Ukrayna’da Kayak – Bukovel’e Gidiş

Artık daha fazla beklemeden, hala anılar tazeyken yazmalıyım Bukovel’i, yoksa tembellik edip hiç oturamayacağım başına.

Genellikle üzgün, kırgın ve mutsuz olduğum zaman yazarım. Olumsuz duyguları atıp kendime gelmenin bir yoludur benim için. Başka türlü atamam içimdeki irini, yazdıkça boşaltırım üzerimdeki yükü, hafiflerim. En karanlık düşüncelerimi kağıda aktardığımda, yavaş yavaş kaybolup giderler. Kendime dışarıdan bakmayı becerebilirim yazdıklarımı tekrar okuduğumda. Daha objektif, daha sağduyulu olmama yardımcı olur. Endişeler, öfkeler, korkular dağılır, ben yine dengemi bulurum. Bukovel dönüşü içimde öyle büyük bir mutluluk var ki onu da taşıyamıyorum ve yazınca o mutluluk duygusu da dağılıp sisler içinde kaybolacak diye korkuyorum.

Neden bu kadar bu kadar mutluyum? Sanırım dağda dört gün boyunca kaymak beynimdeki tüm kimyasalları harekete geçirdi ve epeyce fazla dopamin salgıladım. Hala dopamin seviyelerim yüksek ve hiç azalmasın istiyorum. Tekrar dağa çıkma arzusu ile baş etmeye çalışıyorum. Sanırım Bukovel benim kimyamı değiştirdi. Hem huzurlu hem mutlu hem de neşeliyim. Bu duygu durumumun hep böyle devam etmesini istiyorum. Herkes eğleniyor, herkesin keyfi yerinde ama benim gibi değiller sanki. Ben çok büyük bir coşku duyuyorum, içime sığmayan, neredeyse bedenimi aşan, yüreğimden taşan tarifsiz bir coşku halindeyim. Beyaz karın üzerine sıra sıra dizilmiş dağ kulübelerinin renkli ışıklarına bakarken, içim ışıl ışıldı. Gözümden yaş getirecek kadar yoğun bir mutluluk halindeydim… utanıyorum mutluluğumun aşırılığından, birazını saklamaya çalışıyorum bana deli demesinler diye.

Ukrayna’da kayak planı yapmaya başladığımızda evet, heyecanlıydım, yeni bir yer keşfetmenin merakı ile tekrar dağa çıkacak olmanın neşesini taşıyordum. Yeter ki kar güzel olsun, dağ beni kucaklasın, fırtınayla tipiyle pistlerini kapatmasın, buzla sisle beni yormasın, gibi basit beklentilerim vardı ve bu seyahat boyunca tüm beklentilerime karşılık verdiği için Bukovel’e teşekkür ediyorum. Stubai buzulu gibi yapmadı, beni kusup atmadı başından…29 Ocak-3 Şubat arası gittik Bukovel’e, ara ara kar yağışı bizi ıslattı ama 4 gün boyunca kaymamıza engel olacak bir hava koşulu ile karşılaşmadık. Ukrayna soğuğuyla meşhur, çok üşüyeceğiz diye korkmuştuk, hatta ısıtıcı petler almayı düşünen arkadaşlarımız bile olmuştu. Sormayı unuttum almış getirmişler miydi yanlarında, zira hiç gerek kalmadı. Hava bir kayak tatilinde tam olması gerektiği gibiydi, ne fazla soğuk ne fazla sıcak. Sanırım bu biraz bizim şansımız. Elbette sadece şans değil, doğru bir tarihte gitmişiz. Ayrıca Bukovel çok yüksekte değil, 1300 metrelerde olduğu için her yer yemyeşil uzun çam ağaçlarıyla dolu ve hava koşulları sert değil. Ağaçlar rüzgarı kesiyor, sis büyük problem olmuyor.

