19 Ekim 2019 Kapadokya Short Trail – 38 km Koşusu

18 Ekim öğlene doğru Kapadokya ultra maratonuna katılmak üzere yola çıkıyorum, ablam arabayı sürüyor, ben ayaklarımı uzatıp ertesi günkü yarış için maksimum enerji toplamaya çalışıyorum. Bu süreçte yanımda olması bana güç veriyor, yarın kuzenim de gelecek ve ben daha da güçleneceğim diye düşünüyorum. Bu koca yarışta kendimi biraz yalnız, biraz yabani, biraz ürkek hissediyorum. 47 yaşıma yeni girdiğim şu günlerde, ilk maratonuma katılacağım ve sadece 3,5 aydır hazırlanıyorum. Parkur nefis, doğa harika olacak, tadını çıkarmak ve temiz havayı ciğerlerime doldurmak istiyorum. Tüm dünyadan gelen atletlerle aynı havayı solumayı, enerjilerini hissetmeyi, kendimi bir adım yukarıya taşımayı umuyorum. Tüm bunların yanında en çok ta parkuru tamamlamayı istiyorum. Parkur 38 kilometre ve 7 saatlik zaman diliminde bu mesafeyi tamamlayabilmeyi çok arzuluyorum. Bu benim için büyük bir bilinmez ve kapasitem buna yetecek mi, yeterince hazırlandım mı merak ediyorum. Heyecanım da bundan kaynaklanıyor, ya yapamazsam endişesi ile dolup taşıyorum. Daha önce yazılarını okuduğum sporcular arasında ilk ultra koşusunu burada yapmış olanlar da vardı ve bir tanesi yarış zamanına yetişemiyordu ve cutoff oluyordu. Ne kadar iyi çalışmış ve hazırlanmış olursak olalım, ufak bir sakatlık, ters giden işler, gereksiz oyalanmalar, akıl tutulmaları bizi cutoff a düşürebilir.

Cutoff cutoff diyoruz da, nedir bu cutoff? Zaman limiti diyebiliriz aslında. Benim katıldığım 38 kilometrelik parkur kısa parkur olarak geçiyor. 63 km orta ve 119 km ise ultra parkur olarak koşuluyor. 38 kilometrelik parkur boyunca 2 tane istasyon var. İlk istasyon başlangıçtan 11,2 kilometre uzaklıkta. Bu ilk 11,2 kilometreyi 2 saat içinde kat etmek yani saat 12’yi geçmeden ilk istasyona varmış olmak zorundasınız. Yoksa zaman limitini aşmış olduğunuz içi diskalifiye ediliyorsunuz. Yarıştan kesiyorlar sizi, cutoff oluyorsunuz. İlk istasyonla ikinci istasyon arası 12,6 km ve buradaki zaman limiti 2,5 saat. Yine aynı şekilde ikinci istasyona 2,5 saat içinde ulaşamazsanız madalyaya elveda demeniz gerekiyor. Bununla da kalmıyor, ikinci istasyon finish arasını yani son 14,8 kilometreyi de 2,5 satte koşmanız gerekiyor zaman limitleri içinde kalmak ve diskalifiye olmamak için. İlk bu yarışla ilgilenmeye başladığımda zaman limitlerine bakmış ve ne var bunda yaa ben rahat yaparım demiştim. İki saatte 11 kilometre sallana sallana yürüsen yapılır, toplamda da bakınca 38 km, 7 saat, yani ortalama 5,7 km/saat hızla gitsen oluyor ki ben zaten 6km/saat ile yürüyorum. Aralarda azıcık koşsam, gerisini yürüsem gayet kolay bitirebilirim diye düşünmüştüm.

parkur harita

Sonra biraz daha yakından inceledim, daha önce katılmış olanların yazılarını okudum, bu parkuru koşmuş arkadaşlarımı dinledim ve gördüm ki aslında pek te kolay olmayacak. Yokuşlar ve tırmanışlar kadar bazı inişler de hızımı kesecek. Azıcık dalsam, oyalansam, iki fotoğraf çekeyim, istasyonda bir şeyler atıştırayım desem zaman limitine takılacağım. O yüzden işi ciddiye aldım ve antrenmanlarıma yokuş yukarı etapları da katmaya gayret ettim. Yine de koşmaya çok geç başlamış biri olarak yeterli bir hazırlık sürecim olamadı. Önce sigarayı bıraktım, sonra aldığım kiloları vereyim diye koşmaya başladım. Madem koşuyorum maratona katılayım bari dedim ve kendi çapımda hazırlanmaya başladım. Hiç bir gruba katılmadım, hiç bir metodolojiyi takip etmedim. Bol bol araştırdım, okudum ama hiç bir antrenman programını birebir takip etmedim. Bu benim bireysel meydan okuyuşumdu, tek başıma başladım ve kendimle yarışmak üzere çıktığım bu yolda yine tek başıma koştum. Bu koşuyu bitirmek benim için önemliydi çünkü hayatımda bir çok değişikliği aynı anda yaptığım bir dönemdeyim. 20 küsur yıldır çalıştığım sektörü ve 13 yıldır çalıştığım şirketi 1 Ekim itibarı ile bıraktım. Çok zor bir karardı benim için ama almak zorundaydım. Yenilenmek ve daha farklı işler yapmak istediğimi biliyorum. Yine de bu kararı alana kadar korkularımla yüzleşmem, onları geçmem ve konfor alanından çıkmam gerekiyordu. Maratona hazırlanma sürecinde sürekli bunları evirip çevirdim aklımda, doğru mu yapıyorum, bundan sonrasında yeni bir sayfa açıp sıfırdan başlayacak gücüm olacak mı, enerjimi ve motivasyonumu koruyabilecek miyim gibi pek çok soru ile beraber koştum. Bu maratonu bitirmek ve madalya almak benim için tüm bu soruların olumlu olarak cevaplanması anlamına geliyordu. Kendime olan inancımı tazeleyeceğim, geleceğe güvenle bakabileceğim anlamına… Parkurun tadını çıkarmak ve yarışın havasını solumak ta güzel tabii ama ben bitirmek ve bu parkurdan zaferle çıkmak istiyordum.

18 Ekim Cuma akşama doğru Ürgüp’e ulaştık, aylar önce rezervasyonunu yaptırdığım otelimize giriş yaptık. Yaklaşık 2600 sporcunun katıldığı bu organizasyon dolayısı ile yarış başlangıç ve bitiş noktasına yakın otel bulmak için önceden rezervasyon yapmak şart denebilir. Geciktikçe fiyatlar inanılmaz artıyor ve yer bulmak güçleşiyor. Uygun fiyatlı, yarışa alanına yakın, az yıldızlı Dedeli delüxe otele giriş sonrası ablamla ayrılıyoruz ve standa alanlarının yakınında buluşmak üzere sözleşiyoruz. Ben yarış kayıt merkezine doğru yürürken bizim otelden çıkan İran’lı bir çocuğa yol soruyorum, ben de oraya gidiyorum gel beraber gidelim diyor. Bir taraftan muz yiyor bir taraftan su içiyor. Onu görünce panik oluyorum, yeterince muz yemedim mi, yeterince su içmedim mi acaba diye kendimi sorgulamaya başlıyorum. Kapadokya’ya ilk gelişiymiş ve uzun süredir koşuyormuş. Benim ilk koşum olduğunu duyunca bol bol su iç şimdiden diye öneride bulundu. Yolun ortasında yemek fişini unuttuğunu hatırladı ve otele geri döndü, onu bir daha görmedim.

Yarış merkezine giden yolda Kapadokya Ultra Trail tişörtlerini giymiş insanlara rastlamaya başladım. Dünyanın her yerinden gelmiş insanlar, rengârenk, cıvıl cıvıl ortalık. İçime bir mutluluk bir heyecan dalgası yayıldı.yarc4b1s-merkezi.jpegDaha öncesinde randevu aldığım için yarış merkezinde işler kolayca halloldu. Çantam kontrol edildi, imzam alındı ve yarış kitimi teslim aldım. İçinde göğüs numaram, takip çipim, tişörtüm, bilgilendirme kitapçığım, açılış yemeği fişim, bir kaç çıkarma ve broşürler vardı. Kalabalığı takip edip konferans salonuna gittim ama anlatılanları anlamayacak kadar heyecanlıydım ve ablamı daha fazla bekletmek istemediğim için oradan ayrıldım, merkeze doğru yürümeye başladım. Saat 19:00 da başlayacak makarna partisine çok geç kalmak ta istemiyordum doğrusu.

 

Ablamla buluşup biraz stantları gezdikten sonra açılış yemeğinin verildiği alana doğru ilerledik. İnanılmaz bir kalabalık vardı ve sanki yarış değil festival için gelmiştik. Ertesi gün yapılacak yarışın heyecanı herkesi sarmış olmalıydı ki gördüğüm tüm yüzler hem neşeli hem endişeliydi. Ya da sadece bendim endişeli olan belki de, insan herkesi kendi gibi bilir derler ya… sonuçta fiziksel kondisyonum burada bulunan pek çok sporcunun epey gerisinde, sırf vücut yapılarına bakarak anlıyorsun atlet olduklarını. İnce uzun bacaklar, baldırlardan fırlamış kaslar, dümdüz karınlar, üçgen vücutlar etrafımda geçit töreni yapıyorlar… Evet, yakından bakınca hepsi gayet sakin ve neşeliler. Bendeki gibi panik bakışlar yok etrafımda. Mutlu, güvenli, keyifli enerji dalgaları yayılıyor her yere ve ben de bu hoş ortama kendimi bırakıyorum. Yemek sırası inanılmaz uzun ve aklımda bu düşünceler, bekliyoruz. Yemek fişini sadece koşucular için veriyorlar, ablam da eşlik etmek adına benimle bekliyor kuyruğu. Arada boş ver gel dışarıda yiyelim ne istiyorsan diyor ama ben kalmak ve organizasyonun yemeğinden yemek istiyorum. Ortamı biraz daha hissetmek ve kendimi yarına hazırlamak için diğer yarışçıların enerji dalgalarına yakın olmaya ihtiyacım var. O sırada bir kadın yaklaşıyor yanımıza, elinde bir fiş uzatıyor, ‘yemek fişi isteyen var mı, bizde fazla’ diyor. Sevinçle alıyoruz, sanki bizim için gönderilmiş bir melek gibi geliyor kadın. Ablam için de yemek fişi almış oluyoruz böylece.

Çorba, tavuk sote, makarna, salata ve tulumba tatlısı var menüde. Tabaklarımızı alıp kendimize bir yer buluyoruz. Çorba inanılmaz lezzetli geliyor. Hem besleyici hem tadı muhteşem. Evet diyorum içimden, bu çorbayı içen kesin bu yarışı bitirir. Tabağımı silip süpürüyorum hatta ablam da biraz takviye yapıyor bana.

makarna-tabagi.jpeg

Zaten son bir kaç gündür çok sağlam besleniyorum. Suyum muzum maden suyum hiç elimin altından eksik olmuyor. Bir süredir eczaneden aldığım kollajenleri de kullanıyorum. KoenzimQ, Alfa lipoik asit, mineral ve vitamin kompleksi gibi takviyeler de aldım son bir ayda. Yaşım tüm bu destekleri almamı gerektiriyor, ne de olsa ilk maratonumu koşmak için pek te genç sayılmam. 47 yaş bu spora başlamak için geç diyenler varsa bence bir kere daha düşünsün. Hiç bir zaman hiç bir şey için geç değil. Her şey sadece ne kadar istediğinizle orantılı ve bu istediğinize ulaşmak için ödemeyi göze aldığınız bedelle…

Bu organizasyonun ana sponsoru Salomon ve tüm maraton boyunca marka damgasını vuruyor. Biz yemeğimizi yerken çekiliş başlıyor. Salomon 10 tane ayakkabı dağıtıyor çekilişteki şanslı numaralara. Acaba diyorum, yemek fişlerimiz arasından mı çekiliş yapılıyor yoksa daha öncesinde adımızı yazdırmak mı gerekiyordu. Çekiliş olacağını daha önce duymamıştım, o yüzden belki genel, herkesin olduğu numaralar arasından çekiliş yapıyorlardır diye ümit ederek şanslı numaraları dikkatle dinledim. Benim numaram çıkmadı tabii ama Salomon’nun ultra trail ayakkabılarından biri bana çıksaydı epey mutlu olurdum. Yemek sonrası fazla oyalanmadan otelimize gittik, erkenden yatıp iyi bir uyku çekmek istiyordum. 119 ve 63 km yarışı sabah 7 de başlayacaktı, bizim parkur ise saat 10:00 da. Bir kaç görevliye ayrı ayrı sordum, yarın kaçta burada olmam gerek, yarıştan önce yapmam gereken bir şey var mı diye. Özel bir şey yokmuş, on dakika önce bile gelsek yetermiş… Ertesi sabah 06:00 da kalkmayı ve kahvaltı yapmayı planlamıştım. Yanımda ekmek, fıstık ezmesi, muz ve maden suyu getirdim. Otelin kahvaltısı yanında önerildiği gibi fıstık ezmeli ekmeğimi de yiyeceğim.

Heyecandan uyuyamazsam diye korkuyordum ama hemencecik uykuya dalıverdim. Sabah ta çalan alarmımla hemen zıplayıp kalktım. Beslenmemi bir an önce yapıp sindirimimi yarış öncesi tamamlamayı hedeflemiştim. Market torbamı açıp içinden ekmeğimi ve fıstık ezmemi çıkarayım dedim, o da ne…fıstık ezmesi yok… Aradım taradım, valizlere, diğer torbalara baktım yok… herhalde markette kasada unuttum dedim ama artık çok geçti. Fıstık ezmesi yemezsem ölmem dedim ve üzerinde fazla durmamaya çalışarak kahvaltıya indim. Sindirememekten korkarak yumurtadan uzak durdum. Bir fincan kahve aldım ve otelin ekmekleri ile hazırlamış oldukları kahvaltı tabağındaki peynirlere gömüldüm. Sıradan bir kahvaltı yaptım diyebilirim. Zeytin peynir domates salatalık… çikolata sürülmüş ekmek dışında aşırı bir şey yoktu. Odaya çıkıp soda içmeye muz yemeye devam ettim. Artık yavaş yavaş ne giyeceğime karar verip, çantamın son kontrollerini yapmaya başlayabilirdim.

