Maratonu koştuk… Peki ya sonrası?

Maraton koşmak hep aklımı kurcalayan bir şey olmuştur. Üç beş kilometre koşu bandında koştuğum zamanlarda bile hep maratoncuların nasıl olup ta 42 km boyunca koşabildiklerini düşünüp düşünüp hayret etmişimdir. Böyle bir denemeye kalkışmayı bırakın, tahayyül ederken bile yorulmuşumdur. Benim bildiğim gördüğüm tek maraton çeşidi yol maratonlarıydı açıkçası. Meşhur Avrasya maratonu ile boğaz köprüsünü geçen kalabalıklar, bir de bomba patlaması ile vakti zamanında haberlere sıkça malzeme olan Boston maratonu gelirdi ilk aklıma. Yine maraton deyince aklıma gelen ince uzun Afrikalı atletler ve hiç bitip tükenmeyen enerjileriydi… bizim gibi sıradan insanların da maraton koşmaya yeltenebileceği aklımın ucuna gelmezdi. Önce 42 km den daha uzun parkurların varlığını öğrenip dehşete düştüm, sonra patika yani trail maratonlarını duyup ah ne hoş dedim. Hem patika hem 42 km uzun koşuların varlığı merakımı artırdı.

Bir kaç gün üst üste koşunca bana bir cesaret geldi, haydi, madem koşuyorum bari maratona hazırlanayım dedim. Antrenmanlarım boyunca acaba yapabilir miyim diye kendimi tarttım. Okuduğum kitaplar, bloglar bana haftada en az 5 gün koşmam gerektiğini söylüyordu. Bu kurala uymaya çalıştım, hedefler koydum, kimi zaman bu hedefleri tutturdum, kimi zaman kaçırdım derken Salomon Kapadokya 38 km trail koşusuna kaydımı yaptırdım, 19 Ekim 2019 da koştum ve patates gibi son dakikada da olsa zaman limitleri içerisinde tamamlamayı başararak madalyamı boynuma taktım. Şimdiye dek onlarca web sayfası okudum maraton hazırlığı ve maraton sırasında yaşananlar ile ilgili. Çok faydalı bilgiler edindim, çoğunu okumasaydım herhalde bu koşuyu tamamlayamazdım. Başkalarının tecrübeleri elbette işime yaradı ama ben yine de kendi tecrübelerimi kendim de edindim. Hep yarışa odaklanmışım, hep nasıl koşacağıma, hep nasıl bitireceğime, nasıl besleneceğime, nasıl giyineceğime, ne malzeme kullanacağıma, nefesimi nasıl ayarlayacağıma, ne zaman yavaşlayıp ne zaman hızlanacağıma… hep o finish noktasına ulaşmanın hayalini kurup ona göre hazırladım kendimi… sonrasını hiç düşünmedim… madalyayı boynuma taktıktan sonra neler oluyor hiç araştırmadım, işte o yüzden birazcık hazırlıksız yakalandım. Oysa maraton sonrasına da çalışmak ve kafayı hazırlamak gerekiyormuş.

Maraton sonrasında neler oluyor? Benim için 38 kilometre olabilir bir başkası için 100… yani sınırlarımızı zorladığımız, daha önce denemediğimiz mesafeleri kat ettikten sonra yaşanacaklardan bahsediyorum.

Yarıştan hemen sonra: Kaslar hala sıcacık, madalyayı boyna takmanın sevinci ve salgılanan adrenalin dolayısıyla harika bir his yaşanıyor. Zaman limitinde tamamlayamamış olsam bu muhtemelen çok sevimsiz bir his olacaktı ama kas sıcaklığı ile muhtemelen ağrı duymayacaktım. Yarıştan hemen sonra biraz şaşkınlık oluyor, insan bittiğine inanamıyor. İşte o noktada en akıllıca şey hemen koşucular için hazırlanan yemek bölümüne gidip protein içeren gıdalar tüketmek ve bol sıvı almak. Ben bu işi iç güdülerimle yapıyorum, yoksa bu kısmı araştırmamışım, okumamışım. Az bir şey protein barım vardı, onu da yemeye zorluyorum kendimi. Ayrıca uzmanlar çuval gibi yere yığılıp kalmayın, yürümeye devam edin diyor. En az 15 dakika yürüyerek hem nabzınızı normale getirin hem de laktik asit birikimini en aza indirin diyorlar… oysa ben yemeğimi alıp direk yere çöküyorum ve epeyce uzun süre de kalkmadan izliyorum etrafımı.

