Sarıkamış’a dördüncü veya beşinci gelişim. Burada insan kendini hep iyi hisseder. Sadece muhteşem manzarası değil, kristal kar da sizi büyüler ve çok iyi kayak yaptığınıza inanmaya başlayabilirsiniz. Her ne kadar çoğu zamanınız batıp çıkmakla geçse de bol kar yaptığınızı düşünerek mutlu olursunuz. Siyah pistleri çok dik değildir ve kar sizi iyi tuttuğu için siyah pistten güvenle inmenin gururunu yaşarsınız. Düşünce canınızın yanmayacağını bildiğiniz için daha önce denemeyi isteyip cesaret edemediğiniz bir sürü stili test edebilirsiniz. Başka pistlerde çok nadir bulabileceğiniz fotoğraf kareleri yakaladığınızda marifeti kendinizde sanıp fotoğrafçılığı kariyer mi edinsem diye düşünmeye başlayabilirsiniz.

Sarıkamış’tan bahsetmişken, kar kalitesine değinmezsem ayıp olur. Meşhur kristal kar dedikleri karı, gerçekten de kayakçılar ve snowboardçular için ideal kayma koşulları sağlıyor. Hava sezon boyunca oldukça soğuk oluyor ve yağan kar eriyip sonra da buzlanmıyor. İlk yağdığı kalitesini koruduğu için, sezonun başında ya da sonunda, taze kar yağmış olsun olmasın kontrolü sağlamak güçleşmiyor. Ayrıca yumuşak olduğu için düşme durumunda can acısı daha az oluyor. Dik pistlerinden dahi inerken tedirginlik Türkiye’deki pek çok piste nazaran daha az oluyor. Oteller bölgesinden ortaya kafe denilen yere çıkılıyor ilk önce. Oradan aşağıya inişteki eğim çok düşük, mavi hatta yeşil sanırım. Bazı yerlerde zemin o kadar düz oluyor ki snowboardçu için pek fena olabiliyor. Geçen sene orta kafeden aşağı otele geçmek için sandalyeli mekanizmaları kullanıyordum çünkü düz yerlerde zıplamak, bağlamalarımı çözüp sonra tekrar takmak, sonra bir daha çözmek durumunda kalmak falan ıstırap gibi geliyordu. Başlangıçtaki eğimde hızlanmayı başaramadığım ve kendimi yavaşlattığım için bu işkenceyi çekmek yerine telesiyeje binip dönüyordum otele. Bu gidişimde hiç durmadan, bağlamalarımı çözmeden otele inmeyi başarabildim ve kendime hayret ettim. Acaba dedim, zemini mi düzeltti bunlar da hafif eğim vererek benim gibilerin işini kolaylaştırdılar? Sonra fark ettim ki değişen zemin değildi, bendim. Biraz hız kazanmayı başarabildiğim için yavaş yavaş olsa da en aşağıya kadar inebildim. Geçen senelerde boardun ucunu dümdüz aşağıya vermek bile beni çok tedirgin ediyordu. Zemin ne kadar düz olursa olsun, yine de sürekli paralel gitme düşüncesi beni ürkütüyordu. Özellikle düz zeminlerde düşmek daha çok can yaktığı için bu bölümlerde sürat yapmayı bir türlü beceremiyordum. Her seferinde de kalçamın üzerine birkaç defa fena şekilde düşüyordum ve canım acıyordu. Açıkçası orta kafeden oteller bölgesine durmadan, düşmeden inebildiğim için kendimle gurur duydum. En azından ufak ta olsa bile bir ilerleme gösterdiğim için sevindim. Yine de emin değilim. Geçen seneki Sarıkamış seyahatimiz sırasında çok bol kar vardı ve boardumun altı kara yapıştığı için daha yavaş gidiyordum. Şimdi olsa yine bol karda acaba düzlüğü geçebilir miyim emin değilim. Tüm bu çelişkili düşüncelerime rağmen kendimi düzlükler konusunda birazcık daha iyi hissediyorum çünkü aynı şeyi yukarı Karanlıkdere pistlerinde de yaşadım.