Bir yarış önerisini daha ihlal ederek daha önce denemediğim bir malzemeyi kullanıyor ve yarış kitinde vermiş oldukları Salomon Kapadokya 38 km tişörtünü giyiyorum. Rengi çok hoşuma gidiyor ve acayip rahat hissediyorum içinde. Okuduğum tüm yazıların hemen hepsi en basit bir tişörtü bile daha önce kullanmadığınız malzemeler arasından seçmeyin diyordu. O kadar uzun mesafede en ufak bir rahatsızlık, sürtünme, batma işkenceye dönüşebilir ve yarışı size zehir edebilir diyorlardı. Tişörte şöyle bir baktım, tam olarak maraton koşmak için yapılmıştı, bedeni tam gelmişti, kumaşı harikaydı. Önerileri dinlemeyip kafamın dikine gitmeye karar verdim. Görünen köy kılavuz istemez derler, bu tişört dört dörtlük, bu yarış beni çok rahat ettirir dedim ve giydim. Planladığım gibi taytımı ve nike koşu ayakkabılarımı kullandım, yeni çantamı hazırlamaya başladım. Yağmurluğumu düzgünce katlayıp yerleştirdim, düdük ve acil durum battaniyesi zaten içindeydi. Bardağımı kenarına taktım. Olur da gerekir diye telefon için yedek güç bankasını ve kabloyu ön göze koydum. Benim için antrenmanların en önemli aksesuarlarından biri haline gelmiş havlumu arandım. Ortalarda göremeyince valizi tekrar döktüm. Valizde bulamayınca koşu çantamı açıp acaba burada mı kaldı diye deştim. Orada da bulamayınca ablamın valizini bile eşeledim. Aradım taradım yok. Küçük bir el havlusu ama yaptığı iş o kadar önemli ve büyük ki benim için. Koşarken çantamın kenarına sıkıştırıveriyordum ve lazım oldukça çıkarıp alnımdaki, yüzümdeki teri siliyordum. O kadar uzun bir yarışı havlum olmadan nasıl çıkarırım bilemiyorum. Çok canım sıkıldı, söylenmeye başladım. halbuki önem derecesi en yüksek malzemelerimden biriydi o havlu. Gelmeden önce özenle yıkamıştık ve yanıma aldığıma o kadar emindim ki son anda çıkmayınca neredeyse panik oldum. Ablam bir yandan beni sakinleştirmeye bir yandan da çözüm üretmeye çalışıyordu. Oteldeki havluları kesmekten, gidip sokaklarda havlu satan bir yer aramaya kadar çeşitli alternatifleri gözden geçirdik. En sonunda temiz havlu çoraplarımı bel çantamın kenarına sokuşturmaya ve terimi onlara kurulayacak olmaya ikna oldum. Kahvaltıya inerken karşı odanın kapısı açıktı ve içeri de üç tane kız görmüştüm, benim gibi 38 km nin lacivert renkli maraton tişörtünden giymişlerdi. Günaydın demişlerdi İngilizce ama sanırım onlar da İran’lıydı dün akşam tanıştığım çocuk gibi. 08:45 gibi başlangıç noktasında olmak istiyorum ablam çok acele etme diyor. Oysa ben daha yarış hız çipimi nereye takacağımı bilmiyorum ve ayrıca göğüs numaramı nasıl iğnelesem karar veremiyorum. Sonunda dayanamayıp karşı kapıya gidip kızlara soruyorum şu yarış çipini nereye takıyoruz diye. Çantalarına takmışlar bana gösteriyorlar. Rahatlayıp teşekkür ediyorum ve odama geri dönüyorum. Göğüs numaramı nasıl iğneleyeceğimi sormaya utanıyorum, o kadar da değil artık. Odama dönünce ben de onlar gibi müzik açmaya karar veriyorum. Müzik beni neşelendiriyor ve enerjim yerine geliyor. Günlerdir iyi beslenmiş, enerjisini toplamış yarış atı gibiyim. Yerimde duramıyorum, dans etmeye başlıyorum. Sonunda her şey hazır, yarış alanına gidiyoruz. Ben göğüs numaramı hala takmadım. Etraftaki insanlara bakıyorum nereye nasıl iğnelemişler diye. Kimi göğsüne sadece üstten iğnelemiş, kimi dört tarafını sabitlemiş. Bazısı belinin altına, bazısı göbeğine tutuşturmuş. Ben de rahat edeceğimi düşünerek üstten iki minik kancalı iğne ile göğüs hizamda sabitliyorum. Ne süper fikir ki göğüs numarasının hemen altında parkurun eğim ve kilometrelerini gösteren bir harita var. Nerde olduğumu anlamak için kullanabileceğim faydalı bir ayrıntı.

yaris sabahi hazirim Ben yeni bir koşucuyum, bundan sonra koşmaya devam edecek miyim onu bile bilmiyorum, o yüzden bir koşucu saati almadım kendime. Kapadokya resmi sponsorlarından Suunto saatler oldukça başarılı incelediğim kadarıyla. Garmin saatler için de efsane diyorlar. Aslında telefon markalarının da akıllı saatleri kullanılabilir. Ben bir türlü hangisini alacağıma karar veremedim ve ayrıca onların nasıl kullanılacağını öğrenmek bile biraz kafa patlatmayı gerektiriyor sanki. O yüzden bu ilk yarışımda pas geçtim. 38 kilometre o kadar büyük bir yarış değil, epi topu iki istasyon var. Kolumdaki düz saate bakarak zaman ayarlaması yapabilmem lazım. Yarış stratejimi gözden geçiriyorum. Yokuşlarda hızlı yürü, koşabildiğin her yerde tüm gücünle koş. Bu Duygu ile en son yaptığımız stratejiydi. Normalde yavaş başla sonradan depar at gibi stratejiler olması lazım ya da istasyonlar arası hız ve nabız hedefleri koymak gerek ama benim şartlarımda geçerliliği olabilecek tek strateji bu. Zamanında bitirebilmek için güvenebileceğim bir hızım veya dayanıklılığım yok. Yapabildiğimin en iyisini yapmak dışında bir strateji de dolayısıyla olamıyor.

Suyumu içmeye devam ediyorum, artık muz yemekten maymuna dönüşmek üzereyim. Yarış alanına yakın bir kafede sert bir espresso içiyorum. Biraz ısınma yapsam iyi olacak ama enerjimi harcamak ta istemiyorum. Esneme yapayım diyorum dikkatim dağılıyor yapamıyorum. En sonunda ablamı da kaldırıp başlangıç noktasında önlerde bir yere geçiyorum. Ne kadar önde başlasam o kadar iyi, üç dakika beş dakika bile olsa faydasını görme ihtimalim varsa ne ala.
yaris-sabahi-2.jpeg

Sesler yükseliyor, sunucular heyecanımızı körüklüyor, 20 dakika öncesinden yerimi almışım, zaman geçmek bilmiyor. Resim ve video çekmeye çalışıyorum, adrenalin tavan yapıyor.

 

yaris sabahi selfi

 

 

 

Kalabalık giderek çoğalıyor ve ben İranlı bir grubun ortasında sıkışıp kalmışım, batonlarım kimseyi rahatsız etmesin diye dikkatli olmaya çalışıyorum. Telefonumdan kayıt yapmaya başlıyorum, geri sayım başlıyor, 10, 9, 8, 7….

 

YARIŞ…. 38 kilometre

 

4,3 aman Allahım başlamak üzereyiz ben de artık toparlanayım derken 2, 1….kaydı kesip telefonu bel çantama yerleştirmeye uğraşarak harekete geçiyorum. Parkurun ilk etabında sağlam bir çıkışla karşılaşıyoruz. Birinci istasyona 11,2 kilometre mesafe var ve 2 saat içerisinde ulaşmam gerek. Kalabalığın rüzgarına kapılıp koşmaya başlıyorum ama yokuş o kadar dik ki bir kaç yüz metre sonra nefesim zorlanmaya başlıyor ama gruptan kopmamak için direniyorum ve koşmaya devam ediyorum. İnsanlar patır patır beni geçmeye başlayınca moralim bozuluyor, daha yarışın bu kadar başında pilim bitmek üzere gibi hissediyorum. Sonra kendi kendime hatırlatıyorum, on ikinci kilometre ikinci kilometreden daha kolay diyorum. Gerçekten antrenmanlarda da en zorlandığım kısım ikinci kilometre olmuştur hep. Sanırım ısınma açılma anca gerçekleştiği için bu başlangıç safhasında hem yavaş hem isteksiz oluyorum. Kendime bu hatırlatmayı yapınca rahatlıyorum, hem önümde artık koşmayı bırakmış yürümeye geçmiş insanlar beliriyor. Ben de hemen hızlı yürüyüş temposuna dönüyorum ama nefesim hiç iç açıcı değil. Ağzımdan nefes alıp verdiğimi fark edip kendimi uyarıyorum, ‘Bu bir maraton, nefesini dengele, insanlarla değil zamanla yarışıyorsun unutma’

İlk çıkışta Arnavut kaldırımlı sokaklar arasından geçiyoruz ve sonra Kapadokya’nın eşsiz vadilerine açılan bir patika ile araziye çıkıyoruz. O kadar kalabalığız ki, insanlara çarpmadan yürümeye ve patikada sıra kapmaya çalışıyorum. Dünya harikası kayaların arasından inişler sırasında trafik sıkışmış, yer yer geçiş sıramı beklemek ve durmak zorunda kalıyorum. Koca kayalar arası tek kişinin ancak geçebileceği dar ve dik patikalarda bekleme yapmak canımı sıkıyor zira yarış stratejime göre durmamam ve enerjim yettiğince hızlı yol almam gerek. Bazı sıkışık noktalarda etrafından dolanmayı deniyorum başkalarına bakarak ama çoğu yerde beklemekten başka çare olmuyor. Yokuşun dikliği yüzünden yavaşlamayı öngörmüştüm ama trafik sıkışıklığını hesaba katmamıştım. Bu noktalarda tahminimden daha fazla zaman kaybediyorum, daha ilk 5 kilometrede bile değiliz oysa ki. Trafik açılıp yol genişlediğinde yeniden sağlam bir tırmanış bekliyor bizi. Bir sürü cıvıl cıvıl genç var etrafımda, özellikle yabancılar doğa harikası oluşumlar karşısında büyülenmişler, resim çekiyorlar zaman kaybetmekten korkmadan. Oysa ben elimde batonlarım, ritmim bozulacak diye ödüm kopuyor. O kadar enerji dolular ki özeniyorum ister istemez. Manzara karşısında bir sürü poz verip arkamda kalmışken bir de bakmışım fırt fırt koşmuş beni geçiyorlar ve ilerideki tepede yine durup resim çekmeye devam ediyorlar. Eh, sonuçta bunlar tecrübeli koşucular, dünyanın en eşsiz doğa parkurlarında maratona katılıyorlar, güvenecekleri kasları ve nefesleri var.

Çıkışlar hiç bitmeyecekmiş gibi, saatime bakıyorum bir saat çoktan geçmiş. Bu da demek ki 1 saat içinde ilk istasyona ulaşmak zorundayım yoksa zaman limitine yakalanacağım. Yokuş hala çok dik, koşmaya çalışıyorum, zorlanıyorum. En hızlı tempomda yürümeme rağmen durmak zorunda olduğum zamanları telafi edebilecek miyim emin olamıyorum. Yokuşun birazcık azaldığı yerde koşuyor, geri kalan kısımda tempoyla yürüyorum. Tuvaletim geliyor ve ben endişelenmeye başlıyorum. Doğaya yapabileceğimi planlamıştım ama etrafım o kadar kalabalık ki göze alamıyorum. İstasyonda bu işi temiz temiz halletmeyi, bu arada çok ta zaman kaybetmemeyi umuyorum. Güzergah bizi tekrar medeniyete çıkarıyor, sokak aralarından, bina avlularından geçmeye başlıyoruz. Taş merdivene oturmuş yaşlı bir teyze dikkatimi çekiyor. Tam onu geçmişken arkamdan sesleniyor, bir şey düşürdüm diye… arkamdan gelen yabancı uyruklu kız düşen ter silme çorabımı bana uzatıyor. Biraz utanıyor, biraz seviniyorum. Daha ilk 10 kilometre bitmeden düşürdüysem, yarış sonuna kadar işim zor diye içimden geçiriyorum. Su haznesi sırtında olan çantama 1 litreden biraz az su doldurmuştum. İlk 11 kilometre için yeterli olduğunu düşünmüştüm ki gayet mantıklı bir yaklaşım olmuş. Su hem çok lazım, hem de çok alınca taşıması bir dert oluyor. O yüzden gereksiz ağırlık taşımamak için her şeyi çok ince planlamakta fayda var.

Güzel bir tempo tutuyorum, hafif bir koşu, düzenli nefes, iyi bir nabız moralimi düzeltiyor. İlk istasyona zamanında ulaşacağıma dair inancım tazeleniyor. Zaten ilk istasyon sonrası gayet tatlı bir iniş var, ikinci etap çok daha kolay olacak. Birinci etabı zaman limitine yakalanmadan bitirmeye odaklanıyorum sadece. Burayı aşarsam gerisi kolay diye telkin ediyorum kendimi. Canım burnumda istasyon kapanmadan yetişmeye çalışırken telefonum üçüncü kez çalıyor ve bu sefer açıyorum, tahmin ettiğim gibi ablam arıyor, ona bir güzel fırça atıyorum. ‘Arayıp durma tamam mı… ellerim dolu baton var. Aramıyorsam her şey yolundadır, ararsam zaten ya diskalifiye olmuşumdur ya da sakatlanmışımdır. Offf kapat’ diyorum. Sonra da üzülüyorum bana o kadar destek olan ve tüm iyi niyeti ile beni merak eden ablamı azarladım diye. O an o kadar gerginim ki, kaybedeceğim bir kaç saniye bile tüm yarışa mal olabilir endişesi ile gözüm hiç bir şeyi görmüyor. Yolda alkışlıyorlar insanlar bizi, resimlerimizi çekenler oluyor. Çocuklara çıkıyor karşımıza, çak yapıyorlar. Onlardan aldığım enerji ile toparlanıp hızlanıyorum. Bir gönüllü bizi alkışlıyor koşudan yürüyüşe geçmek zorunda kaldığım bir bayırda. Ne kaldı istasyona diyorum son bir kilometre diyor. Saatime bakıyorum, yetişecek gibiyim. Elimden gelenin en iyisini yapıp tabanlara kuvvet gazlıyorum. İbrahimpaşa istasyonu görünüyor, rahatlıyorum. Zaman limitinden 15 dakika önce vardım, benim için büyük avantaj, çok rahatlıyorum. Önce çantamın su haznesini dolduruyorum, bir bardak kola içiyorum, bir bardak ta soda. Birkaç tuzlu kraker atıyorum ağzıma, bir küçük parça da muz. Sonra tuvalet soruyorum, yandaki camiyi kullanabileceğimi söylüyorlar. Caminin bahçesinden geçiyorum, kapıdan giriyorum ama ortada tuvalete benzer bir şey yok. Tekrar dışarı çıkıp tuvalet nerede diye panikle ilk gördüğüme sorunca yan tarafta olduğunu söylüyorlar. Hızla dalıyorum içeriye ama ne göreyim. Üç kişi sıra bekliyor. Şimdi beklemesem olmaz, beklesem çok zaman kaybedeceğim. Neyse ki sıra hızlı ilerliyor, zaten ben zaman algımı o ara kaybediyorum. Tuvaletten çıkıp elimi yüzümü yıkadığımda kendimi çok iyi ve tazelenmiş hissediyorum, evet, ikinci etaba hazırım ama o da ne… saat 12 olmuş. Ben 15 dakika burada oyalanmış olamam, ama oyalanmışım işte. O zorlu tırmanış sırasında durmamak için çırpınan ben, telefonu çıkarıp bir kare resim bile çekmeye korkan ben istasyonda 15 dakika kaybetmişim. Çok kızıyorum kendime, yakaladığım avantajı heba ettim diye. Kızıyorum bir yandan ama anlayabilmiş te değilim gerçekten o kadar zaman nasıl geçti diye, oysa bana üç beş dakika gibi gelmişti. Neyse diyorum, çok iyi oldu, kendime geldim. Bol sıvı aldım, dinlendim, yenilendim, bundan sonra çok daha keyifli giderim artık takmayayım kafama.

İstasyon çıkışı tatlı bir tempoda yine yokuş yukarı çıkmaya başlıyoruz. Artık sağımda solumda daha az insan var, kalabalık biraz dağılmış. Kimisi geride kalmış ama çoğu da beni çoktan geçmiş. İstasyonun hemen çıkışında yanımda bir grup konuşuyor, kulak misafiri oluyorum. Cutoff olmamak için bir sonraki istasyona ne kadar zaman var tartışıyorlar. Lafa girip ‘2,5 saat var diyorum, yaklaşık 13 kilometre’. İçimden de hayret ediyorum, buraya kadar gelmişler de derslerini çalışmamışlar mı diye. Bu kafayla bitiremezler diye onlar adına üzülüyorum, sonra dönüp kendime bakıyorum. Sen bu kafayla bakalım ne yapacaksın diyorum, tekrar hızlanıyorum.