Yarıştan bir kaç saat sonra: Aslında bir şeyler yedikten hemen sonra soğuk bir duş öneriliyor. Hatta sıcak soğuk dönüşümlü bacaklara su tutulması tavsiye ediliyor. Dolaşıma ve toparlanmaya iyi gelmesi açısından bu yönde bazı yazılar okudum. Maalesef bu yazıları aradan bir iki gün geçince okuduğum için kendime uygulama şansım olmadı. Ben ne yaptım? Doymadığım için bizimkilerle restoran bulup biraz da kebap yeme telaşına düştüm. Gerçi çok yanlış bir hareket sayılmayabilir ama hızlıca duş almaya gitseymişim iyiymiş. Restorana gittiğimizde artık bacaklarım betona dönmüştü bile. Yarış sonrası hiç esneme de yapamadım, denemedim bile. Okuduğum yabancı kaynaklardan biri esneme veya foam roll için 2 ila 6 saat bekleyin diyor. Ben o zaman zarfında da esneme yapamıyorum çünkü bacaklarım artık neredeyse bükülmeyecek hale gelmiş. Otel odasına gittiğimde sıcacık suyla küveti doldurup içine giriyorum. O anda çok hoşuma gidiyor ama keşke soğuk su ile toparlanmasını hızlandırsaymışım. Yaptığım ve uzmanların da önerdiği tek doğru hareket duştan sonra ayaklarımı duvara dayamak olmuş. Bu arada uzattığım bacaklarımı ve ayaklarımı seviyorum, okşuyorum. Aferin diyorum onlara, aferin çok iyi iş çıkardınız. Bir süre böyle durup yarışı gözlerimin önünden geçirirken uyku bastırıyor pek tatlı… Erkenden kapanıyor gözlerim, bedenim dinlenmek ve yenilenmek için uykuya sarılıyor, dalıp gidiyorum.

Ertesi gün:Derin ve deliksiz bir uyku sonrası mutluluk hissi ile uyanıyorum. Bacaklar sanki benim değil gibi, dizlerimi bükemiyorum. Her taraf sıkıntılı ama özellikle üst ön bacakta çok keskin bir ağrı var. Biraz yürüyüş yapsam da açılsa diye ümit ediyorum ama açılacak gibi değil. Kapadokya’da gezecek çok yer var biz Avanos’a gidip seramik müzesi geziyoruz. Müzenin yetkilisi seramiğe olan ilgimizi görünce bizimle ilgileniyor ve tek tek anlatmaya başlıyor eserleri. Arada yere oturup esneme yapmak geliyor içimden ama hem ayıp olur diye oturamıyorum, hem de dizlerimi bükemediğim için. Ayakkabımı bağlamak bile kabus gibi zaten. Az yürüyoruz, daha çok ayakta duruyoruz. Oysa ertesi gün şöyle hafif tempolu yarım saat yürüyüş yapsam, biraz kasları ısıtıp esnesem iyiymiş. Ben penguen gibi sağa sola yalpalaya yalpalaya müze gezdim ağırlıklı olarak.

İkinci gün: Sabah erkenden kalkıp yürüyüş yapıyorum Ankara’da ablamla. Ablam köpeğimiz Bıdığı da alalım diye ısrar edince tempoyu tutturamıyoruz. Sağa sola çekiştire çekiştire, her gördüğü ağaç dibini koklaya koklaya ilerliyoruz. Yine de yarım saati biraz geçen bu aktivite bana iyi geliyor. Hala yürüyebildiğimi görmek güzel. Bu arada bacak ağrımda hiç bir azalma yok. Adım atabilsem de koşmaya yeltenemiyorum bile. Bütün tendonlarımı tek tek hissedebiliyorum. Özellikle bileklerimin yakınındakiler epey gergin.