Beraber geldiğim arkadaşlarım orta kafenin tam yanında, pistlerin ortasında, kelimenin tam anlamıyla dağın başında yer alan camiyi görünce çok şaşırdılar. Defalarca resim çekip, tekrar tekrar hayretlerini ifade ettiler. Birkaç yıldır Sarıkamış’a gittiğim için ben çok kanıksamışım, onların hayretine gülümsedim. Kafede alkol satılmasın diye özellikle oraya cami yapılmış deniyor. Zira camiye ulaşabilmek için telesiyeje binmek şart, başka türlü ulaşım çok zor. Maksat kayak yapanların namaz kılması olsa kafeye bir mescit yapılarak iş çözülebilirdi. Ancak cami olması enteresan gerçekten. Şahsi fikrim, kafede alkol olup olmaması umurumda değil. Hatta benim için alkol bulunmuyor olması daha sağlıklı. Ancak bu özgürlüğün, seçimin, bireyde olmasını isterim. Ayrıca böyle muhteşem bir tesisin turistik cazibesini artırmak açısından bira servis etmenin sakıncası olmayabilir. Sonuçta Avrupalı turist için, hatta İstanbullu Ankaralı çoğu turist için de kayak sadece spor değil, aynı zamanda tatil ve eğlence anlamına geliyor. Sarıkamış için daha çok turist demek, daha çok iş imkanı, daha iyi kazanç, daha yüksek yaşam standartı anlamına gelebilir. Daha çok turist demek daha çok otel demek, daha çok ağacın kesilmesi, pistlerin daha kalabalık olması demek. Liftlerde daha çok sıra, zeminde daha çok tümsek demek. Artan gürültü, çarpışma riski, azalan huzur ve güvenlik demek. Bir yanım herkes duysun, bilsin, gelsin burada kaysın diyor, diğer tarafım aman kimseler görmesin, bu bakir, huzurlu, samimi ortamı ve muhteşem doğayı bozmasın diyor.
Orta kafeden yine sandalyeli mekanizma ile Bayraktepe’ye çıkılıyor. Sarıkamış’ın Bayraktepesi, yüksek bir direk üzerindeki kocaman Türk bayrağı ile meşhurdur. Rüzgar estiğinde bir güzel dalgalanır ki sormayın. Bu aslında kötü haberdir aynı zamanda, zira Sarıkamış’ın soğuğunda esen rüzgar adamın iliklerine işler, ne kadar kalın giyinmiş olursanız olun, içeri sızmayı başarır, sızdığı gibi de dişlerinize kadar her yerinizi sızlatır. Sıfırın altında kaç olursa olsun, Sarıkamış’ta soğuğu -rüzgar yoksa- çok algılamazsınız. Eksi 10 derecede bile kayarken terleyebilir, üzerinizdekileri atmak isteyebilirsiniz. Tam kaslarınız ısınmış, hatta alnınızda boncuk boncuk terler oluşmaya başlamışken pist biter ve siz yeniden sandalyeye binip yukarı çıkarsınız. İlk birkaç dakika sorun olmaz ama sonra üşümeye başlarsınız. O kısa yolculuk hiç bitmeyecekmiş gibi gelir. Bir an önce tekrar pistte olup ısınmak için sabırsızlanırsınız. Maalesef Sarıkamış liftlerinde sandalyelerin önünde soğuğu veya rüzgarı kesen korumalar yok. Soğuğa karşı tek çare kaymak, fazla durmadan ara vermeden, bekleme yapmadan devam etmek. Sarıkamış için en güzel mevsim sanırım Mart. Hem kar bol oluyor hem de hava yumuşuyor. Eksi 1, artı 1 derece arasında olduğunda Sarıkamış tadından yenmez. Uzun sarıçam ağaçları sayesinde rüzgar da pistlere kolay ulaşamaz ve kayma keyfinizi bozmaz.