İkinci etap çıkışla başlasa da arkasından inişe geçeceğimi bilmenin güveniyle manzaranın da tadını çıkarmaya çalışıyorum. Uçsuz bucaksız bozkırda enteresan coğrafi oluşumların arasında, tarihin, medeniyetlerin göbeğinde, kadim kültürlerin beşiğinde yol almak beni mutlu ediyor. Ciğerlerim açılıyor, derin nefesler çekiyorum. Kendimi bu kadar iyi hissederken ilk jelimi yemeliyim diyorum, zira kendimi kötü hissettiğim an jel için geç kalmışım demek olacak. Kirazlı muzlu tadını çok sevdiğim jelimi keyifle emip ambalajını çantama tıkıyorum. Bir iki tane şeker atıyorum ağzıma ve yola devam ediyorum. Beklediğim gibi bir süre sonra iniş başlıyor. Patikalardan salıyorum kendimi, batonlarım destek atıyor bana gerek olduğunda. Yine tek sıra halinde geçilmesi gereken patikalar çıkıyor karşıma ve ben hızlanabileceğim halde önümdekinin hızına düşüyorum. İzin isteyip geçmek aklıma gelmiyor, ayıp olacakmış gibi hissedip yavaşlıyorum. Arkamdan gelip excuse me diyerek beni ve önümdekini geçenleri görünce ben de kibarlığı bırakıp basıyorum tekrar gaza. Keyfim yerinde, istediğim tempodan da daha hızlı gidiyorum. Bu arada kayalıklar yerini ağaçlık bir patikaya bırakmış. Sonbaharın kızarttığı yapraklar güneşi saklıyor ve gölgenin tadını çıkarıyoruz. Serin patikada yer yer bazı ağaçların dibinin meyve ile dolu olduğunu görüyorum. Kıpkırmızı elmalar ve ayvalarla dolu patika. Az ilerde bir kız görüyorum, topallıyor. İyi misin diye soruyorum, yabancı olduğunu görünce İngilizce tekrarlıyorum sorumu. Yüz ifadesinden acı çektiği belli, bacağını sürüyerek yürümeye çalışıyor. Yanımda ağrı kesici var, verebilirim istersen diyorum, yok yok diyor. Beden diliyle anlattığına ve anladığıma göre sanırım bacağına kramp girmiş. Benim durduğumu ve kızla ilgilendiğimi görünce bir adam da bizim yanımıza gelip duruyor. Türkçe İngilizce karışık anlaşmaya çalışıyoruz. Esmer uzun saçlı bir kız ve onun da İranlı olduğunu tahmin ediyorum. Bu yarışa çok sayıda İranlı katılmış, açılış sırasında da buna vurgu yapmıştı sunucular. Kızcağız acı çekerken ve panik haldeyken nerelisin gibi sorular sormak aklıma gelmedi. Göğüs numarasının altında İran yazdığını fark edince zaten sormaya da gerek kalmadı. Adam tecrübeli ve yetkin bir koşucuya benziyordu. Kıza bir kaç hareket tarif etti, bacağını gerdirdi, krampının hafiflemesine yardımcı oldu. Ben de pek bir şey yapamasam da başında bekledim. Bel çantamda iki tane ağrı kesici var, vermem gerekir belki diye bekliyorum. Ne de olsa eczacıyım, ilaçsız yola çıkacak halim de yok, ilaca ihtiyacı olabilecek birini pas geçecek te değilim. Orada biraz zaman kaybediyorum ama çok ta umursamıyorum, ne de olsa bu etapta daha rahatım. Bu İranlı kız için çok üzülüyorum, ve benim başıma böyle bir sakatlık gelmediği için şükrediyorum. Daha yarışın yarısına bile gelmedik, böyle bir sıkıntı yaşamak yarışı tamamlayamamak anlamına gelir ki gerçekten çok acıklı bir durum. Sonuçta herkes bir şekilde buraya gelene kadar aylar boyu antrenman yapıp hem fiziksel hem zihinsel olarak hazırlanıyor. Bu kadar erken yarıştan kopmak tüm o emekleri bir anda boşa çıkarıyor. Kızı geride bıraktım ve onun yerinde olmadığım için kendimi çok şanslı hissettim.

Kızı biraz rahatlatıp kendine getirdikten sonra adam önde ben arkada hızlı yürüyüş temposunda gidiyoruz. Baktım adam elma yiyor, tutamıyorum kendimi nasıl güzel mi elma diye soruyorum, çok canım çekiyor o anda. Çok güzelmiş, öyle diyor ama maalesef sadece bir tane almış yanına. Birazdan bir elma ağacı daha görüyoruz, gel sana da alalım bir tane diyor, dalın birine batonumla vurup elmayı düşürüyorum. Bir taraftan yürüyüp bir taraftan elmamı ısırıyorum. İşte diyorum, bu cennetten düşme bir elma. İşte bu elma, dünyadaki en lezzetli elma, işte bu elma belki de Adem’i cennetten kovduran elma, işte bu elma gökten düşen üç elmadan biri ve ben de masaldayım, işte bu elma şimdi bana ihtiyacım olan gücü ve enerjiyi verecek… elmanın tadına doyamazken ne kadar yavaşladığımı fark edip kendimi uyarıyorum. Oyalanma sakın, haydi gücün kuvvetin yerinde devam diyorum. Tekrar koşmaya başlıyorum. Gayet güzel bir tempo tutturup elmayı almama yardımcı olan adamı geçiyorum, izninizle burada biraz hızlanma şansım varken hızlanayım diyorum. Ne de olsa yarış stratejim bu, koşabildiğin her yerde koş, koşamadığın yerde mümkün olan en yüksek hızda yürü. Parkur şahane, kuş cıvıltıları eşlik ediyor derken öyle bir yere geliyoruz ki bir an duvara çarpmış gibi oluyorum. Hem orman hem peri bacası muhteşem bir vadinin ortasındayım. Yok artık diyerek duruyorum ve ilk defa dayanamayıp telefonumu çıkartıyorum, resim çekiyorum bir kaç kare.

Resimler gördüğüm güzelliği yansıtmaktan çok uzak, bunu bile bile yine de deniyorum, zaman kaybetmeyi de göze alarak.

magra selfi

Yine trafiğin sıkıştığı bir kaç nokta oluyor, mecbur duruyoruz ya da yavaşlamak zorunda kalıyoruz. O sırada fark ediyorum ki benim iki çorap ta yerinde yok. artık terimi silmek için mecbur istasyondan aldığım peçetelerle idare edeceğim. Bir süre sonra toprak bir yol çıkıyor karşıma, koşmaya devam ediyorum. Bir kaç kişiyi geçip epey yol alıyorum ve sonunda uzunca bir süre tek başıma kalıyorum. Yine tuvaletim geliyor ve uygun bir ağaç arkası arıyor gözlerim. Önümü arkamı kollayım derken biraz yavaşlıyorum. Sağda solda otlayan inekler, tembel tembel gezinen bir eşek, yol kenarına oturmuş bir çoban manzara ekranıma girip çıkıyor. Kendime çobanın gözleriyle bakıyorum, bir anda o çoban ben oluyorum. Köpeğim yanımda oturmuşum, önümden koşanları izliyorum. Hızla çobanın bedeninden çıkıp kendime geliyorum ve koşmaya devam ediyorum. O sırada elma yiyen adam bana yetişip geçiyor. Haydi bas gaza Bilge diyerek hızlansam da tempom biraz düşüyor. Herhalde ikinci istasyona yaklaşıyoruz, tuvaletimi yapma işimi yine istasyona saklayım bari diyorum. Suyumu içiyor, bir jel daha patlatıyorum. Son bir çıkış kaldı, sonrasında kendimi ikinci istasyona atacağım.

İkinci istasyon Göreme’ye zaman limitinden yarım saat önce ulaşmış olduğum için çok huzurlu ve keyifliyim. Bu sefer istasyonda fazla zaman kaybetmeme kararındayım. Gönüllüler çipimi okuyup başarılar diliyorlar ve ben bir zaman limitini daha ekarte etmenin özgüveni ile istasyona dalıyorum. Bana yardımcı olan kız o kadar tatlı ki, inanılmaz motive oluyorum. Kahve ister miyim diye soruyor, önce yok diyorum. Kola istiyorum veriyor, soda istiyorum veriyor. Hepsini bir dikişte bitiriyorum. Su haznemi doldurmama yardım ediyor ve şu an hatırlamadığım sözleriyle resmen pilimi şarj ediyor. Batonlarımı ve çantamı yere bırakıp tuvalet aranmaya çıkıyorum, soruyorum, hemen yan tarafta diyorlar. Girdiğim binanın iki tarafından merdiven var ve tuvalet işareti yukarıyı gösteriyor. Kalan enerjimi tasarruflu kullanmaya çalışarak dik merdivenleri çıkıyorum ama sonuç hüsran, bayanlar tuvaleti aşağıdaymış. Neyse hemen inip tuvalete giriyorum, bu sefer en azından sıra yok, çok vakit kaybetmiyorum. Yine elimi yüzümü yıkayınca rahatladığımı fark ediyorum. İkinci etap gerçekten çok keyifliydi, sadece son çıkış biraz yordu ama açıkçası manzaralar büyüledi beni. Yeri geldi peri bacalarının altından, yeri geldi üstünden geçtik. Ağaçlı parkurda devrilmiş kütüklerin üstünden atladık, dereciklere daldık, çamurlara battık, eğildik mağaralardan geçtik, doğrulduk geçitlere tırmandık. Bir doğa parkurunda keyif alınacak her ne varsa ikinci etap serdi önümüze. Göreme istasyonunda biraz tuzlu fıstık, biraz nefis Kapadokya üzümü attım ağzıma. Herkesin önerisi üzerine biraz da limon üstüne tuz döküp yedim. Bu kilometrelerde artık yıpranma ve kramplar başlıyor. Ne de olsa 24. kilometredeyiz, az buz yol değil ve daha önümüzde 15 km var. Tekrar göğüs numaramın altındaki parkur eğim grafiğine bakıyorum. Yine ölümcül bir kaç çıkış olduğunu görmek canımı sıkıyor ama yarım saat kazanmış olmanın rahatlığı var üzerimde, ilk iki etabı yaptım bunu da yaparım diyorum. Çantamı tekrar sırtıma alıp yola çıkmak üzereyken o tatlı kızdan kahve istiyorum. Biraz soğuk su ilave edeyim mi diye soruyor, ah evet lütfen diyorum. Planladığım gibi istasyondan fazla zaman kaybetmeden çıkıyorum. Yavaş bir yürüyüşle başlarken bir elimde kahvemi yudumluyorum keyifle. Kazanmış olduğum zamanın da verdiği güvenle telefonumu çıkarıp ablamı arıyorum. Bu sefer tatlı tatlı konuşup her şey yolunda merak etmeyin diyorum. Göreme sokaklarından geçiyoruz, taş kaldırımlar, taş caddeler geçiyoruz. Gevşek gevşek başlayıp kahvem bitince hızlanmak üzere ayarlamışım kendimi. Kahvem bitiyor, ben bardağı yine belime geçirip koşmaya başlıyorum ama bir şey eksik, bir şey eksik….aman Allahım batonlarım eksik… istasyonda unuttum olamaz, almasam da olmaz, offf…. koş Bilge koş… geri koş… Bir elimde kahve bir elimde telefon gevşek gevşek geçtiğim tüm o caddeyi koşa koşa geri dönüyorum. Yolda bir koşucu beni eliyle durdurmaya çalışıyor, hey ters yöne gidiyorsun diyor…batonlarımı unuttum diye bağırıp devam ediyorum panikle. Nedense git git bitmiyor bu istasyonun geri dönüş yolu, hangi ara bu kadar mesafe kat etmiş olabilirim ki… neyse nefes nefese girdiğim istasyonda batonlarımı bıraktığım yerde masum masum beni beklerken buluyorum. Kaptığım gibi koşmaya başlamadan önce epey yorulduğumu fark ediyorum. Ne kadar zaman kaybettiğimi görünce iyice moralim bozuluyor ve zor zamanlar için sakladığım müzik silahımı çıkarıyorum. Kulaklığımı takıp antrenmanlarda keyifle dinlediğim müzik listemi çalmaya başlıyorum. Bu bir maraton ve ben şu an maratonun en zorlayıcı kilometrelerindeyim, üstüne üstlük Kapadokya parkurunun bu son etabında ciddi bir tırmanış yapacağız.

Okuduğum yazılarda defalarca karşıma çıktı şu batonları unutma işi. Bense böyle bir hata yapacağıma hiç ihtimal vermiyordum. O kadar uzun süre koştuktan sonra baton sanki vücudun bir parçası gibi oluyor, eksikliği anında hissedilir diye düşünüyordum. Hem iki elimin sürekli dolu olmasına o kadar alışmıştım ki, batonsuz bir adım atsam hemen fark ederim diyordum. Hiç te öyle olmuyormuş, gerçekten bir dalgınlık anında batonlar unutulup basıp gidilebiliyormuş. Kazandığım yarım saati yine istasyonda gömmüş olma şaşkınlığıma söylene söylene devam ediyorum.

Yanımda getirdiğim 5 jelin 3 ünü son etaba saklamıştım. Hala kendimi iyi hissediyorum, bir kirazlı muzlu jel daha atıyorum ağzıma bir kaç şekerle birlikte. Suyumdan içip müziğin temposuna bırakıyorum kendimi. Yarışa yeni başlamış gibiyim, öyle dinamik, öyle kararlı. Yokuş yukarı bir caddeden geçiyoruz ve ben koşuyorum, önümdeki bir uzak doğulu adamı ve bir Hırvat kadını geçiyorum. Sonra beni ters yöne gittiğim için uyaran adamı yakalıyorum ve onu da geçiyorum. Bu insanları geçme hali çok hoşuma gidiyor. Hafif yokuş veya düzlük alanlarda koşuyor, dik yokuşlarda hemen hızlı yürüyüş temposuyla baton vuruyorum. Nefes ayarımı bozmamaya çalışarak ilerliyorum.

Enerjim ve müzik sayesinde motivasyonum yerinde ama parkur iyice zorlaşmaya başlıyor. İnsanların pili bitmiş, çoğu ayağını sürümeye başlamış. Tırmanış etaplarında önümde olan kız o kadar dengesiz basıyor ki anlıyorum gücü tükenmiş artık. Maratonun başında beni geçenleri görüyorum, mesela o uzun bacaklı kız, zorlanmaya başlamış. İlk dik tırmanışta geride bırakıyorum onu ve sonra o zırt pırt resim çektiren kısa şortlu kızı görüyorum. Bir yerden sonra fırlayıp gitmişti, bir daha da görememiştim. Onu da geçiyorum yokuşlarım birinde. Sonra bir de ne göreyim, bizim kramp girdi diye yardım ettiğimiz kız benim önümde patır patır gidiyor…. meğer ben istasyonlarda oyalanırken çoktan beni geçmiş, neredeyse o bitirecek ben cutoff olacağım. Bir hesaplaşma başlıyor içimde, ne yaptın Bilge diyorum. İkinci etapta daha çok zaman kazanabilirdin, ikinci istasyonda batonlarını unutmasan çok rahat bitirebilirdin, oysa şimdi risk altındasın, bitiremeyebilirsin farkında mısın….Bacağına kramp giren İranlı kızı geçiyorum yokuşta ve onun hala direnebilmiş ve bu noktaya benden önce gelebilmiş olmasına şaşıyorum.

Bir saatime bakıyorum, bir parkura bakıyorum…. üçüncü etap tahminimden çok daha zorlu çıktı. Enteresan bir şekilde ben de tahmin ettiğimden çok daha iyi gidiyorum bu son kilometrelerde. Sürekli insanları geçiyorum artık, eğlenceli bir hal almaya başlıyor yarışçıları geçmek tek tek. Yokuş yukarı tempolar düşmüş, adımlar zar zor atılıyor artık ama ben canlıyım hala. O sırada kendime geliyorum birden. Hey, Bilge sen onlarla yarışmıyorsun, sen zamanla yarışıyorsun. Temponu onlara bakarak ayarlarsan sahte bir zafer duygusu yaşayacak ama bu yarışı bitiremeyeceksin. Kimseye bakma, az zaman kaldı önüne bak…

Adımlarımı hızlandırıyorum ve tüm bedenimi ilk defa çok ciddi bir şekilde bitirememe korkusu kaplıyor. Daha önceki etaplardaki tüm kazandığım dakikaları istasyonlarda heba ettim ve üçüncü etabın ölümcül yokuşları beni sınırladı. Her ne kadar tempom fena olmasa da bu parkur en uzun parkur ve çıkışlarda zorlanıyorum. Zaten bu etapta zorlanan ve ayağını sürüyenler bitiremeyecek olanlar. Onları asla referans noktası olarak düşünmemeliyim. Son bir nokta var gönüllülerin su dağıttığı. O noktada soruyorum kaç kilometre kaldı diye, 9 kilometre kalmış ve önümde bir buçuk saat var. Normal şartlar altında çok rahat alabileceğim bir mesafe ama o ölümcül dik yamaçlar nefes kesiyor. Acaba yapabilecek miyim korkusu tekrar her tarafımı sarıyor ve yapamayabilirsin diyen sesi duymaya bile tahammül edemiyor ve tüm gücümle abanıyorum. İzotonikli limonlu jelimi emip koşmaya başlıyorum. Yarış başından beri böyle kararlı koşmadım. Kendimi kendimden alamıyorum, dizlerimdeki acıyı ve kaslarımdaki yanmayı beynim algılamayı ret ediyor. Bir ara İranlı kızı görüyorum tekrar yanımda, beni geçiyor. O an deli oluyorum. Ben belki ona yardım edeyim diye durduğum için yarışı zamanında tamamlayamayacağım ama o beni geçiyor ve belki de bitirecek. Ben ona acırken vah yazık derken, o beni utanmadan geçiyor üstüne üstlük yüzüme bile bakmıyor. Biraz öfkeleniyorum, biraz kendime kızıyorum, biraz kıza helal olsun diyorum ama tempomu düşürmüyorum hiç. Burnumdan sümükler alnımdan şapır şapır ter akıyor ve ben koşmaya devam ediyorum. O yokuşlarda durmuyorum, bir saniye bile kendimi bırakmaya izin vermiyorum. Biliyorum ki artık bıçak sırtında ilerliyorum ve en ufak bir düşüş yarışı bitirememek anlamına gelecek. Saatim 45 dakika kaldığını söylüyor ben son jelimi ve bir kaç şekeri daha mideye yuvarlıyorum. Suyumu da içip artık hiç yavaşlamadan koşmaya niyet ediyorum. İnişler çıkışlar devam ediyor ve ben çıkışın bir yerinde İranlı kızı yakalıyorum tekrar. Öyle hızlıyım ki, rüzgar gibi geçiyorum yanından, beni bir daha geçemeyeceğinden de çok eminim, bu noktada artık kimse beni geçemez, bundan eminim. Hayatımda hiç böyle bir performans göstermedim, 5 kilometreyi hiç bu kadar hızlı koşmadım. Kaslarım nereden buldular bilmiyorum, inanılmaz bir enerji ile dolu ve tam da olması gerektiği gibi çalışıyor. Otuzuncu kilometreden sonra bana olan şey her neyse, beni yarışta tutuyor, sanırım bu benim yarışı zamanında bitirme isteğimden başka bir şey değil. Kaslara o enerjiyi pompalayan, benim bitirme arzum ve madalya sevdam olduğu kadar bitirememe korkum. Bu kadar az kalmışken, bu kadar yaklaşmışken ya bitiremezsem?