Üçüncü gün: Canım sıkılmaya başladı çünkü artık koşmak istiyorum ama yapamıyorum. Bu arada yarış gözlerimin önünden gitmiyor bir türlü. Sürekli cappadociaultratrail instagram hesabına girip yeni resim var mı diye bakıyorum. Finish çizgisine gelişimi, o yokuştan aşağıya var gücümle koşuşumu tekrar tekrar yaşıyorum. Yarışı bitirdiğim an dahil tekrar böyle bir yarış koşmak isteyip istemeyeceğimden emin değildim. Hatta ikinci kez bunu yapamam diye düşündüğün anlar bile oldu. İşte bu üçüncü gün aklımda yeniden koşma fikri dönmeye başlıyor. Bir dahaki sefere tekrar 38 km koşup daha iyi derece yapmaya mı odaklansam yoksa 63 km yi mi koşsam diye hesap kitap yaparken buluyorum kendimi. Bir taraftan da bacaklarımdaki ağrıda en ufak bir azalma yok. Hatta yeniden normale dönemeyebileceğimi düşünüp ürküyorum. Bu dönemde kaslar hala çok hassas. Muhtemelen içeride yoğun bir bakım onarım çalışması devam ediyor ve iyi beslenmek dışında bu sürece pek müdahale edemiyorum. Fazla zorlamadan bekliyorum. Okuduklarım bana zaten ilk hafta aktivitelerin minimumda olmasını tavsiye ediyor. Kişiden kişiye değişiyormuş ama ilk hafta zorlamayın diyorlar. İkinci hafta yavaş yavaş hafif koşulara başlanabileceği belirtiliyor ama normal antrenman temposu için en az 15 gün beklenmesi tavsiye ediliyor. O yüzden ben de maraton sonrası ikinci haftama denk gelen tenis turnuvasına katılmama kararı alıyorum. Hala içeride bir iki gergin tendon kas kalır sonra sakatlık çıkar endişesi ile tenis gibi ani koşuların olduğu bir müsabakaya girişmemeyi akıllıca buluyorum.

Dört-altıncı günler: Ağrılar hala çok can sıkıcı. Yürümem artık düzelse de hala çömelme gibi hareketleri yaparken zorlanıyorum. Üst ön bacak çok sert ve ağrılı ama bu ağrı artık hoşuma gitmeye başlıyor. Ağrıyan yerlerimin güçlendiğini hissediyorum. Vücudum resmen yeniden forma giriyor, dönüşüyor gibi. Diğer taraftan endişem de artıyor ağrı geçmedikçe. Ya kalıcı bir sakatlık varsa, ya fazla yüklendiysem ve çok hasar verdiysem diye paniğe kapılıyorum ama sonra yatıştırıyorum kendimi. Sonuçta bu kadar uzun koşulara alışık olmayan bir bünye için normal.

Yedinci gün: Bir arkadaşıma söz verdiğim için tenis kortuna çıkıyorum. Sadece ona antrenman olsun diye top atıyorum olduğum yerden. Yürüyerek, kendimi hiç zorlamadan bir saat tenis oynuyorum. Ani hareket yapmamaya özen gösteriyorum, zaten kaslarım esnekliklerini kaybettiği için ani harekete pek müsaade etmiyor.

Dokuzuncu gün: İlk koşumu yapıyorum. Ağrılarım epeyce azaldı, artık daha da güçlü bir şekilde antrenmanlara hazırım. Yine de önerildiği gibi hafif tempoyla başlıyorum. 500 metre yürüdükten sonra jogging temposunda 5 km koşuyorum. Bir ara yine yarışın son 8 kilometresi gözümün önüne geliyor ve aynı coşkuyu hissederek duygulanıyorum. Artık yeniden koşacağımdan eminim. 63 kilometre mi 38 kilometre mi bir başka yarış mı bilemiyorum. Antrenman yapabildiğim sürece hiç bir yarış korkutmuyor beni. Gereken antrenmanı yapabilirsem, 119 kilometre bile koşabilirim. Olay bilenlerin dediği gibi, yarıştan çok öncesinde bitiyor. Sabahları sıcak yataktan kalkıp antrenmana üşenmediğinde, ara vermeden devam ettiğinde zaten işin büyük kısmını halletmiş oluyorsun. Yarış günü çıkıp koşması kolay, zor olan öncesinde yapılması gereken hazırlığın hakkını verebilmek.