Bu seyahate aslında 6 kişi gidecektik. Programın mimarlarından Tahir, Ukrayna’da okuduğu için bizi Bukovel için epey gaza getirdi. Ucuzluğundan, eğlencesinden, doğal güzelliğinden ve bazı başka cazip taraflarından bahsede bahsede bitiremedi. Sarıkamış’ta hep beraberken akşamları üniversite yıllarının maceralarını ve anılarını anlatırken gözleri parlıyordu, nasıl da keyifli zaman geçirdiğini hatırlayarak tatlı bir gülümsemeyle geçmişe geri gidiyordu. Onun gazı, Ukrayna’nın vize istememesi, fiyatların makul oluşu bizim de aklımızı çeldi ve programı Bansko yerine Bukovel’e yapmaya karar verdik. Gerçi Bansko olsaydı ben muhtemelen vize işlerini yetiştiremeyecektim ve gidemeyecektim. O yüzden Bukovel’e karar verilmiş olmasına en çok ben sevindim sanırım. Bizi gaza getiren Tahir, maalesef seyahate katılamadı ama epeyce içinde kaldığını anlıyoruz. Whats up grubu üzerinden sağ olsun bize tavsiyeler vermeye devam etti. Özellikle Revo tavsiyesi o kadar yoğun ve ısrarlıydı ki, denemeden edemedik. Neyse Revo olayına sonra girelim…

Programı yapmaya başladığımızda bir yaprak dökümü daha oldu, Duygu’nun da son anda önemli bir projeye başlaması gerekti ve gelemeyeceğini üzülerek bildirdi. Geriye dört kişi kaldık, Oğuz, Melis, Efe ve ben… Efe Sarıkamış’ta daha ilk gün kolunu kırmıştı, aradan bir ay geçti geçmedi biz bu programı yaptık ve aslında en gelmesini beklemediğim oydu. Ne yaptı etti, kolunu iyileştirdi ve bir takım onu robocopa benzeten mekanik korumaları takarak yetişti. Otelimizi bulduk, biletlerimizi aldık, transferi ayarladık ve artık yola çıkmaya hazırdık… İngiltere’de yaşayan Efe hafta sonu Türkiye’ye gelecek, Salı günü de hep beraber Ukrayna’ya yola çıkacaktık. Ateşi çıkıp hastalanan Efe kendini İstanbul’a zor atıyor ve annesinin şefkatli kollarında Salı gününe kadar iyileşmeyi planlıyor ama anne şefkati yetmiyor. Hastaneye yatıyor ve yoğun antibiyotik, serum, vitamin desteği ile ayağa kalkmaya çabalıyor. Pazartesi oluyor hala doktor taburcu etmiyor, enfeksiyon çok fenaymış. Yavaş yavaş ondan ümidi kesmeye başlıyoruz, sağlık bu, ne yapacaksın işte, aman sağlık olsun falan deme moduna geçiyoruz. Salı akşam uçağına yetişmek için doktorla pazarlık yapmış ve aynı gün öğlen kendini zorla taburcu ettirmiş. Eh iyi bari diyoruz, neyse toparlanmış gelecek. Ben Salı akşam Ankara’dan uçuyorum, Oğuz Melis ve Efeyle Atatürk havaalanı dış hatlar terminalinde buluşacağız. İstanbul’a varınca telefonu açıp gruba geldim diye mesaj atıyorum, lounge a geçiyorum. Lounge ın girişinde Oğuz ve Melis’le karşılaşıyorum. Oğuz o sıra telefonla konuşuyor, ben Melis’le sohbete başlıyorum. Efe nerde diyorum, gözlerini deviriyor, surat ifadesi değişiyor. Efe Sabiha Gökçen’e gitmiş diyor… Nasıl yani diyorum… Öğlen hastaneden çıkmış, apar topar, Tahir’in de yardımıyla valiz hazırlamış, duş falan almış sonra tin tin Sabiha gökçen havaalanına gitmiş… Uçuşun Atatürk’ten olduğunu öğrenince artık çok geçmiş…. Sonuçta akşam 19:00 uçağı,  taaa Sabiha Gökçen’den İstanbul trafiğinde Atatürk Havalimanına ulaşma şansı yok. Eh dedik, zaten hastaydı çocuk, belki böylesi onun için daha iyi oldu. Gelemez artık dedik, üç kişi devam dedik… Olmayacağı oldurdu, zorladı, azmetti, Efe, ertesi gün sabah uçağıyla geldi…