Sonunda aşağı doğru inişe geçiyorum, var gücümle koşup artık son inişe geldim diye sevinirken karşıma çıkan yokuşu görünce göz yaşlarımı tutamıyorum. Çünkü artık 15 dakikam kaldı ve ben eğer o son inişte değilsem bitirme şansım yok denebilir. Bu gerçekle yüzleşmenin acısı beni daha da çok kamçılıyor. Hiç bir antrenmanda, yarışın hiç bir etabında koşmadığım kadar hızlı koşmaya başlıyorum. Sağımda solumda aynı finishe doğru gittiğimiz 63 km koşucuları belirmeye başlıyor. Sonunda tekrar yerleşim bölgesine doğru çıkıyoruz. Arnavut kaldırımı başlıyor ve ben artık batonlarımı toplayıp yokuş aşağı koşmaya devam ediyorum. Dik yokuştan aşağıya doğru koşarken dizlerim ağrıyor ama onları taşıyan kaslarıma güveniyorum, adımlarımı sağlam basıyorum, en ufak bir fren bile yapmıyorum. Sol ayak orta parmağımın tırnağının düşeceğinden artık eminim ancak sızlayan başparmaklarımın tırnakları düşer mi düşmez mi onu tam kestiremiyorum. O sırada bir adam bağırıyor, iki yüz metre kaldı hadi diye…. Yetişeceğim galiba diye seviniyorum önce ama sonra çoktan 200 metreyi geçmiş olmam gerekirken finishi göremediğimi fark edip ümitsizliğe kapılıyorum. O sırada başka bir adam bağırıyor, haydi son 7 dakika… göz yaşlarımı göz pınarlarımda birikiyor, yetişecek miyim… ya şimdi bir kaç dakika ile kaçırırsam, ya bitiremezsem…. virajları dönüp duruyorum ama o finish bir türlü görünmüyor… Ne kadar kaldı Allahım, niye hala görmüyorum bitiş çizgisini…

Sonunda Salomon un bayraklarıyla bezenmiş bitiş noktası çıkıyor karşıma, evet evet bitti işte yaşasın… zamanında bitirdim…. son dakikada yetiştim. Az kalsın yetişemiyordum, aman Allahım ya yetişemeseydim…. ya şu son 10 kilometrede böyle iyi koşamasaydım…. sağda solda ablamla kuzenimi arıyor gözlerim ama kimseleri göremiyorum. Hüngür hüngür ağlayıp kendimi bırakacakken birisi bana yolu kapamayalım devam edelim diyor, finish çizgisinden kışkışlanıyorum. Bir gönüllü bana su uzatıyor ama yüzüme bakmıyor çünkü o sırada telefonla konuşuyor. Elimde su şişesi şaşkın şaşkın dolaşıp bir taraftan nefesimi düzenlemeye bir taraftan gözyaşlarımı tutmaya çalışırken bir an önce çantamı ve batonlarımı yere atma ihtiyacı duyuyorum. Ablamla kuzenimi arayacağım ama daha kendime gelemedim. Bitirenler için hazırlanan yemek bölümüne geçiyorum. Kendime yiyecek bir şeyler alacağım ama önce biraz oturayım. Derken bakıyorum herkes boynunda madalya ile dolaşıyor, ben madalyamı almamışım. Finish noktasına gidip madalyamı istiyorum, sitemkar bir edayla bana madalyamı vermediniz diyorum. Bakıyorlar göğüs numarama, ‘aa hakkaten vermemişiz’ diyorlar ve takıyorlar boynuma finisher madalyamı…

Ablamla kuzenim beni yarışın web sayfasından göğüs numaramla takip ediyorlarmış. Üzerimizde taşıdığımız çipler sayesinde online olarak nerede olduğumu, hangi hızda koştuğumu görebiliyorlarmış. Zaman limitine yaklaştığımı, artık bitirme şansımın çok azaldığını fark etmişler. Sistem tahmini bitirme süresi olarak 7 saat 20 dakika vermiş benim için. Yani 20 dakika ile yarışı tamamlayamayacağım bekleniyormuş. Son 10 kilometre benim böyle bir depar atacağımı ummamışlar, o yüzden bitiş çizgisinde gelmek ve orada beni beklemek için acele etmemişler.

7 saatlik zaman limitine 6 dakika kala, 6:54 ile yarışı tamamladım. Son kilometrelerde canımı dişime takmasam çok az bir farkla kaçırabilirdim. Herkesin pilinin bittiği noktada ben o hıza nasıl ulaştım, o enerjiyi nereden buldum çıkardım bilmiyorum. Aradan üç gün geçti hala ‘ya zamanında bitiremeseydim’ diyorum ve bitirdiğim için şükrediyorum. 47 yaşında ilk maratonumdan yüzümün akıyla çıkmanın gururunu ve mutluluğunu yaşıyorum. İnsan kafaya koya görsün, neler yapar neler…

Kapadokya ultra maratonu sonrasında benim de bir sürü ‘iyi ki’ lerim ve ‘keşke’ lerim var. Bunları başka bir sayfada ele alıp, kimseye faydası olmasa bile, bir daha ki sefere kendime hatırlatma olsun diye yazacağım. Bence herkes hayatında en az bir kere maraton koşmalı… insanın yürüyüşü değişiyor gerçekten…. Mesela ben, yürüyüşüm gerçekten değişti…. son iki gündür dizlerimi bükemiyorum, adımlarım penguen gibi sağa sola savruluyor. Bir de, hani bazen bazı işlerde kendimizi fazla hırpalayıp gereğinden fazla enerji harcadığımızda derler ya ‘boşver yaa, sen de herkes kadar çalışsana, madalya mı takıcaklar’… İşte, koşarken elinizden gelenin en iyisini başkalarına bakmadan yapıyorsunuz, yeri geliyor kendinizi hırpalıyorsunuz, çünkü sonunda gerçekten madalya takıyorlar!

madalyam ve benfinisher 3

 

 

running, Uncategorized içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | 2 Yorum

Kapadokya Ultramaratonuna 2 gün kala-Batonlu mu koşmalı, batonsuz mu?

Dünyanın belki de en güzel coğrafyasında, güzel atlar ülkesinde, iki gün sonra bir ultra maraton yapılacak. Ben de bu muhteşem organizasyona katılacak şanslı bir kaç bin kişi arasındayım. Koşuya ve doğaya gönül vermiş bu insanlarla birlikte kendi limitlerimizi zorlayacağız ve ciddi bir mücadele vereceğiz. Zaman daraldıkça, start yaklaştıkça heyecanımın artması normal de ben biraz kendime söylenmeye başladım bile. Neyine güveniyorsun diyorum durup durup. 3 ayda maratona böyle yarım yamalak hazırlanılmaz, kaldı ki bu bir de arazi maratonu. O yokuşları nasıl çıkmayı planlıyorsun acaba? Daha Pazartesi günü yaptığın 18 kilometrenin yorgunluğunu atamadın üstünden, 38 senin neyine. Eymir’de 34 kilometre koşmaya benzemez bu iş, tırmanmanın ne demek olduğunu anlayacak, bilecek kadar tecrüben var, yapacak kadar nefesin yok.

Son iki gün kala gözümün bu kadar korkmuş olması iyi mi kötü mü bilemiyorum. Belki de koşuyu zaman limitlerinde tamamlamayı çok dert etmeden resimlerimi videolarımı çekmeye odaklanıp doğanın ve organizasyonun tadını çıkartmalıyım. Kendimi yine de bırakamıyorum, bu yarışı zamanında tamamlamak istiyorum. Yarış derken, kendimle yarışmaktan bahsediyorum elbette. O yüzden seçimlerimi doğru yapmaya çalışıyorum. Tecrübesiz bir koşucu olarak elimden gelen araştırmayı ve denemeleri yaptım. Koşu sonrasında ne tür pişmanlıklar yaşayacağım, neler için iyi ki böyle yapmışım diyeceğim göreceğiz. Karar vermem konulardan birisi de baton kullanıp kullanmamak. Batonlu veya batonsuz, her ikisinin de avantaj ve dezavantajları var.

Okuduklarım ve arkadaşlarımın benimle paylaştığı tecrübelere göre, eğer daha öncesinde baton kullanmadıysak, nasıl kullanılacağını bilmiyorsak, bu koşuda da almaya gerek yok. Ele ayağa dolaşıp gereksiz bir yük haline gelip yarardan çok zarar getirebilir. Hızı kesebilir, çantaya konsa bile yükü artıracağı için zamanından erken yorulmaya sebep olabilir. İniş ve çıkışlarda faydalı olmakla beraber düz alanda çok ta işe yaramayacaktır. Elde sallaya sallaya koşmak hem biçimsiz hem rahatsızlık verici bir durum. Çantaya sok çıkar yapsan, o da ayrı bir ritm kaybına ve yavaşlamaya yol açacak.

Kullanmayı bilenler için Kapadokya maratonunun batona uygun bir parkur olduğunu anlıyorum okuduklarımdan ve dinlediklerimden. Aslına bakılırsa baton arazi yürüyüşlerinde dizlerdeki ve eklemlerde yükü alması açısından çok önemli ve faydalı bir aksesuar. Uzun yürüyüş ve koşularda tonlarca yükü taşıması ve kişiyi anlamlı bir ağırlıktan kurtarması açısından mutlaka değerlendirilmeli. Batonla iniş ve çıkışlarda dengeyi sağlamak ve eklemlerdeki yükü azaltmak mümkün. Ayrıca detaylı araştırılırsa, batonlu koşu tekniklerinin videolarına da internetten ulaşılabiliyor. Daha önce yaptığım bir kaç arazi yürüyüşü sırasında baton kullandım ve bu konuda sıkıntım yok. Hatta son bir kaç antrenmanımda batonlarla koşmayı da denedim. Yapabiliyorum, beni rahatsız etmiyor. Zaten hızlı bir koşucu değilim, Cumartesi günü de hızlı olabileceğimi zannetmiyorum. Uzun koşunun bedenime vereceği hasarı biraz olsun azaltma potansiyeli bulunduğu için tercihim batonlu koşudan yana olacak.

Bu tip arazi koşularında baton kullanıp kullanmama kararını koşunun en başında vermek gerekiyor. Batonla başlayıp yarı yolda vazgeçip batonunuzu istasyonlarda bırakamıyorsunuz. Ya da arada istasyonlarda baton alma şansınız yok. Ya batonlu ya batonsuz, kararı bir kere vereceksiniz. Batonlu koşmayı seçtiyseniz finish çizgisine de batonla girmeniz gerekiyor.

İki gün sonra resmi adıyla Salomon Cappadocia Short Trail e katılacağım ve 38 kilometre koşmayı deneyeceğim. 63 kilometrelik medium trail ve 119 kilometrelik ultra-trail koşacaklara ayrıca saygı duyuyor ve önlerinde eğiliyorum. Benim için 38 kilometre yeterince önemli ve büyük bir hedef. Bu akşam, yani koşuya sadece iki gün kala orta ayak parmağımın tırnağını düşürdüm. Alttan gelen tırnak çok taze, şu an acı duymamakla beraber baskıyı yiyince ne olacak bilemiyorum. Canımın acıması ihtimaline karşı tırnağımı bantlayacağım. Ya iki hafta önce düşseydi ya da bekleseydi yarış sonuna ne olurdu ki diyorum ama tırnak bu işte dinlemiyor, kafasına göre takılıyor. Bakalım 38 kilometre sonunda sağlam tırnak kalacak mı ayakta.

İki gün sonrası için daha önce hiç aklıma gelmemiş diğer bir konu da hava durumu. Ne giyeceğim belli, siyah koşu taytım ve antrenmanlarda da sıklıkla giydiğim tişörtüm şimdiden valizde yerlerini aldılar, hazır bekliyorlar. Ancak hiç olasılığını düşünmediğim yağmur durumu için hazırlıksızım. Aslında su geçirmez bir yağmurluğum var ama onu giymeyi hiç planlamadım. Sadece zorunlu malzeme olduğu için taşıyacağımı düşünüyordum. Cumartesi günü Kapadokya’da yağış görünüyor ve şimdi fark ediyorum ki, ekipman olarak hazır gibi görünsem de mental olarak hiç hazır değilim bu yağmur durumuna. Dün gece rüyamda parkuru koşuyordum ve şakır şakır yağmur yağıyordu. Bu rüya üstüne aklıma geldi hava durumuna bakmak. Bu gün Ankara’da sağlam yağmur yağdı ve ben arabadan bankaya gidene kadar bir kaç adımda sırılsıklam oldum. Böyle bir yağmur Kapadokya’da yağacak olursa ıslanmak ciddi bir sorun olacak ama asıl zeminin kayganlığı beni endişelendirecek. Neyse, umalım ki yağsa bile, hafifçe serpiştirir, bizi serinletir ve fazla uzatmadan üstümüzden çekilir.

Yarın öğlen saatlerinde ablamla Ankara’dan yola çıkacağız. Öğlen yemeğinde makarna yiyip yine de açılış akşamı yapılacak makarna partisine katılmak gibi bir planım var. Yanıma nutella, fıstık ezmesi ve muz almayı planlıyorum, koşu sabahı kahvaltı için. Otelde ne olur ne olmaz bilemiyorum ve riske atmak gibi bir niyetim yok. Hem belki sabaha karşı 5 te kalkıp bir şeyler atıştırıp sonra tekrar uyumak gibi bir şeyler de deneyebilirim önerdikleri üzere. Bilemiyorum belki ultra maratona katılsam, 63 veya 119 kilometrelik parkurları koşacak olsam bu tip aşırı karbonhidrat yüklemeleri daha gerekli olabilir. Benim için ne derece elzem pek kestiremiyorum. Yarın gün boyu ve akşam aldığım besinleri kafi görmezsem belki uyku arası bir şeyler yiyerek karbonhidrat yüklemesi yapmayı düşünebilirim. Sonuçta glikojen depolarını doldurmam gerekiyor ve makarnaların bu işi zaten yapıyor olmasını bekliyoruz.