Onuncu gün: Sabah 8 kilometre koşuyorum. Artık bacaklar açıldı, biraz daha hızlı tempo tutabiliyorum. Tenis oynamaya da başladım. Turnuvaya katılsaymışım olurmuş aslında ama yine de temkinli olmakta fayda var. Maç heyecanı ile gereksiz zorlayabiliyor insan kendini.

Maraton sonrası ağrıların geçmesi için bana on gün gerekti. On gün sonunda kendimi eskiye dönmüş gibi hissediyorum hatta daha da iyi. Biraz daha güçlüyüm, biraz daha hızlıyım. Kapadokya maratonundan sadece 14 gün sonra yapılan Avrasya maratonuna katılma şansım yine yok tabii ama gerçek bir koşucu olur da yıl boyu antrenman yapıp dayanıklılığımı ve kas gücümü artırırsam 15 gün arayla iki maratona katılmak imkansız olmaz. İnsanlar neler yapıyorlar, hayretler içerisinde okuyorum.

Maraton sonrası ruh hali ise ayrı bir yazısı olacak kadar geniş ele alınmalı bence. Koşuya tövbe etmekle 120 kilometreleri koşmayı hayal etme arasında gidip gelen bir beyin ile bir süre yaşamak zorunda kalabilirsiniz. Bedendeki ağrılar işin en önemli kısmı gibi görünse de mental olarak ta bir sürü farklı süreç deneyimliyor insan. Bir işi başarmış olmanın gururunu yaşarken, bir yandan da boşluk duygusu ile baş etmek gerekiyor. Çok istediniz, çalıştınız, başardınız… peki sonra? Hayatta da öyle değil midir? Bir şeyi elde etmeden önce çok isteriz, çok çalışırız, hedefimize ulaştığımızda ise keyfimize diyecek yoktur. Aradan biraz zaman geçince bir hedefinin olmasını özler insan. O hedef için her sabah yataktan kalkmayı, güne dört elle sarılmayı, hayal etmeyi, enerji ile dolmayı… Aslında galiba bu hayatta en mutsuz insanlar her türlü hedefine ulaşmış, her türlü hayalini gerçekleştirmiş olanlardır. Hayal kurmayı ve yeni hedefler koymayı sürdürebilenler ise mutluluğu yakalamaya daha yakındır gibi geliyor bana.

 

 

 

 

Bilinmeyen adlı kullanıcının avatarı

About bilgeakin

eczacı-yazar-pazarlamacı-yönetici-hayalperest-gezgin-life long learner
Bu yazı running, Uncategorized içinde yayınlandı ve , , , , , , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

2 Responses to Maratonu koştuk… Peki ya sonrası?

  1. euthygenes adlı kullanıcının avatarı euthygenes dedi ki:

    38 için helâl olsun sana. Neredeyse laboratuvar seviyesinde gözlemlerini paylaştığın için teşekkürler. Sonuçları hayal edildiği gibi görünüyor. Ben de avrasya da 15k 7:50 ile koştum çok ciddi semptomlar yoktu, ertesi gün sağ dizimde sakatlık benzeri bir acı vardı. 3.gün, 6. günde hafif tempolu 2~3 km lik koşular yaptım. Koşuların ertesi günü bu acı nüksediyor. Disk bağları koroze olmuş gibi ama nasıl ve ne kadar çabuk düzelir , korkacak bir şey mi bunları araştırırken bu yazıyı buldum.

    Beğen

  2. Bilinmeyen adlı kullanıcının avatarı Anonim dedi ki:

    Bir an önce geçer umarım. Sağlık her şeyden önemli

    Beğen

Yorum bırakın