Orta kafeden sandalye ile Bayraktepe’ye çıkınca direk karşıya geçip sağa doğru yönelirseniz Karanlıkdere tarafına geçebilirsiniz. Snowboardçular için bu aşamada sevimsiz bir düzlük bulunur. Geçen sene hep yürüyerek geçtiğim bu bölümü bu sene büyük ölçüde kayarak geçtim. Tabii bu sefer hep ilk sağdaki inişi kullandığım için böyle oldu. İlk sağdaki iniş siyah pist. Ancak düzlüğün son kısmına kadar kaymadan off piste çıkıp oradan aşağıya kendinizi bırakıp biraz bol kar yaparak tekrar piste bağlanmanızı sağlayan bir kestirme var. Ağırlıklı boardçular, bazen de kayakçılar sıklıkla bu kestirmeyi kullandığı için izleri takip edip tekrar piste çıkmak hiç te zor olmuyor. Ancak birkaç tane tümsek üzerinden geçebilme becerisine sahip olmanız gerekiyor. Geçen sene bu kestirme yolu kullanırken genellikle düşüyordum, bu sene düşmeden geçince daha çok keyif aldım. Hele o minik tepeciklerin üzerinden hem de boardumun ucunu çevirmeden, yavaşlamaya gerek olmadan geçebilmek inanılmaz zevkliydi. Siyah piste bağlanınca bir süre az eğimde gidiyorsunuz ve sonra dikleşme başlıyor. Kar yumuşak ve genellikle pistler sakin olduğu için gerginlik olmuyor. Sarıkamış pistlerinin en güzel tarafı da, kaliteli karı dışında çok geniş olması. Böylece büyük S ler ile kontrollü bir şekilde inmek mümkün oluyor. Arkada önde çarpışacak kayakçı, boardçu da pek olmadığından size de pistin keyfini çıkarmak, tekniğinizi geliştirmek, içinizdeki müziği dinlemek kalıyor. Eğer Karanlıkdere’den kayacağım ama siyah pist beni aşar derseniz, başlangıçtaki düzlükte kırmızı piste kadar devam etmeniz gerekiyor. Snowboard için zorlayıcı bir mesafe. Bazen çok iyi boardçuların bile nefesi kırmızı piste kadar yetmeyebiliyor. Ya zıplamak, ya da tek ayağı çıkarıp kaykay yapmak zorunda kalınıyor. Ben geçen sene genellikle boardumu komple çıkarıp kırmızı pistin başına kadar yürüyordum. Bu sene sadece bir kez o tarafa gittim ve onda da zıplamaktan helak oldum. Kayakçılar için sorun yok, kayakla yürümek daha kolay ve batonlarından güç alma şansları var. Karanlıkdere’deki kırmızı pist te siyah pist kadar geniş ve uzun.
Karanlıkdere’deki siyah ve kırmızı pist arasındaki ormanlık alanda off pist yapmak mümkün. Ağaçların arasından bol karda kaymak isteyen snowboardçular için mükemmel. Bazı yerlerde ağaçlar sıklaştığı için manevra kabiliyetinin iyi olması gerekiyor. Yoksa benim gibi batıp, çıkmak için epeyce debelenebilirsiniz. Bol karda kaymak ne kadar zevkliyse, batınca çıkması da o derece zor oluyor. En iyisi hiç batmamak, hiç düşmemek. Bunun için de elbette hızlanmak gerekiyor. Bol kar, yavaş snowboardçuyu affetmiyor, hemen hüp diye içine çekiveriyor.
Son gün artık ağaçların arasından kendi standartlarıma göre hızlı kayarak gayet iyi gidiyordum. Üzerinden geçilmemiş karda ilk izi bırakıyor olmak elbette çok keyifli ama benim için bol karda en özel an, boardun karın üzerindeki süzülme sesini duyduğum an. Sanki bir yelkenli ile denize açılmışsınız da yüzüyorsunuz hatta yüzmüyor uçuyorsunuz. Sürtünme kuvveti azalmış, dolayısı ile belli belirsiz duyulan bir fışşş sesi eşliğinde ilerliyorsunuz. Tam hızlandım artık bol karda idare ediyorum derken bu sefer de sık ağaçların arasında manevra yaparken pantolonumu bir ağacın dalına taktım ve yırttım. Neyse ki pantolon kumaşı kalın ve içliğim var, yoksa yırtılan pantolon değil, boydan boya benim dizim olacaktı. Sadece biraz kızarıklık ve morlukla atlatmış olmakla beraber hala tam bu işi kıvıramadığım tescil edilmiş oldu. Bu ufak hadiseden sonra sık ağaç aralarına girmek yerine pistin kenarlarından girip girip çıktım bol kara.