Önemle vurgulanan konulardan bir diğeri de uyku. Yarış öncesi günlerde ve özellikle de yarış öncesi son gece, uykuyu yeterli ve kaliteli almak şiddetle tavsiye ediliyor. Neyse ki uyku problemi olan biri değilim, genelde başımı yastığa koyduğum gibi uyurum. Maraton öncesi heyecanım beni uyanık tutmaz ise, erkenden yatıp mışıl mışıl uyumayı planlıyorum. Az kaldı, yarın yolculuk, ertesi gün büyük deneyim… Sonuç her ne olursa olsun bu organizasyona katılmak çok keyifli olacak. Şimdiden keşke yapsaydım ya da yapmasaydım dediğim şeyler var. Bunları koşu sonuna saklayıp toplu bir şekilde yazmayı düşünüyorum ama çok bariz olan bir kaçını hemen buraya da not düşeyim:

  • Keşke daha çok antrenman yapsaydım
  • Keşke daha önce sigarayı bıraksaydım
  • Keşke sigara kilolarımı verebilmiş olsaydım
  • Keşke bir hafta öncesinde alkol almasaydım (Doğum günümdü ama!)
  • Keşke şehir dışına çıktığımda da antrenmanlarıma devam etseydim
  • Keşke yeni sırt çantamı daha önce alsaydım ve uzun bir koşuda test edebilseydim
  • Keşke ablamın hediyesi ayakkabıyı uzun bir arazi koşusunda test edebilseydim
  • Keşke daha çok tırmanış yapsaydım veya yokuş yukarı tempo tutsaydım
  • Keşke daha önceden hazırlanmaya başlasaydım
  • Keşke daha iyi koşabiliyor olsaydım

Önümüz kış, ben Kapadokya arazi koşusu sonrasında kendimi artık snowboarda hazırlayacağım. Bu kış daha çok zamanım var ve ben bu zamanı daha çok kayarak doldurmak istiyorum. Koşmak hayatıma girdi, ne kadar kalacak bilemiyorum. Belki sadece mevsimlik bir uğraş olacak belki artık her günümün açılışını onunla yapacağım. Cumartesi günü, 19 Ekim’de dünü ve yarını unutarak koşacağım. Anın tadına varıp, sadece koşmak için koşacağım.

running, Uncategorized içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , ile etiketlendi | 1 Yorum

Kapadokya Ultra Trail 2019’a 3 gün kala malzemelere son bakış

19 Ekim Kapadokya ultra trail koşusuna 3 gün kaldı ve heyecanım dorukta, artık antrenman yapmıyorum. 14 Ekim’de yaptığım 18 km lik koşu beni hırpalamış, üstüne dün iki saat tenis oynadım ne zorumaysa. Bileklerim biraz zorlandı, hafif şiş. O yüzden bu gün ara verdim, spor yok. Belki yarın hafif hafif bir iki kilometre koşup yeni çantamı denerim.

Bu arazi maratonu koşuları için ekipman çok önemli diyorlar. Başından beri nerede ne okuduysam hep ekipmanın önemine vurgu yapmış. Özellikle ayakkabı iyi seçilmeli, yarış günü yeni ayakkabı denenmemeli diyorlar. Ben de 3 ay önce aldığım Nike koşu ayakkabası ile Kapadokya’yı koşmayı planlıyorum. Nike zoom winflo 5 oldukça hafif ve rahat bir ayakkabı, özellikle tabanı yumuşacık ve koşarken yaylanıyormuş hissi yaratıyor.

nike-zoom-vinflo-5.jpeg

Okuduğum tavsiyeleri dinledim ve 1 numara büyük aldım ama 1,5 numara büyük alsam daha iyiymiş. Benim ayaklarım bir süre sonra şişmeye başlıyor, sanırım dolaşım problemim olabilir. Eskiden üçüncü kilometrede başlayan ayak uyuşmalarım şimdi altıncı kilometreye kadar kendini hissettirmiyor. Uyuşukluk rahatsızlık verecek boyuta gelince mecburen koşudan yürüyüşe geçip bir süre yavaşlıyorum. Sonra tekrar koşuya geçene kadar üç beş dakika beklemem gerekiyor. Çok hızlı koşmadığım zaman uyuşmasız koşu mesafem de artıyor. Koşu ayakkabımı aldım alalı ayaklarım daha rahat. Uyuşma çok daha geç başlıyor ve daha tahammül edilebilir düzeyde kalıyor. Kullanmakta olduğum Nike aslında arazi koşusu için çok uygun olmayabilir ama antrenmanlar sırasında işimi gördü. Kapadokya’yı da çıkarır diye ümit ediyorum zira artık yeni ayakkabı alıp deneyecek zamanım kalmadı.

18 kilometrelik son uzun koşumu yaptığım gün yani 14 Ekim benim doğum günümdü. Ablam sağ olsun bana doğum günü hediyesi olarak North Face in bir ayakkabısını almış Kapadokya’da giymem için, bir de sırt çantası koşuda kullanırım diye. Hediyeleri akşam verdi çok mutlu oldum. Ayakkabı çok rahat ve sağlam. Görünüşü de çok hoşuma gitti. Google’da The North Face Ultra Fastpack III Goratex diye arayınca gerekli bilgilere ulaştım.

north face ultra fastpack III ayakkabı

Çok başarılı bir arazi yürüyüş ayakkabısı ancak ne var ki koşuya uygun değil. Ablam ve mağazadaki çocuk sanırım ultra fast ibaresini görünce arazi maratonu koşusuna yakıştırmışlar bu ayakkabıyı. Oysa arazi maratonu için ayakkabılar daha farklı. Bana sorarsanız farkı söyleyemem ama bilenler öyle diyor. Gerçi bu ayakkabı ile koşsam da olurmuş gibi de geliyor. Sadece yeterince antrenman yapamayacağım için denemem söz konusu olamayacak. Okuduğum yazılarda üstüne basa basa tembih ediyorlar, asla daha önce denemediğiniz bir malzeme ile maraton koşmayın diyorlar. Bazen bir tişört bile beklenmedik derecede rahatsızlık verebiliyormuş, özellikle de uzun koşuların son kilometrelerinde. Ben 34 km lik Eymir koşum sırasında Nike ile bir tırnak düşürdüm zaten, o yüzden uzun koşulardaki yıpranma ne demek az çok anlamış durumdayım. Cumartesi günü de Kapadokya’yı yine Nike ayakkabımla koşacağım, başka yolu yok.

Gelelim bir diğer önemli ekipman olan çantaya. Çanta denince aslında su taşıma sistemini de konuya dahil etmek gerekiyor. O kadar çok alternatif var ve fiyatlar o kadar değişken ki insanın gerçekten kafası allak bullak oluyor. Yazılar okuyorum, tavsiyeler dinliyorum ve bana en uygun olanını seçmeye çalışıyorum. Dechatlondan iki tane bel çantası aldım, ikisi ile de rahat edemedim. En son bir yerden Jackwofskin’nin bir bel çantasını aldım onunla rahat koştum. Bel çantaları bence hem telefonu rahatça içine alabilmeli hem de arada lazım olacak atıştırmalık şekerleri rahatça taşıyabilmeli. Antrenmanlar sırasında araba anahtarını da koyabilmek önemliydi benim için. Bel çantası tüm bunlarla doluyken koşmak için sallantının minimum olması gerekiyor.

İlk denediğim çanta hacim olarak yeterliydi anca ergonomisi bana uymadı.

forclaz-bel-ccca7antasc4b1-dechatlon.jpeg

Kemer kısmı çok ince geldi ve koşarken oluşan hop hop sallanma durumuna alışamadım. Koşarken böyle bir durum normal değil zaten, toplamda bir kilometre bile koşamamışımdır bu çantayla. Hemen çıkarıp attım bir kenara ve ertesi gün diğer çantayı alıp onu denedim.

 

 

İkinci çanta nispeten belde daha stabil duruyor ve koşu sırasında rahatsız etmiyordu. kalenji-bel-ccca7antasc4b1-dechatlon.jpegAncak bunun da hacmi pek küçük geldi. Telefonum zorla içine sığabiliyordu ve telefonu yerleştirdikten sonra arada çıkarıp tekrar içine koymak için epey el becerisi ve zaman gerekiyordu. Bir süre antrenmanlarıma bu çanta ile devam ettim. Hatta artık kabullenmiştim daha iyisini bulamayacağıma, her çantanın benzer bir handikabı olacağını düşünüyordum. Dağcı arkadaşım Duygu daha önce Kapadokya maratonuna katılmıştı ve bana bir bel bir de sırt çantası ödünç verdi. Bel çantası o kadar geniş ve kullanışlı görünüyordu ki, onu taktıktan sonra ayrıca sırt çantasına gerek kalmayacaktı.

 

 

 

Uzun Eymir koşum sırasında bu büyük çok fonksiyonlu bel çantasını kullanmaya karar vermiştim.

dagcc86cc4b1-bel-ccca7antasc4b1-occ88n-e1571244293372.jpegİçini plastik su şişelerimle ve gerekli jel gibi atıştırmalıklarımla doldurup koşmaya başlar başlamaz bu işin olmayacağını anladım. Bel çantası çok rahat beli sarıyor, ergonomisi çok iyi ama koşarken sallanma olayı katlanılır gibi değil. Arabadan bir kaç yüz metre uzaklaşmıştım ki geri dönmek ve bel çantasını sırt çantası ile değiştirmek zorunda kaldım. Bu çanta dağcılık gibi aktivitelerde ve uzun yürüyüşlerde harika olabilir ama koşarken kullanışlı değilmiş maalesef. Yine küçük mor bel çantamı taktım ve sırtıma koca dağcı çantasını geçirdim. Aslında bu çanta büyük olmakla beraber ergonomisi çok iyi olduğu için yük hissettirmiyor pek.dagcc86cc4b1-ccca7antasc4b1-occ88n.jpeg

Bele kalçaya oturuşu yükü eşit ve sağlıklı bir şekilde dağıtıyor ve uzun koşularda kullanılabilir. Hem batonları koymak içinde ideal bir çanta olacak gibi duruyor. Kumaşı ve tasarımı sayesinde sırtta terleme minimum seviyede gerçekleşiyor. Tek sorun suya veya başka bir şeye ihtiyacım olduğunda sırtımdan çıkarmak ve fermuarını açıp içinden bir şey almak için ciddi yavaşlamam hatta durmam gerekiyor. Bir de fermuarı bazen tutukluk yapabiliyor ve bu bana biraz daha zaman kaybettirebiliyor.

Sabah antrenmanlarımın çoğunu yine bir Dechatlon çantası olan Quechua marka mini sırt çantası ve yukarıdaki minik Kalenji bel çantası ile yaptım. Bu sırt çantası küçük ama çok kullanışlı. Her derde deva, inanılmaz dayanıklı ve en gerekli malzemeleri taşımak için ideal büyüklükte. Yeri geldi snowboard yaparken kullandım, yeri geldi plaja götürdüm, yeri geldi onunla koştum, yeri geldi seyahat çantam oldu, hatta yeri geldi mini laptopumu bile bu çantayla gezdirdim yanımda.quechua-ccca7anta-dechatlon.jpeg

Üst üste çok sayıda  antrenmanımı bu çanta ile yapınca artık neredeyse kesin gözüyle bakıyordum Kapadokya’da da bununla koşacağıma.Gerçi sırtımı inanılmaz terletiyor ve çok sağlıklı olmayabilir ama bana çok kullanışlı geliyordu. Okuduklarım, internette baktıklarım elbette bambaşka tavsiyeler veriyordu bana. Kapadokya maratonunun resmi sponsoru da olan Salomon’nun çok hafif, kullanışlı, bu iş için tasarlanmış yelek şeklinde giyilen çantaları var. Su deposu sırtında olduğu için koşu sırasında şişeye ulaşmaya çalışmakla zaman kaybetmeden, ritmi bozmadan yola devam etmek mümkün. Bu yelekli çantalardan baktım epey ama fiyatları çok yüksek geldi. Sonuçta 1000 TL nin üzerinde rakamları vermeden önce en azından tekrar maraton koşup koşmayacağımı bilmem gerekiyor. Eminim çok kalitelidir ve kullanışlıdır ama değer mi değmez mi bence fazlasıyla tartışılır. Bu su kabı sırtında, kendi içinde olan çantalar için bir dezavantaj olarak, su haznesinin yeniden doldurulmasındaki zorluktan bahsediliyordu. O yüzden çok ta heves etmedim, şimdi benim istasyonlarda elim ayağıma dolaşır, aceleyle dolduramam suyumu diye pek te yanaşmamıştım bu tip çantalara. Son haftalar antrenmanlarımı hep bu çanta ve kullanımından aşırı memnun kaldığım bel çantam Jackwolfskin ile yaptım. jackwolfskin-bel-ccca7antasc4b1.jpegNasıl bir tasarımsa, hem hafif hem hacimli hem de koşarken sallanmıyor. Telefonum rahatça sığıyor ve diğer gözlerine şeker jel gibi acil durum atıştırmalıkları konabiliyor. neredeyse varlığını hissetmeden koşabiliyorum ki bence bu uzun koşularda çok önemli bir özellik. sırt çantasına ulaşmak her zaman çok kolay olmayabiliyor, durup ya da yavaşlayıp sırttan çıkarmak, fermuarını açıp kapatıp tekrar sırta takmak epeyce tökezletiyor. O yüzden insanın pek eli çantaya gitmiyor ki bence sık sık su içmek ve bir şeyler atıştırıp elektrolit dengesini korumak çok mühim. Bu sorunların bir kısmını aşmama yardımcı olan Jackwolfskin, benim işimi ve koşu sırasındaki hayatımı çok kolaylaştırdı.

Ablamın bana doğum günüm için almış olduğu ciciş sırt çantasını iade edip yerine kışın giymek üzere bir içlik aldım. Nasılsa birbirine benzeyen benzemeyen sürü sırt çantam vardı ve ben Kapadokya için küçük Quechua’da karar kılmıştım. Aynı gün alışveriş merkezinde karşıma su hazneli, ufak bir sırt çantası çıktı. Mckinley marka çantanın fiyatını görünce inanamadım ve yanlış görüyorum sanıp görevliye tekrar sordum. Gerçekten 90 TL olduğunu görünce aldım elime evirdim çevirdim. Hem hafif, hem sanki sırtı pek terletmez gibi, hem bel hem göğüs kayışı var, bir kaç gözlü falan derken kendimi kasada ödemeyi yaparken buldum.

Sonuçta böyle bir çanta için en az 800-900 TL vermek gerekir diye düşünüyordum. Dechatlon’daki yelekli çantalar bile 200 TL civarındaydı. İşte ben de böylece verilmiş bütün tavsiyeleri rafa kaldırıp, maratona 3 gün kala yeni bir çanta almış oldum. Uzunca bir koşu yapıp deneme şansım yok artık. Umarım sorun yaşatmaz bana ve bu son dakika tercihinden dolayı pişmanlık duymam. İstasyonlarda suyu hızlı doldurmanın da bir yolunu bulacağız artık. Herhalde bu konuda gönüllülere güvenip onların sakin ellerine bırakacağım kendimi. Zira en çok istasyonlarda şaşkına dönüp, ne yapacağımı şaşırıp vakit kaybetmekten korkuyorum. Tuvalete mi gireyim, suyumu mu doldurayım, yiyecek mi atıştırayım bilemeyip hepsini yapmaya çalışıp zaman kaybetmekten ya da tam tersi zaman kaybetmeyim diye hiç bir şey yapamadan pas geçmekten ve sonrasında helak olmaktan korkuyorum. Oysa sakin olmam lazım. Daha önce koştum 34 kilometre, yapabiliyorum. Evet yokuş faktörü olayı çok değiştirecek ama yine de elimden gelenin en iyisini yaptıktan sonra gerisi çok ta mühim değil. Zaman sınırını aşar da gereken zamanda yarışı bitiremezsem de dünyanın sonu değil, parkurun tadını çıkarmak lazım. Bunu kendi kendime defalarca söyledim ama ben bu yarışı zaman limitine takılmadan bitirmek istiyorum. Nedense bitiremeyeceğim diye de çok korkuyorum.

Orada daha önce defalarca uzun mesafe koşmuş, dünyanın her yerinden gelen zımba gibi atletler olacak. Ben muhtemelen patates çuvalı gibi debelenirken, yanımdan rüzgar gibi kayıp gidecekler. Sabah parkta yaptığım koşularda bana defalarca tur bindiren delikanlılardan ve genç kızlardan yüzlercesi olacak. Hatta yaşı benden epeyce büyük olup ta yanına bile yaklaşamayacağım koşucular da göreceğim. Onlarla yarışmıyorum, zaten yarışamam da. Ben sadece kendi içimde kendimle yarışacağım. Yapamazsın diyen bana karşı istersen yapabilirsin diyen ben kapışacak. Bırak boş ver deli misin diyen benle haydi devam bırakma diyen ben savaşacak. Bakalım neler olacak…. heyecan ve merak içerisindeyim…

 

 

 

running, Uncategorized içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | 2 Yorum

Kapadokya maratonuna 4 gün kala

Yaklaşık 4 gün sonra ilk maratonumu koşacağım. Maratonu bırakın, daha öncesinde 5 kilometre koşmuşluğum yok, yani koşuya direk arazi maratonu ile hızlı bir dalış yapıyorum. Hayatımın ilk resmi koşusu da olacağı için çok heyecanlıyım. Sürekli ya bir şeyler ters giderse diye endişelenirken buluyorum kendimi. İlk koşu için üstüme düşen okumaları ve araştırmaları yaptım sanırım. Yine de okuduklarım havada uçuşuyor, bizzat kendim deneyimlemeden gerçek anlamda idrak edemeyeceğim anlaşılan.