Oğuz, Melis ve ben İstanbul’dan kalkan uçağımızla Liviv’e indiğimizde hava kararmıştı. Pasaport kuyruğunda ben bizim ikilimizin önündeydim ve kontrole önce ben girdim. Daha önceden internetten okuduğum için dönüş biletimi ve otel rezervasyonumu sorarlarsa diye kağıda basmış çantama atmıştım. Gerçekten de sordu kadın, hatta epeyce didikleyecekti ki Bukovel’e kayağa gidiyoruz deyince şöyle bir haaa yaptı ve evrakları incelemeyi bırakıp damgaları vurdu. Melis te kolay geçmiş kontrolden ama galiba biraz Oğuz’u zorlmışlar…Tipini mi beğenmemişler bilemiyorum tabii ama sonuçta Ukrayna’lıların Türk erkeklerinden yaka silkmişliği de varmış yani….Kontrol uzun sürmüyor, havaalanı küçük, dış hatlar sakin.

liviv havaalanı10.11.29Şanslıyım, benim valiz ve snowboard erken çıkıyor ben de bunu fırsat bilip kendimi dışarıya bir sigara içmeye atıyorum. Havaalanının kapısında sigaramı içerken soğuğu hissediyorum, uzaklardaki cılız ışıklar dışında görünen bir şey yok. İkinciyi içemeden içeri kaçıyorum soğuktan. Elinde Amstelski yazan kağıdı tutmuş adamı görünce yanına gidiyorum. Amstelski otelimizin adı, adam beni tek görünce şaşırıyor. Arkadaşlarım içeride, gelecekler şimdi diyorum tamam diyor. Tabii bu görüşme ne Türkçe ne İngilizce ne Rusça ne de Ukraynaca gerçekleşiyor. Bir şekilde anlaşıyoruz ve Oğuz’la Melis’i beklemeye başlıyoruz. Bizim için bir ufak minibüs ayarlamış sonradan adının Nikolay olduğunu öğrendiğimiz amcamız. Mavi gözlü uzun boylu hafif göbekli tipik bir o bölge insanı. Valizleri bagaja atıyoruz, boardlar sığmıyor, camın önünden öne doğru uzatıyoruz. İki sıra oturma koltuğu var, Oğuz arkaya geçiyor, Melis’le ben öne. Neşeliyiz, ilk selfilerimizi çekiyoruz. Yol boyunca her yer karanlık, hiçbir şey göremeyince sıkılıp uykunun tatlı kollarına ara ara bırakıyorum kendimi. Cam tarafında kafam borda çarptığı için fazla o yana meyledemiyorum. En sonunda bastıran yorgunluğuma yenik düşüp Melis’in kucağına yatıp fosur fosur uyuyorum. Sağ olsun, kibar kız, kalk biraz da ben yatayım demiyor, bütün yol çekiyor beni.

Liviv bukovel transfer 2019-02-07 at 10.11.29 (1)

Otele yaklaşmışken Nikolay sağa çekip duruyor ve ben uyanıyorum. Yorulmuş ve uykusu gelmiş olmalı, epeydir yoldayız. Sigara molası vermek için durmuş, ben de ona eşlik ediyorum. Ufak bir bakkal gibi küçük bir yapının önündeyiz. Algida dolabı var ama kilitli. Her yer kapalı, etrafta görülecek bir manzara yok, karanlık, hava soğuk. İçtiğim sigaradan tat almıyorum, uyku daha tatlı o anda, geri dönmek istiyorum koltuğuma. Melis’le Oğuz’da hava almak için inmiş, uzun kalmıyoruz, yeniden biniyoruz arabamıza ve otelin yolunu tutuyoruz.

Otele gelince Nikolay abimize parasını veriyoruz. Havaalanı otel arası transfer 115 dolar. Pahalı gibi görünse de az buz yol değil. Beklediğimizden daha uzun sürüyor ve bizi biraz sarsıyor. Liviv’den Bukovel’e 4-5 saatte geliyoruz. Bir ara Oğuz arkasına takıldığımız kamyonu görünce epey ümitsizliğe kapılmış bu yol bitmez diye…Yollar çift yönlü ve tek şerit olunca sollama yapmak her zaman mümkün olmuyor, tırıs tırıs kamyonun arkasından 30 km ile gitmek zorunda kalınabiliyor.  Tek kişi de olsanız, 4 kişi de olsanız 115 dolar fix. Yani 4 kişiyseniz 115 doları dörde bölünce adam başı 28-30 dolar gibi bir ücret ödüyorsunuz ki bu da gayet makul sayılır 5 saatlik özel araçla yolculuk için.

