcık bir bölümünde kayabilmiştik. Yine de hiç içimde kalmadı, buzulda snowboard yapmak nasıl bir şeymiş anlamama yetti. Diğer istasyonlara gidip oralarda da defalarca düşmeye gerek yok buzulda board yapmanın nasıl bir şey olduğunu anlamak için.
Otobüsümüzü beklerken aşağıdaki kafeden sıcak şarap aldık. Artık iyiden iyiye neşelenmiştik ve ben acımı neredeyse unutmuş durumdaydım. Hatta Ayşe ile makerena dansı bile yaptık kafenin önünde.
Otobüse kendimizi attığımızda yorgun bitkin ve sağ salim olmanın verdiği şükür duygusu halindeydim. Kendimi otobüse tek parça atabilmiştim ya, gerisi bir şekilde hallolurdu. Otobüs bizi yine aynı durağa bıraktı ve biz iki adım sonra kayak kiralama yerinde kayak ve snowboard botlarımızdan kurtulmuştuk. Sanırım sadece harcanan enerji değil, yüksekte olup basınca maruz kalmak ta insanı yoruyor. Stubai’de yediğim kadehteki soslu biftek dişimin kavuğunu doldurmamıştı ve iyiden iyiye acıkmıştım. Ayşe ve Günay da benzer durumdaydı. İnnsbruck merkeze gezmeye gitmiş arkadaşlarımıza telefon ettik, onlar da Igls’e dönmüşler ve oteldelermiş. En iyisi dedik, siz de buraya gelin, Venezia restoranda yiyelim akşam yemeğimizi. Güzel servis, lezzetli yemekler, makul fiyatlar, inanılmaz elverişli lokasyon bizi yine cezbediyordu. Keyifli bir akşam yemeğini epeyce erken bir saatte yedik ve neşelendik. Sonrasında İnnsbruck veya başka bir yere gidecek halimiz yine kalmamıştı. Otelimize döndük ve hepimiz bizim odada toplandık. Biraz daha kakara kiri sonrasında geceyi bitirip uykunun sıcak kollarına kendimizi bırakıverdik.
Bilge, 3300 metrede yakalandığımız tipi konusunda yazdıklarnda hem fikiriz ancak senin mavi piste yönelmenden sonra benim telesiyej operatörü ile olan diyaloğumu sana anlatıp pistte operatöre söylenerek yapılırmı bu bana uleen diye kırmızı pistten basıp indiğimi bu şekilde yazmanda dolayı seni esefle kınıyor ve en yakın sürede sana nota göndereceğimi bildiriyorum… veeee iniş bölümünde daha yazılmamış aktarma istasyonlarınında olduğunu hatırlatırım 🙂
BeğenBeğen
o zaman sanırım sen 9 numaradan indin. Çünkü onun devamı Gamsgartene çıkıyor. Ben de 7 mavi ile başlayıp 7b siyahla devam ettim. Çünkü tam da o açıdan Eistgrasta çıktım. Pist haritasına bakabilirsin. https://bilgeakin.files.wordpress.com/2017/02/stubaier-pist-haritasc4b1.jpg?w=1024
Aktarma istasyonlarının tamamını yazmış olmam lazım. Zira yol uzun sürüyor, o yüzden çok beklediniz. Arada atladığım varsa da artık kafamın güzelliğine ver 🙂
BeğenBeğen
Geri bildirim: Avusturya’da Kayak 6– Stubai Buzulu Devam | FreeBilge