19 Ekim de Kapadokya’da gerçekleşecek ultra maratona katılma kararını vereli yaklaşık 3 ay oluyor. Aslına bakılırsa koşmaya da 4 ay önce başladım. Biraz cahil cesareti yazıldım yarışa ve kendi çapımda hazırlanmaya çalıştım. Çok iyi bir hazırlık dönemi geçirdiğim söylenemez. Her gün koşmayı planlarken arada bir sürü kaçırdığım gün oldu. Üst üste koşmadığım 3 günler bile yaşadım. Oysa zaten çok kısa olan hazırlık sürecimi daha iyi değerlendirmem gerekiyordu. Şu anda biraz gerginlikle geçmişe bakıp kendimi azarlar haldeyim. Açıkçası biraz korkuyorum 38 km den. Yeterince dayanıklı ve gerektiği kadar hızlı olabilecek miyim bilemiyorum. Koşunun resmi zaman sınırı olan 7 saat içerisinde parkuru tamamlayamazsam çok kızarım kendime, orası kesin. Bir tarafım çok hafife alıyor bu işi ve aman nasıl olsa hızlı yürüsen bile bitirirsin diyor, diğer tarafım yokuşlar ve mesafenin uzunluğu dolayısı ile endişeleniyor. Çok kalabalık olursa ve ben insanlara takılırsam, hızlı koşanlara takılıp sonra çabucak yorulursam, yavaş yürüyenlere ve manzaraya dalıp saati unutursam, tuvaletim gelirse ve çok oyalanırsam, istasyonlarda kuyruk olursa orada fazla zaman kaybedersem gibi bir sürü endişe ile baş etmeye çalışıyorum. Sonra 63 km ve 119 km koşacakları düşünüyorum, bir rahatlama geliyor. Yani aslında ben kısa parkur koşacağım, o kadar büyütecek bir şey yok.

Büyütmeyeyim dediğimde antrenmanlardaki 10 km ve üstü koşularım geliyor aklıma. Bazen kilometreler git git bitmiyor. Bir kilometre uzadıkça uzuyor. İnsan koşarken metrelerin ve kilometrelerin anlamını tekrar sorgulamaya ve farklı bir boyutta anlamlandırmaya başlıyor. Arabada giderken navigasyon aletinin dediği 500 metre ile koşarken alınan mesafe olarak 500 metre birbirinden çok farklı. Arabaların hayatımızdaki yerini ve öneminin daha derinden kavrayıp, yaşamımızı bu derece kolaylaştırdıkları için minnet duyuyorum. 10 kilometre üstünü antrenmanlarımda çok koşmadım. Genellikle 7-10 kilometre arasında günlük koşularım oldu. Bazı günler, özellikle ilk başladığımda 5 km bile bana yeterince uzun geliyordu. Rutin bir antrenman günüm 6 km koşu 2 km hızlı yürüyüş şeklinde geçti. Haftada bir gün 10 km üstü uzun koşu yapmayı hedeflemiştim. İstediğim düzende ve planda koşamadığımı itiraf etmeliyim. Biliyorum ki çelik gibi iradeye sahip bir takım insanlar var ve onlar her koşulda sabah kalkıp koşuları yapıyorlar. Onlardan biri olmayı çok isterdim, istedim ama pek olamadım. En uzun koşumu 34 km ile Eymir’de yaptım. Onun dışında 13-14 km kilometrelik koşularım da oldu. Bir kere arkadaşlarla Ilgaz zirve yaptık ve sağlam bir tırmanış ile dayanıklılık artırma antrenmanı yapmış olduk. En son olarak ta 14 Ekim tarihinde 18 km ODTÜ ormanlarında koştum. Yaklaşık 3 saat süren koşumuz sırasında bol bol tırmandık, dolayısı ile koşunun yerini çoğunlukla hızlı yürümeye bıraktığını söyleyebilirim. Aralarda durup dalından taze alıçlardan yedik. Lezzetine doyamayıp her gördüğümüz ağaca daldık, bu da bize epeyce zaman kaybettirdi ama biraz da keyif almak lazım. Güzelim ormanın, doğanın içinde sadece zamana karşı yarışıp bütün bu güzellikleri kaçırmak ta biraz anlamsız olurdu.

19 Ekim’de dünyanın en güzel coğrafyalarından birinin tam göbeğinde, Kapadokya’da koşacağım. Oldum olası oranın büyülü bir yer olduğunu düşünürüm. Tüm o tarihin ve coğrafik oluşumların arasından geçerek, geçmişten gelen esintileri ciğerlerime doldurarak koşmak benim için aslında yarışı zamanında bitirip madalya almaktan çok daha önemli. Öylesine güzel bir parkur ki, dünyanın her yerinden insanlar buraya koşmaya geliyor. Geçenlerde okuduğuma göre katılımcılarım %55 i yabancıymış. Sırf benim koşacağım 38 km de 1500 kayıt var. Bu bir yarış değil, bu bir festival bana kalırsa. Hatta bana kalırsa meditasyon festivali bile denebilir. İnsan koşarken bir nevi meditasyon yapıyor. Düşünceler zihinden geçiyor ve hiç birini tutamıyorsun. Akıp giden zihnin enerji ile doluyor ve koşarken çok iyi hissediyorsun. Her şeyi yapabilecek gücün varmış gibi, dünya senin etrafında dönüyormuş gibi, sen dünyayı devirebilecekmişsin gibi… binlerce insanla birlikte bu muhteşem doğada bu yüksek enerjiyi paylaşacak olmak beni heyecanlandırıyor gerçekten. Umarım etrafımdaki güzellikleri seyredeceğim ve tadına varacağım derken zaman mefhumunu çok rafa kaldırmam, ne de olsa katılmışken bir de madalya alıp götürsek eve, hiç fena olmaz.

 

 

 

 

 

Uncategorized içinde yayınlandı | , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Özgürlüğe açılan kapı

Şu anda bir hayalin içinde gibiyim. Hafta içi olmasına rağmen bir parkta oturmuş, bilgisayarımı açmış yazı yazmaktayım. Birazdan neredeyse yarı yaşımda çocuklarla buluşup kaykay yapacağım, daha doğrusu longboard, Türkçesi uzun tahta olsa gerek. Bildiğimiz kaykayın biraz daha uzun ve geniş olanından. Yaz başında almış olmama rağmen pek kayma fırsatı bulamamıştım açıkçası. Bir kaç sefer evin yakınlarındaki parkta deneme şansım oldu, bir sefer de bizim boş basketbol sahasında sürdüm o kadar. Henüz kullanmayı çok becerdiğim söylenemez ama en azından üzerinde durup biraz da olsa gidebiliyorum. İnternette bulduğum longboard topluluğunun Ankara grubu üyeleri ile whats up üzerinden konuşup bugün buluşmaya karar verdik. En küçüğü 16 en büyüğü 26 yaşında, kısacası bundan sonra ‘benim bebeler’ diye adlandırabileceğim yaştalar.

Pazartesi yani 30 Eylül 2019 itibarı ile 13 yıldır çalışmakta olduğum firmamdan istifa ettim. Ayrıca 24 yıllık çalışma hayatımda ilk defa bir b planı yapmadan mevcut durumumu sonlandırdım ve bilinmezliğe doğru bir adım attım. Çalışma hayatımı hepten sonlandırmak ve sadece gezip tozmalı yaşamak için daha çok genç olsam da kendime dur demem gereken bir döneme girmiştim. Daha üretken, daha verimli olmak daha keyifli çalışmak için yenilenmem ve değişime kucak açmam lazım. Yaptığım işten daha çok zevk almak, daha anlamlı yaşamak, hayatıma daha fazla anlam katmak istiyorum. Bu anlamı tam olarak ne zaman ve nerede bulacağımı şuanda bilemiyor olsam da eninde sonunda bir yerlerde bulacağıma eminim. Hep aklımda evirip çevirdiğim sorularım vardı ve ben cevapların peşine düşmek için yeterince cesur değildim. Kendi kapasitemi sorgulamaya korkuyordum. Gerçekten ne istiyorum ben, hayatımın anlamı nedir, hangi hayal benim, hangi hayal bana dayatılmış… sorular bitmek bilmiyor. Hayatımın bu evresinde kafamdaki soruların peşine düşme lüksü ve cesaretine sahip olduğum için şanslıyım.

Sistemin bize dayattığı tüm kurallara uygun yaşadım şimdiye dek. Okula git, çalış daha iyi okula git, çalış sınav kazan daha iyi okula git, yine çalış sınav kazan üniversiteye git, yüksek lisans yap, işe gir, dil öğren, bir daha yüksek lisans yap, daha iyi bir işe gir, işinde yüksel, müdür ol, daha yüksek müdür ol, daha güçlü olmaya çalış, etki alanını genişlet falan filan diye uzayıp giden yaşam modelinin bu elimdeki biricik hayatımı yaşamanın tek yolu olmadığına karar verdim. Kariyer yolculuğum boyunca çok güzel insanlar tanıdım, çok sıkı dostlar edindim. Beni hayal kırıklığına uğratanlar da oldu elbette ama şanslıyım ki kazancım kaybımdan kat be kat fazladır.

Bir kaç yıl önce açtığım bloğumun isminin hakkını artık verebilirim diye ümit ediyorum. Artık gerçekten özgür sayılırım, en azından tam, gerçek bir özgürlüğe doğru kocaman bir adım attım. Keşfetmek, keşfettikçe yazmak ve bunu duymak isteyenlerle paylaşmak dışında bir planım yok henüz. Kahvem var nasılsa, yapamayacağım şey yok istedikten sonra.
image

Uncategorized içinde yayınlandı | , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Geçen kış (Yani 208-2019 sezonu)

Geçen kışın başında tereddütlerim vardı, yeniden kaymaya nefesim, gücüm, hevesim yetecek mi bilemiyordum. Sanki ilk zamanlardaki gibi pek hevesli değildim, bir ağırlık çökmüştü, tembelleşmiştim. Öyle böyle derken hayatımın en kaymalı sezonunu yaşadım ve hiç mi hiç doyamadım. Ne Kartalkaya’sı kaldı ne Sarıkamış’ı ne Erciyes’ i, ne Palandöken’i. Bazılarına defalarca gittim. Özellikle bu sene favorim Erciyes oldu ve hatta daha önceki yıllarda yeterince hakkını verememiş olduğunu görüp yer yer şaşırdım. Bu arada iki defa da yurt dışına gittim kaymaya. Avusturya ve Ukrayna bu senenin sürprizleri oldu benim için. Bloğuma yazacak bir sürü malzeme varken ben işte bu konuda büyük tembellik ettim ve neredeyse hiç yazmadım. Aslında biraz da yazmaya yetişemedim demek daha doğru olur. Hemen her hafta sonu kendi çapımda bir organizasyon yapmaya çalıştım ve genellikle de yorgun argın çalışma hayatıma devam ettim. İş yoğunluğu yanında kaymaya ayırdığım vakit eklenince yazmak için bir şey kalmadı. Bu sene umarım hem kayma hem de yazma konusunda daha çalışkan ve disiplinli olabilirim.

Sezon başı ve sonu benim için snowboard kayma tekniği ve becerisi açısından çok büyük farklılık gösterdi. Sonunda birazcık dahi olsa hızlanmayı başarabildim. Hatta sezon sonlarına doğru ben bile kendi hızım karşısında hayrete düştüm. Gerçi hala hızlı bir snowboardçu değilim ama en azından baygınlık geçirtmem artık kimseye diye tahmin ediyorum. Bir yazıda da nasıl hız kazanılacağı hakkında ahkam keseyim bari benim gibi kronik hızlanamama sorunu olanlar için. Ne de olsa damdan düşenin halini damdan düşen anlarmış bir tek. Bu kış içimdeki snowboard aşkının bitmediğini hatta tam tersine artarak devam ettiğini görüp mutlu oldum. Özellikle bol karda kaymanın keyfini daha çok çıkarabildiğim bir sezon oldu benim için. Ben belki yetenekli bir kayakçı boardçu değilim ama sanırım çevremdeki insanlar arasındaki en heveslilerinden biriyim. Bu sene heves ödülü verilseydi ben kapabilirdim. Hiç yorulmadan, sıkılmadan, üşenmeden kendimi pistlerde ve dağ tepelerinde buldum. Şimdi yazın sıcağında Ankara’dayım ve günler geçip gitmek, kış ta gelmek bilmiyor. Benim gibi bir sürü insanla tanıştım ayrıca geçen kış. Yazın bile gözü hava durumunda olan, dünyanın neresinde ne zaman kar var takip eden, buralara gidip kayma hayalleri kuran yeni yeni insanlar tanıdım. Bir deli ben değilmişim gördüm, anormal olsam da tek anormalin ben olmadığını anladım. Şu koca dünyada kar ve kaymakla ilgili böyle hisseden bir sürü kişi olduğunu, yalnız olmadığımı bilmek güzel. Ben ve benim gibiler biraz abartılı yaşıyoruz hislerimizi. Sadece hobi olarak yapılan keyifli bir aktivitenin ötesinde bir tutku ve saplantı haline geliyor. Hele bir de toz kar bol kar gibi koşullarda kaymanın keyfi yaşanınca tutku boyutunu da aşıp bağımlılık haline geliyor. Bazıları bu bağımlılıklarını kontrol altında tutup normal hayatlarına devam edebiliyor ve daha makul bir şekilde bu olaya yaklaşabiliyorlar. Benim için işler pek öyle yürümeyecek, anlaşıldı. En olmadık zamanlarda tek başıma arabaya atlayıp gidecek ve ne kadar para harcadığımı gözüm görmeyecek kadar kapılmışım ben. Hani alkolizim teşhisinde bir test yaparlar. Oradaki kritik sorulardan biri de ‘Hiç yalnız başınızayken içiyor musunuz?’ dur.  Cevap evet ise kişinin alkolik olma ihtimali oldukça yüksektir. Aynı testi buraya uygulayacak olursak soru: ‘Hiç tek başınıza kaymaya gidiyor musunuz?’ şeklinde olurdu ve benim cevabım evet olacağı için bağımlılık testinde yüksek bir skor alırdım.

Bu sene çok daha fena planlarım var. Tek dileğim sağlık. Sakatlık olmadığı sürece bir şekilde yol bulunuru kayılır diye düşünüyorum. Gücüm kuvvetim kondisyonum yerinde olsun yeter ki ve ben hem pistlerde hem de el değmemiş, ayak basılmamış dağ zirvelerinde kayabileyim. Önümüzdeki kış splitboard yani ayrık tahta yapmaya başlayacağım. Bununla ilgili detaylı yazmaya kararlıyım. Umarım tembellik etmem ve yaşadığım-yaşayacağım deneyimleri buraya kaydetmeyi başarabilirim.

Kar tutkusu, Uncategorized içinde yayınlandı | , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Ukrayna’da Kayak – Bukovel’e Gidiş

Artık daha fazla beklemeden, hala anılar tazeyken yazmalıyım Bukovel’i, yoksa tembellik edip hiç oturamayacağım başına.

Genellikle üzgün, kırgın ve mutsuz olduğum zaman yazarım. Olumsuz duyguları atıp kendime gelmenin bir yoludur benim için. Başka türlü atamam içimdeki irini, yazdıkça boşaltırım üzerimdeki yükü, hafiflerim. En karanlık düşüncelerimi kağıda aktardığımda, yavaş yavaş kaybolup giderler. Kendime dışarıdan bakmayı becerebilirim yazdıklarımı tekrar okuduğumda. Daha objektif, daha sağduyulu olmama yardımcı olur. Endişeler, öfkeler, korkular dağılır, ben yine dengemi bulurum. Bukovel dönüşü içimde öyle büyük bir mutluluk var ki onu da taşıyamıyorum ve yazınca o mutluluk duygusu da dağılıp sisler içinde kaybolacak diye korkuyorum.