Söylemeden geçmemek lazım, Karanlıkdere teleferiğinin tam altındaki alan neredeyse boardçular tarafından pist gibi kullanılmış. Halfpipe a benzer yapısıyla, irili ufaklı tümsekleriyle inişi çok eğlenceli bir parkur olmuş. Elbette oradan da geçtim birkaç sefer. Yavaş yavaş ama olsun, ben yine de eğleniyorum. Karanlıkdere’nin kırmızı ve siyah pistleri aynı noktada sonlanıyor ve ortak teleferikle yukarı, Bayraktepe’ye çıkılıyor.
Bayraktepe’den orta kafeye giden 3 pist var. Mavi siyah ve kırmızı olacak şekilde her seviyeden kayakçıya uygun. Siyahtan inerseniz hemen sol tarafından yine bol kara girebiliyorsunuz. İşin güzel tarafı bu kısımda ağaç yok ve aşağıya bir süre hiç engele takılmadan inebiliyorsunuz. Bu noktada dikkatli olmak lazım yoksa fazla inince pistten çok uzaklaşıyorsunuz ve geri dönebilmek için uzunca bir mesafeyi yokuş yukarı yürümek zorunda kalıyorsunuz. Geçen sene bu tuzağa düşmüştüm. Bol karda uçarcasına süzülmek o kadar keyifliydi ki durmak ve piste doğru yönelmek aklımın ucuna dahi gelmemişti. Ne zaman düzlük başladı ve durdum, işte o zaman aklım başıma geldi. Yaklaşık yarım saat kadar dizime kadar karı yara yara piste ulaştım kan ter içerisinde. Bu sanıyorum dalgıçların derinlik sarhoşluğu dedikleri şeye benzer olsa gerek.
Bayraktepe’den inişte mavi ve kırmızı pistlerden de sık sık ağaç aralarına girmek mümkün. İlk gün yanımdaki arkadaşlarıma uydum ve onları takip ederek kırmızı pistin bir yerinden ormana daldım. Önden giden arkadaşımız beni takip edin dedi ve sonra kayboldu. Ben zaten çok yavaş gittiğim için yetişmem mümkün değildi. Neyse ki Oğuz beni bekleyerek kontrollü şekilde kayıyordu. Ben sık sık düştüğüm için ve kalkmakta zorlandığım için epeyce beklemesi gerekti. Çok yorulmuştum ve son düşüşümde çıkarken epey zorlandım. Yine hem bol karın hem de düzlüğün olduğu bir alana gelmiştim. Çok sefer zıplayarak çıkmaya çalıştım beceremedim. Enerjim azaldığı için zıplamalarım giderek etkisini kaybediyordu ve ben yerimde saymaya başlıyordum. Sonunda boardu ayağımdan çıkarıp yürümeye karar verdim. Ne yazık ki yürümek için de çok kötü bir noktadaydım. Baldırlarıma kadar kara batıyordum ve kaymazsam işim zordu. Oğuz’un sesini duyuyordum, aşağılarda bir yerde beni bekliyordu. Ağaçların ortasında, bol karın içinde oturmuş debeleniyordum. İki adım atıyor sonra yoruluyor, boardu ayağıma takıp zıplıyor sonra yine yere yığılıyordum. Bir ara Oğuz’un sesini duyamayınca içime korku girdi. Nerede olduğum ve hangi tarafa gideceğim hakkında en ufak bir fikrim yoktu. Dağın ve ağaçların ortasında bir yerde her türlü yön duygusundan yoksun ve pili bitmiş bir şekilde nefes nefese oturuyordum. Nasıl çıkacağım ben buradan diye kara kara düşünürken sağ yanımdan, yaklaşık 20 metre ilerimden bir kayakçı geçti. Sonra bir tane daha geçti. Önce onları da bol kara girmiş sandım ama bir tanesinin kar sapanı yaptığını görünce bir anda jeton düştü. Dakikalardır bol karla ve ağaçlarla boğuştuğum noktanın hemen sağ tarafının pist olduğunu fark edince kendime çok güldüm, hemen iki takla ile sağ tarafa yuvarladım kendimi ve aşağıya doğru kaymaya başladım. Herhalde bir yarım saat daha kendime gülmüşümdür, kurttan kuştan, domuzdan, kaybolup donmaktan korktuğum için…