Giriş işlemlerimizi yapıp yukarıya odamıza çıkmak için asansöre doğru yöneliyoruz. Koca bavulumu ve boradumu otelin dar koridorundan geçirip asansöre yüklüyorum. Ben önce çıkıyorum, asansör küçük, Oğuz ve Melis te arkadan geliyor. 43 numaralı odadayız, burası bir süit ve sürpriz bir şekilde iki ayrı oda ayarlamaktan daha ucuza gelmişti bizim için.  Efe sağ olsun Katya ile görüşmesi sonrası bu alternatifi sunmuş, hepimiz tarafından heyecanla desteklenmişti. Bukovel öncesi Katyacığımızın gönderdiği video sayesinde nasıl bir yere geleceğimizi aşağı yukarı biliyorduk. Asansörden inince merdivenlerle bavulları bir kat daha çıkarmak zorunda olsak ta, odaya girince az önceki yorgunluğu hemen unuttuk. Özellikle salon beklediğimizden daha büyüktü ve her şey yepyeniydi. İlk gözümüze çarpan girişin hemen sağındaki kahve makinası oldu. Kahve makinasının ve kahvelerin kalitesi bizi anında tavladı ve yeni mekanımızı hemen sevdik.

IMG_1964

Sabahları kahve içmeden ayılamadığım için odada bir makine ve birkaç çeşit lezzetli kahve olması beni gülümsetti. Kahve makinasının hemen altındaki şömine görünümlü mekanizma da bizden koca bir alkış aldı. Heyecanla süitimizi keşfe başladık. Ben ilk olarak salonun balkonuna çıkıp bir iki Bukovel kasaba manzarası resmi çektim. Balkonda yılbaşından kalma çam ağacının ışıkları yanıp sönüyordu ve zeminde kar birikmişti. Otelin tam karşısında sıralanmış dağ kulübeleri ışıklandırılmıştı ve sürekli olarak ‘şirin bir yere geldiniz siz’ mesajını veriyordu.

IMG_1963 - Kopya

İçeri girip üst katı keşfe başladım. Yukarıda birisi büyük iki oda vardı. Büyük olan odada Melis ve Oğuz kalacaktı ve onların ayrı kahve makinası olması da alkışı hak etti. Odanın içinde duş ta vardı tabii ki, ayrı kahve makinası olan odanın ayrı banyosu olmaz mı… Benim kaldığım odada iki tek kişilik yatak vardı ve dolapları da oldukça geniş ve kullanışlıydı. Aynı şekilde yeterli büyüklükte bir duşu, saç kurutma makinası ve ıvır zıvırı koyacak alanları mevcuttu. İki oda arasındaki antrede büyük dolaplar boş valizleri koymak için düşünülmüş olsa gerek, pek kullanışlı oldu. Ortalıkta fazla döküntü bırakmadan hızlıca yerleştik. Ertesi gün gelen Efe’yi de aşağıdaki kanepede yatırdık. Gerçi kanepe açılıyor ve çift kişilik gayet rahat bir yatak oluyor, o yüzden pek şikayet ettiğini sanmıyorum. Belki birkaç sabah o uyurken önünden geçip aşağıya inmemizden falan rahatsız olmuştur ama pek sesini çıkarmadığı için onun da süitimizden memnun kaldığını varsayabilirim. Bu süitte 6 kişi de rahat konaklayabilirmiş, biz 4 kişi olduğumuz için yayıla yayıla keyfini çıkardık diyebilirim.

Bilinmeyen adlı kullanıcının avatarı

About bilgeakin

eczacı-yazar-pazarlamacı-yönetici-hayalperest-gezgin-life long learner
Bu yazı Kar tutkusu içinde yayınlandı ve , , , , , , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Yorum bırakın