Neden bu kadar bu kadar mutluyum? Sanırım dağda dört gün boyunca kaymak beynimdeki tüm kimyasalları harekete geçirdi ve epeyce fazla dopamin salgıladım. Hala dopamin seviyelerim yüksek ve hiç azalmasın istiyorum. Tekrar dağa çıkma arzusu ile baş etmeye çalışıyorum. Sanırım Bukovel benim kimyamı değiştirdi. Hem huzurlu hem mutlu hem de neşeliyim. Bu duygu durumumun hep böyle devam etmesini istiyorum. Herkes eğleniyor, herkesin keyfi yerinde ama benim gibi değiller sanki. Ben çok büyük bir coşku duyuyorum, içime sığmayan, neredeyse bedenimi aşan, yüreğimden taşan tarifsiz bir coşku halindeyim. Beyaz karın üzerine sıra sıra dizilmiş dağ kulübelerinin renkli ışıklarına bakarken, içim ışıl ışıldı. Gözümden yaş getirecek kadar yoğun bir mutluluk halindeydim… utanıyorum mutluluğumun aşırılığından, birazını saklamaya çalışıyorum bana deli demesinler diye.

Ukrayna’da kayak planı yapmaya başladığımızda evet, heyecanlıydım, yeni bir yer keşfetmenin merakı ile tekrar dağa çıkacak olmanın neşesini taşıyordum. Yeter ki kar güzel olsun, dağ beni kucaklasın, fırtınayla tipiyle pistlerini kapatmasın, buzla sisle beni yormasın, gibi basit beklentilerim vardı ve bu seyahat boyunca tüm beklentilerime karşılık verdiği için Bukovel’e teşekkür ediyorum. Stubai buzulu gibi yapmadı, beni kusup atmadı başından…29 Ocak-3 Şubat arası gittik Bukovel’e, ara ara kar yağışı bizi ıslattı ama 4 gün boyunca kaymamıza engel olacak bir hava koşulu ile karşılaşmadık. Ukrayna soğuğuyla meşhur, çok üşüyeceğiz diye korkmuştuk, hatta ısıtıcı petler almayı düşünen arkadaşlarımız bile olmuştu. Sormayı unuttum almış getirmişler miydi yanlarında, zira hiç gerek kalmadı. Hava bir kayak tatilinde tam olması gerektiği gibiydi, ne fazla soğuk ne fazla sıcak. Sanırım bu biraz bizim şansımız. Elbette sadece şans değil, doğru bir tarihte gitmişiz. Ayrıca Bukovel çok yüksekte değil, 1300 metrelerde olduğu için her yer yemyeşil uzun çam ağaçlarıyla dolu ve hava koşulları sert değil. Ağaçlar rüzgarı kesiyor, sis büyük problem olmuyor.

Bu seyahate aslında 6 kişi gidecektik. Programın mimarlarından Tahir, Ukrayna’da okuduğu için bizi Bukovel için epey gaza getirdi. Ucuzluğundan, eğlencesinden, doğal güzelliğinden ve bazı başka cazip taraflarından bahsede bahsede bitiremedi. Sarıkamış’ta hep beraberken akşamları üniversite yıllarının maceralarını ve anılarını anlatırken gözleri parlıyordu, nasıl da keyifli zaman geçirdiğini hatırlayarak tatlı bir gülümsemeyle geçmişe geri gidiyordu. Onun gazı, Ukrayna’nın vize istememesi, fiyatların makul oluşu bizim de aklımızı çeldi ve programı Bansko yerine Bukovel’e yapmaya karar verdik. Gerçi Bansko olsaydı ben muhtemelen vize işlerini yetiştiremeyecektim ve gidemeyecektim. O yüzden Bukovel’e karar verilmiş olmasına en çok ben sevindim sanırım. Bizi gaza getiren Tahir, maalesef seyahate katılamadı ama epeyce içinde kaldığını anlıyoruz. Whats up grubu üzerinden sağ olsun bize tavsiyeler vermeye devam etti. Özellikle Revo tavsiyesi o kadar yoğun ve ısrarlıydı ki, denemeden edemedik. Neyse Revo olayına sonra girelim…

Programı yapmaya başladığımızda bir yaprak dökümü daha oldu, Duygu’nun da son anda önemli bir projeye başlaması gerekti ve gelemeyeceğini üzülerek bildirdi. Geriye dört kişi kaldık, Oğuz, Melis, Efe ve ben… Efe Sarıkamış’ta daha ilk gün kolunu kırmıştı, aradan bir ay geçti geçmedi biz bu programı yaptık ve aslında en gelmesini beklemediğim oydu. Ne yaptı etti, kolunu iyileştirdi ve bir takım onu robocopa benzeten mekanik korumaları takarak yetişti. Otelimizi bulduk, biletlerimizi aldık, transferi ayarladık ve artık yola çıkmaya hazırdık… İngiltere’de yaşayan Efe hafta sonu Türkiye’ye gelecek, Salı günü de hep beraber Ukrayna’ya yola çıkacaktık. Ateşi çıkıp hastalanan Efe kendini İstanbul’a zor atıyor ve annesinin şefkatli kollarında Salı gününe kadar iyileşmeyi planlıyor ama anne şefkati yetmiyor. Hastaneye yatıyor ve yoğun antibiyotik, serum, vitamin desteği ile ayağa kalkmaya çabalıyor. Pazartesi oluyor hala doktor taburcu etmiyor, enfeksiyon çok fenaymış. Yavaş yavaş ondan ümidi kesmeye başlıyoruz, sağlık bu, ne yapacaksın işte, aman sağlık olsun falan deme moduna geçiyoruz. Salı akşam uçağına yetişmek için doktorla pazarlık yapmış ve aynı gün öğlen kendini zorla taburcu ettirmiş. Eh iyi bari diyoruz, neyse toparlanmış gelecek. Ben Salı akşam Ankara’dan uçuyorum, Oğuz Melis ve Efeyle Atatürk havaalanı dış hatlar terminalinde buluşacağız. İstanbul’a varınca telefonu açıp gruba geldim diye mesaj atıyorum, lounge a geçiyorum. Lounge ın girişinde Oğuz ve Melis’le karşılaşıyorum. Oğuz o sıra telefonla konuşuyor, ben Melis’le sohbete başlıyorum. Efe nerde diyorum, gözlerini deviriyor, surat ifadesi değişiyor. Efe Sabiha Gökçen’e gitmiş diyor… Nasıl yani diyorum… Öğlen hastaneden çıkmış, apar topar, Tahir’in de yardımıyla valiz hazırlamış, duş falan almış sonra tin tin Sabiha gökçen havaalanına gitmiş… Uçuşun Atatürk’ten olduğunu öğrenince artık çok geçmiş…. Sonuçta akşam 19:00 uçağı,  taaa Sabiha Gökçen’den İstanbul trafiğinde Atatürk Havalimanına ulaşma şansı yok. Eh dedik, zaten hastaydı çocuk, belki böylesi onun için daha iyi oldu. Gelemez artık dedik, üç kişi devam dedik… Olmayacağı oldurdu, zorladı, azmetti, Efe, ertesi gün sabah uçağıyla geldi…

Oğuz, Melis ve ben İstanbul’dan kalkan uçağımızla Liviv’e indiğimizde hava kararmıştı. Pasaport kuyruğunda ben bizim ikilimizin önündeydim ve kontrole önce ben girdim. Daha önceden internetten okuduğum için dönüş biletimi ve otel rezervasyonumu sorarlarsa diye kağıda basmış çantama atmıştım. Gerçekten de sordu kadın, hatta epeyce didikleyecekti ki Bukovel’e kayağa gidiyoruz deyince şöyle bir haaa yaptı ve evrakları incelemeyi bırakıp damgaları vurdu. Melis te kolay geçmiş kontrolden ama galiba biraz Oğuz’u zorlmışlar…Tipini mi beğenmemişler bilemiyorum tabii ama sonuçta Ukrayna’lıların Türk erkeklerinden yaka silkmişliği de varmış yani….Kontrol uzun sürmüyor, havaalanı küçük, dış hatlar sakin.

liviv havaalanı10.11.29Şanslıyım, benim valiz ve snowboard erken çıkıyor ben de bunu fırsat bilip kendimi dışarıya bir sigara içmeye atıyorum. Havaalanının kapısında sigaramı içerken soğuğu hissediyorum, uzaklardaki cılız ışıklar dışında görünen bir şey yok. İkinciyi içemeden içeri kaçıyorum soğuktan. Elinde Amstelski yazan kağıdı tutmuş adamı görünce yanına gidiyorum. Amstelski otelimizin adı, adam beni tek görünce şaşırıyor. Arkadaşlarım içeride, gelecekler şimdi diyorum tamam diyor. Tabii bu görüşme ne Türkçe ne İngilizce ne Rusça ne de Ukraynaca gerçekleşiyor. Bir şekilde anlaşıyoruz ve Oğuz’la Melis’i beklemeye başlıyoruz. Bizim için bir ufak minibüs ayarlamış sonradan adının Nikolay olduğunu öğrendiğimiz amcamız. Mavi gözlü uzun boylu hafif göbekli tipik bir o bölge insanı. Valizleri bagaja atıyoruz, boardlar sığmıyor, camın önünden öne doğru uzatıyoruz. İki sıra oturma koltuğu var, Oğuz arkaya geçiyor, Melis’le ben öne. Neşeliyiz, ilk selfilerimizi çekiyoruz. Yol boyunca her yer karanlık, hiçbir şey göremeyince sıkılıp uykunun tatlı kollarına ara ara bırakıyorum kendimi. Cam tarafında kafam borda çarptığı için fazla o yana meyledemiyorum. En sonunda bastıran yorgunluğuma yenik düşüp Melis’in kucağına yatıp fosur fosur uyuyorum. Sağ olsun, kibar kız, kalk biraz da ben yatayım demiyor, bütün yol çekiyor beni.

Liviv bukovel transfer 2019-02-07 at 10.11.29 (1)

Otele yaklaşmışken Nikolay sağa çekip duruyor ve ben uyanıyorum. Yorulmuş ve uykusu gelmiş olmalı, epeydir yoldayız. Sigara molası vermek için durmuş, ben de ona eşlik ediyorum. Ufak bir bakkal gibi küçük bir yapının önündeyiz. Algida dolabı var ama kilitli. Her yer kapalı, etrafta görülecek bir manzara yok, karanlık, hava soğuk. İçtiğim sigaradan tat almıyorum, uyku daha tatlı o anda, geri dönmek istiyorum koltuğuma. Melis’le Oğuz’da hava almak için inmiş, uzun kalmıyoruz, yeniden biniyoruz arabamıza ve otelin yolunu tutuyoruz.

Otele gelince Nikolay abimize parasını veriyoruz. Havaalanı otel arası transfer 115 dolar. Pahalı gibi görünse de az buz yol değil. Beklediğimizden daha uzun sürüyor ve bizi biraz sarsıyor. Liviv’den Bukovel’e 4-5 saatte geliyoruz. Bir ara Oğuz arkasına takıldığımız kamyonu görünce epey ümitsizliğe kapılmış bu yol bitmez diye…Yollar çift yönlü ve tek şerit olunca sollama yapmak her zaman mümkün olmuyor, tırıs tırıs kamyonun arkasından 30 km ile gitmek zorunda kalınabiliyor.  Tek kişi de olsanız, 4 kişi de olsanız 115 dolar fix. Yani 4 kişiyseniz 115 doları dörde bölünce adam başı 28-30 dolar gibi bir ücret ödüyorsunuz ki bu da gayet makul sayılır 5 saatlik özel araçla yolculuk için.

Giriş işlemlerimizi yapıp yukarıya odamıza çıkmak için asansöre doğru yöneliyoruz. Koca bavulumu ve boradumu otelin dar koridorundan geçirip asansöre yüklüyorum. Ben önce çıkıyorum, asansör küçük, Oğuz ve Melis te arkadan geliyor. 43 numaralı odadayız, burası bir süit ve sürpriz bir şekilde iki ayrı oda ayarlamaktan daha ucuza gelmişti bizim için.  Efe sağ olsun Katya ile görüşmesi sonrası bu alternatifi sunmuş, hepimiz tarafından heyecanla desteklenmişti. Bukovel öncesi Katyacığımızın gönderdiği video sayesinde nasıl bir yere geleceğimizi aşağı yukarı biliyorduk. Asansörden inince merdivenlerle bavulları bir kat daha çıkarmak zorunda olsak ta, odaya girince az önceki yorgunluğu hemen unuttuk. Özellikle salon beklediğimizden daha büyüktü ve her şey yepyeniydi. İlk gözümüze çarpan girişin hemen sağındaki kahve makinası oldu. Kahve makinasının ve kahvelerin kalitesi bizi anında tavladı ve yeni mekanımızı hemen sevdik.

IMG_1964

Sabahları kahve içmeden ayılamadığım için odada bir makine ve birkaç çeşit lezzetli kahve olması beni gülümsetti. Kahve makinasının hemen altındaki şömine görünümlü mekanizma da bizden koca bir alkış aldı. Heyecanla süitimizi keşfe başladık. Ben ilk olarak salonun balkonuna çıkıp bir iki Bukovel kasaba manzarası resmi çektim. Balkonda yılbaşından kalma çam ağacının ışıkları yanıp sönüyordu ve zeminde kar birikmişti. Otelin tam karşısında sıralanmış dağ kulübeleri ışıklandırılmıştı ve sürekli olarak ‘şirin bir yere geldiniz siz’ mesajını veriyordu.

IMG_1963 - Kopya

İçeri girip üst katı keşfe başladım. Yukarıda birisi büyük iki oda vardı. Büyük olan odada Melis ve Oğuz kalacaktı ve onların ayrı kahve makinası olması da alkışı hak etti. Odanın içinde duş ta vardı tabii ki, ayrı kahve makinası olan odanın ayrı banyosu olmaz mı… Benim kaldığım odada iki tek kişilik yatak vardı ve dolapları da oldukça geniş ve kullanışlıydı. Aynı şekilde yeterli büyüklükte bir duşu, saç kurutma makinası ve ıvır zıvırı koyacak alanları mevcuttu. İki oda arasındaki antrede büyük dolaplar boş valizleri koymak için düşünülmüş olsa gerek, pek kullanışlı oldu. Ortalıkta fazla döküntü bırakmadan hızlıca yerleştik. Ertesi gün gelen Efe’yi de aşağıdaki kanepede yatırdık. Gerçi kanepe açılıyor ve çift kişilik gayet rahat bir yatak oluyor, o yüzden pek şikayet ettiğini sanmıyorum. Belki birkaç sabah o uyurken önünden geçip aşağıya inmemizden falan rahatsız olmuştur ama pek sesini çıkarmadığı için onun da süitimizden memnun kaldığını varsayabilirim. Bu süitte 6 kişi de rahat konaklayabilirmiş, biz 4 kişi olduğumuz için yayıla yayıla keyfini çıkardık diyebilirim.

Kar tutkusu içinde yayınlandı | , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Snowboard yaparken düşmek, çarpmak, ayağa kalkmak

Snowboard yapıyorsanız düşmek kaçınılmaz. Aynı hayat gibi… Tam dengeyi bulduk, artık öğrendik dediğimiz anda bile her an düşme riski ile karşı karşıyayız. Aslında düşmek öğrenmek demektir, düşmek eğlenmenin bir parçasıdır, düşmek yaşadığınızı hissettirir, düşmek canınızı yaksa da var olduğunuzu duyumsatır, düşmek bazen hayatınızın film şeridi gibi gözünüzün önünden geçmesine vesile olur, düşmek yeniden ayağa kalkmak için daha çok enerji toplamanıza yardımcı olur, düşmek sizi daha da hırslandırır, bazen utandırır, bazen öfkelendirir, bazen güldürür, bazen canınızı sıkar, bazen neden düştüğünüzü sorgulamaktan kaymayı unutturur, bazen bu derin düşüncelerden çıkış yolunu bulmakta zorlanırsınız. Yapabilecek miyim, ayağa kalkabilecek miyim, hiçbir şey olmamış gibi, canım yanmıyormuş gibi kaymaya devam edebilecek miyim?  Düşmenin verdiği utanç ve can acısını içimde taşırken dudağıma bir gülümse yerleştirebilecek miyim?