Bu sefer Sarıkamış’a gelmeye karar vermem çok ani oldu. Güzel kar yağmışken, sezon bu kadar erken açılmışken, iznim de varken, tanıdığım bir arkadaşımın da grubuyla gittiğini öğrenmişken, ne duruyorum dedim ve hemen biletimi aldım geldim. Uçuşum öğleden sonra olduğu için anca akşam üstü otele varabildim. Valizimi odaya atıp lobideki çay saatine indiğimde arkadaşımı ve beraber geldiği arkadaşını gördüm. Merhabalaşma ve tanışma faslının ardından bir de baktım ki çocuğun kolu askıda. O da arkadaşım gibi snowboardçuymuş. Gelir gelmez, daha piste adımını atar atmaz, ilk sandalyeden neredeyse iner inmez, dümdüz yerde, acemi pistinin en kolay bölümünde dirseğinin üstüne düşmüş, dirseği dönmüş, bir ucu çatlamış bir ucu kırılmış, dönüş bileti alınmış, İstanbul’da doktor randevusu ayarlanmış, tatili bitmiş, canı sıkılmış, hevesi kursağında kalmış. Değil ikinci etaba çıkmayı, daha otelden asıl pistin başlangıcına gelemeden, manzarayı tepeden izleyemeden, bol karın tadına varamadan düşüp bir yerini kırmak gerçekten bir bordçu için çok acıklı bir durum. Hiç olmazsa ikinci üçüncü gün kırsaymış dedik, güya biraz eğlendik ama aslında çok üzüldük. Her ne kadar görmediysem de kayışını, iyi bir bordcu olduğunu anlıyorum konuşmalarından. Bu kadar iyi kayarken nasıl olur da ilk adımda insanın başına böyle bir şey gelir akıl alır gibi değil. İşte burada boardun gerçekleri devreye giriyor. Bir anlık boş bulunma hali, ters bir hareket, ani bir çarpışma bir de bakmışsınız yerdesiniz ve canınız yanmaya başlamış. Olmadık yerlerden atlar zıplarsınız, en dik pistlerden süratle inersiniz, yeri gelir takla atarsınız bir şey olmaz da işte öyle sakince giderken birden bire hayatınızın 5-6 haftasını alçıya alacak düşüşü tecrübe edersiniz. Ne canınızın yanması, ne hayatınızın zorlaşması, ne tedavi masrafları, ne hastane kuyrukları canınızı sıkmaz da, daha sezonun başında olup ta kayamayacak olmanın ıstırabı basar. Herkes pistleri turlayıp yanakları kırmızı kırmızı pozlar verirken canınız yanar asıl. O adrenalini salgılamak, varoluşunuzu duyumsak, kaslarınızı hissetmek istersiniz ama elinizden bir şey gelmez. Bir an önce iyileşip kaymaya yeniden başlama hesapları yaparsınız. Kırılan koldan, dönen dizden, incinen bilekten korkup boardu bırakmaz, tam tersi kendinize birkaç koruma alıp daha da büyük bir hevesle yola devam edersiniz. Yani öyle kolay kolay akıllanmazsınız.
Daha çok yazacak şey var bu dört günlük Sarıkamış tatili hakkında. Dönüp okudum, baktım hiçbir şey anlatmamışım, ne kaldığımız oteli, ne beraber olduğum arkadaşlarımı, ne öğrendiğim yeni şeyleri yazamadan upuzun bir yazı olmuş. Kalanları da bir başka yazıya saklayalım.