Snowboard yaparken doğru düşmeyi öğrenmek çok önemlidir. Bunun için bazı temel taktikler vardır, İnternette biraz dolaşınca bulabilirsiniz.  Eller açık düşmeyin mesela, düşerken yumruklarınız sıkılı olsun. Bu bileklerinizin zarar görmesini ve kırılmasını önler. Hayatta da düşerken yumrukları sıkmak lazım, düşeceğinizi anladığınız anda gardınızı alın. Dizleri kırın ki yere yakın durasınız, böylece düştüğünüzde canınız daha az acır. Göğsünüzün üstüne açık bir şekilde düşmekten kaçının. Onun yerine ellerinizi yumruk yapıp göğsünüzde çapraz olarak birleştirin. Bu hareket ile kaburgalarınızı koruyabilirsiniz, ayrıca yüzünüzü de geri de tutarak suratınızın dağılmasını engelleyebilirsiniz. Düştüğünüzde canınızın acımaması için koruyucular kullanmanız tavsiye olunur. Kask olmazsa olmaz en değerli koruyucu kalkandır. Çünkü kafaya alınacak darbeler çok tehlikeli olabilir ve kol bacak kırığına benzemeyecek derecede hayati risk taşıyabilir. Hayatta da düştüğünüzde önce kafayı korumaya bakmak gerekir. Kafa sağlam olduğu sürece diğer hasarları kolay atlatabilirsiniz. Kafanız, düşünceleriniz sağlıklı kalabildiği sürece yeniden ayaklanıp hayata devam edebilirsiniz. Diğer hayati kısım omurgamızdır. Ben kayarken omurga koruyucu yelek kullanmaya başladım. Birkaç kötü düşüş sonrası en az kafayı korumak kadar gerekli olduğunu anladığım için. Sonuçta omurgaya alınacak kötü bir darbe sizi felç edebilir. Hayatta da omurgayı korumak lazım, omurgasızlardan olmamak ve bitkisel hayata girmemek için.

Snowboard veya kayak yaparken düşmekten belki daha fenası çarpışmalardır. Çünkü genellikle çarpışmalar sizi çok hazırlıksız yakalar. Kayarken düşeceğinizi genellikle anlarsınız ve yumruklarınızı sıkacak, ellerinizi göğsünüzde çapraz bağlayacak kadar zamanınız olur. Oysa çarpışmalar sizi en gafil anınızda yakalar ve savunmasız bırakır. Ne olduğunu anlayamadan yere yapışırsınız. Sürekli arkanıza bakarak kayamazsınız, kim çarpacak korkusu ile de yaşayamazsınız. Bu yüzden koruyucuları kullanmak isabetli bir karardır. Kask, omurga koruyucu, kalça koruyucu ve dizlikler en beklenmedik çarpışma anında bile çekeceğiniz acıyı azaltır ve hasarı en aza indirir. Bazen arkadan size çarpmazlar da siz öndekine çarparsınız. Hızla inmektesinizdir ve ritminizi bulmuşsunuzdur. Yavaşlamak istersiniz, yapamazsınız. Kontrolü kaybetmiş, dengeyi bozmuşsunuzdur ve o saniyeler içinde doğru kararı vermeye ne kadar uğraşırsanız uğraşın yapamazsınız. Sağa sola manevra yapmak ve çarpışmadan kaçınmak için var gücünüzle kayağınızı, boardunuzu kontrol etmeye uğraşırsınız. Yine de olmaz ve güm diye önünüzdekine geçiriverirsiniz. Çarpışmalar düşmelere göre daha çok sorumluluk taşır. Artık hem kendinizi hem de bir başkasını incitmişsinizdir.

Kimileri vardır, çarpışmadan sonra hemen toparlanıp ayağa kalkar ve hiçbir şey olmamış gibi hayatına devam eder. Hızla gelip çarpan kişi bu şekilde davranıyorsa, aslında bu onun utancı ile yüzleşmekten kaçtığı içindir. Bir özür dileyecek cesareti bulamaz kendinde, çünkü suçun kendisinde olduğunu bilir ve can acısı ile birlikte yapabileceği tek şey ortamdan uzaklaşmaktır. Bazen çarpan kişi sorumlu kendisi olduğu halde çarptığı kişiyi suçlamaya başlar. Önüme niye çıktınla başlayıp niye düzgün kaymıyorsunla devam eden bir öfke patlaması yaşar. Oysa kayakta ve snowboard ta kural önüne bakmaktır. Arkadan gelen öndekini takip etmeli ve çarpmaktan kaçınmalıdır. Yani siz arkanızı kollayarak kaymazsınız, sadece önünüzdekine çarpmamaya odaklanırsınız.  O yüzden çarpışmalarda arkadan gelen sorumludur her zaman. Bu kurala rağmen öndekini yavaş kaymakla ya da ani hareket yapmakla suçlayıp kendini üste çıkarmaya çalışan ego sorununu henüz çözememiş tiplerle karşılaşmak olasıdır. Neyse ki dağlarda bu tip insan sayısı azdır. Genellikle çarpışma sonrasında kendine gülen, çarptığı kişiden özür dileyen, bir şeyi olup olmadığını kontrol eden, gerekirse yardımcı olan neşeli kendisiyle barışık kayakçılar, boardçular denk gelir. Kimse bile isteye kendi canını ve bir başkasının canını yakmaz sonuç olarak ve böyle bir çarpışma kaçınılmazsa, yapılacak bir şey yoktur. Sadece ders alınabilir ve sonrasında daha dikkatli olunabilir. Hayatta da böyledir işte, çarptığınız ya da size çarpan kişilerin davranış modelleri aşağı yukarı buna benzer. Hem suçlu hem güçlü tipler de varken, hiçbir şey olmamış gibi tavır takınanlar veya medeni davranış sergileyerek hataları ile yüzleşenler de vardır. Siz siz olun dağda birisine çarparsanız, mutlaka özür dileyin ve çarptığınız kişinin sağlık durumundan emin olun. Hatta medeni bir iki çift laf edin, gönlünü alın, ondan sonra ayrılın. Hem sizin  hem de çarptığınız kişinin acısı bu şekilde emin olun daha az olacaktır.

Gelelim ayağa kalkma konusuna. Snowboard yaparken düşmek en başta dediğim gibi, kaçınılmaz. Tecrübeniz, kayma seviyeniz her ne olursa olsun, yine de düşersiniz. Snowboard kayak gibi değildir, bir kere öğrendikten sonra düşmeden pistlerden aşağıya inebileceğinizi düşünmeyin. Snowboard un doğasında denemek vardır. Farklı bir hareket, bir tümsekten atlayış, yeni bir dönüş, bol kar, gibi gibi bir sürü şey çıkar önünüze kendinizi denemekten alıkoyamayacağınız. Ayrıca iki ayak ayrı hareket etmediği için beklenmedik durumlarda dengeyi toparlamak daha zor, yere yapışmak daha olasıdır. İlk öğrenme süreçlerinde snowboardla yerden kalkmak inanılmaz zor geliyordu bana. Hatta hatırlıyorum, ertesi gün bacaklarım değil kollarım ağrırdı daha çok. Düz zeminlerde düştüğünüzde bazen kalkmak daha zor olur. Daha önce snowborad yapmamışsanız, doğal olarak ellerinizi açıp, bileklerinizden güç almaya çalışarak kalkmayı denersiniz. Bu bir süre sonra bileklere çok baskı yapabilir. Kalkarken de, düşerken olduğu gibi ellerinizi yumruk yapar ve yere temasınızı yumrukla sağlarsanız işlerin kolaylaşacağını göreceksiniz. Özellikle eğimde düştüyseniz ve yüzünüz aşağıya dönükse, kalkmaya çalışırken epeyce zorlanabilirsiniz. İlerleyen süreçlerde bu pozisyonda kalkmak çok kolaylaşacaktır ancak acemi olunca kabusa dönüşüyor. Böyle bir durumda ilk yapılacak, oturduğunuz yerde yana bir takla atarak yüzünüzü dağa çevirecek bir pozisyona gelmeniz. Böylece burun freni yaparak, yumruk yaptığınız ellerinizden destek alarak kolaylıkla kalkabilirsiniz. Ayağa kalkmak kaymaktan daha çok atletik beceri ister dersem temelsiz atmış olabilirim ama benim hissiyatım o yönde. Kalkarken karın kasları, kol kasları, sırt kasları hepsi çalışır. Bu kaslar ne kadar güçlüyse ayağa kalkmanız da o kadar kolay olur. Eh, hayatta da öyle değil midir, dümdüz gidip keyifle süzülürken birden düşüverdiğinizde yeniden ayağa kalkabilmek için temel becerilerinizin iyi, değer ve inançlarınızın sağlam olması gerekir.

Snowborad yapıyorsanız düşeceksiniz. Snowborad yapmaya devam edenler düşmekten korkmayanlar, düşünce eğlenenler ve daha çok hırslananlardır. Onlar düşmenin öğrenmek, öğrenmenin gelişmek demek olduğunu bilirler. Hayatta ki en keyifli deneyimlerin bazen birazcık can acıtabileceği gerçeğinden hareketle, sağlık elverdiği müddetçe kaymaya devam!!

 

Kar tutkusu içinde yayınlandı | , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Sarıkamış’ta Snowboard

Sarıkamış’a dördüncü veya beşinci gelişim. Burada insan kendini hep iyi hisseder. Sadece muhteşem manzarası değil, kristal kar da sizi büyüler ve çok iyi kayak yaptığınıza inanmaya başlayabilirsiniz. Her ne kadar çoğu zamanınız batıp çıkmakla geçse de bol kar yaptığınızı düşünerek mutlu olursunuz.  Siyah pistleri çok dik değildir ve kar sizi iyi tuttuğu için siyah pistten güvenle inmenin gururunu yaşarsınız. Düşünce canınızın yanmayacağını bildiğiniz için daha önce denemeyi isteyip cesaret edemediğiniz bir sürü stili test edebilirsiniz. Başka pistlerde çok nadir bulabileceğiniz fotoğraf kareleri yakaladığınızda marifeti kendinizde sanıp fotoğrafçılığı kariyer mi edinsem diye düşünmeye başlayabilirsiniz.

20181221_151140

Sarıkamış’tan bahsetmişken, kar kalitesine değinmezsem ayıp olur. Meşhur kristal kar dedikleri karı, gerçekten de kayakçılar ve snowboardçular için ideal kayma koşulları sağlıyor. Hava sezon boyunca oldukça soğuk oluyor ve yağan kar eriyip sonra da buzlanmıyor. İlk yağdığı kalitesini koruduğu için, sezonun başında ya da sonunda, taze kar yağmış olsun olmasın kontrolü sağlamak güçleşmiyor. Ayrıca yumuşak olduğu için düşme durumunda can acısı daha az oluyor. Dik pistlerinden dahi inerken tedirginlik Türkiye’deki pek çok piste nazaran daha az oluyor. Oteller bölgesinden ortaya kafe denilen yere çıkılıyor ilk önce. Oradan aşağıya inişteki eğim çok düşük, mavi hatta yeşil sanırım. Bazı yerlerde zemin o kadar düz oluyor ki snowboardçu için pek fena olabiliyor. Geçen sene orta kafeden aşağı otele geçmek için sandalyeli mekanizmaları kullanıyordum çünkü düz yerlerde zıplamak, bağlamalarımı çözüp sonra tekrar takmak, sonra bir daha çözmek durumunda kalmak falan ıstırap gibi geliyordu. Başlangıçtaki eğimde hızlanmayı başaramadığım ve kendimi yavaşlattığım için bu işkenceyi çekmek yerine telesiyeje binip dönüyordum otele. Bu gidişimde hiç durmadan, bağlamalarımı çözmeden otele inmeyi başarabildim ve kendime hayret ettim. Acaba dedim, zemini mi düzeltti bunlar da hafif eğim vererek benim gibilerin işini kolaylaştırdılar? Sonra fark ettim ki değişen zemin değildi, bendim. Biraz hız kazanmayı başarabildiğim için yavaş yavaş olsa da en aşağıya kadar inebildim. Geçen senelerde boardun ucunu dümdüz aşağıya vermek bile beni çok tedirgin ediyordu. Zemin ne kadar düz olursa olsun, yine de sürekli paralel gitme düşüncesi beni ürkütüyordu. Özellikle düz zeminlerde düşmek daha çok can yaktığı için bu bölümlerde sürat yapmayı bir türlü beceremiyordum. Her seferinde de kalçamın üzerine birkaç defa fena şekilde düşüyordum ve canım acıyordu. Açıkçası orta kafeden oteller bölgesine durmadan, düşmeden inebildiğim için kendimle gurur duydum. En azından ufak ta olsa bile bir ilerleme gösterdiğim için sevindim. Yine de emin değilim. Geçen seneki Sarıkamış seyahatimiz sırasında çok bol kar vardı ve boardumun altı kara yapıştığı için daha yavaş gidiyordum. Şimdi olsa yine bol karda acaba düzlüğü geçebilir miyim emin değilim. Tüm bu çelişkili düşüncelerime rağmen kendimi düzlükler konusunda birazcık daha iyi hissediyorum çünkü aynı şeyi yukarı Karanlıkdere pistlerinde de yaşadım.

20181222_095155

Beraber geldiğim arkadaşlarım orta kafenin tam yanında, pistlerin ortasında, kelimenin tam anlamıyla dağın başında yer alan camiyi görünce çok şaşırdılar. Defalarca resim çekip, tekrar tekrar hayretlerini ifade ettiler. Birkaç yıldır Sarıkamış’a gittiğim için ben çok kanıksamışım, onların hayretine gülümsedim. Kafede alkol satılmasın diye özellikle oraya cami yapılmış deniyor. Zira camiye ulaşabilmek için telesiyeje binmek şart, başka türlü ulaşım çok zor. Maksat kayak yapanların namaz kılması olsa kafeye bir mescit yapılarak iş çözülebilirdi. Ancak cami olması enteresan gerçekten. Şahsi fikrim, kafede alkol olup olmaması umurumda değil. Hatta benim için alkol bulunmuyor olması daha sağlıklı. Ancak bu özgürlüğün, seçimin, bireyde olmasını isterim. Ayrıca böyle muhteşem bir tesisin turistik cazibesini artırmak açısından bira servis etmenin sakıncası olmayabilir. Sonuçta Avrupalı turist için, hatta İstanbullu Ankaralı çoğu turist için de kayak sadece spor değil, aynı zamanda tatil ve eğlence anlamına geliyor. Sarıkamış için daha çok turist demek, daha çok iş imkanı, daha iyi kazanç, daha yüksek yaşam standartı anlamına gelebilir. Daha çok turist demek daha çok otel demek, daha çok ağacın kesilmesi, pistlerin daha kalabalık olması demek. Liftlerde daha çok sıra, zeminde daha çok tümsek demek. Artan gürültü, çarpışma riski, azalan huzur ve güvenlik demek. Bir yanım herkes duysun, bilsin, gelsin burada kaysın diyor, diğer tarafım aman kimseler görmesin, bu bakir, huzurlu, samimi ortamı ve muhteşem doğayı bozmasın diyor.

Orta kafeden yine sandalyeli mekanizma ile Bayraktepe’ye çıkılıyor. Sarıkamış’ın Bayraktepesi, yüksek bir direk üzerindeki kocaman Türk bayrağı ile meşhurdur. Rüzgar estiğinde bir güzel dalgalanır ki sormayın. Bu aslında kötü haberdir aynı zamanda, zira Sarıkamış’ın soğuğunda esen rüzgar adamın iliklerine işler, ne kadar kalın giyinmiş olursanız olun, içeri sızmayı başarır, sızdığı gibi de dişlerinize kadar her yerinizi sızlatır. Sıfırın altında kaç olursa olsun, Sarıkamış’ta soğuğu -rüzgar yoksa- çok algılamazsınız. Eksi 10 derecede bile kayarken terleyebilir, üzerinizdekileri atmak isteyebilirsiniz. Tam kaslarınız ısınmış, hatta alnınızda boncuk boncuk terler oluşmaya başlamışken pist biter ve siz yeniden sandalyeye binip yukarı çıkarsınız. İlk birkaç dakika sorun olmaz ama sonra üşümeye başlarsınız. O kısa yolculuk hiç bitmeyecekmiş gibi gelir. Bir an önce tekrar pistte olup ısınmak için sabırsızlanırsınız. Maalesef Sarıkamış liftlerinde sandalyelerin önünde soğuğu veya rüzgarı kesen korumalar yok. Soğuğa karşı tek çare kaymak, fazla durmadan ara vermeden, bekleme yapmadan devam etmek. Sarıkamış için en güzel mevsim sanırım Mart. Hem kar bol oluyor hem de hava yumuşuyor. Eksi 1, artı 1 derece arasında olduğunda Sarıkamış tadından yenmez. Uzun sarıçam ağaçları sayesinde rüzgar da pistlere kolay ulaşamaz ve kayma keyfinizi bozmaz.

wp-1489250334384.jpg

Orta kafeden sandalye ile Bayraktepe’ye çıkınca direk karşıya geçip sağa doğru yönelirseniz Karanlıkdere tarafına geçebilirsiniz. Snowboardçular için bu aşamada sevimsiz bir düzlük bulunur. Geçen sene hep yürüyerek geçtiğim bu bölümü bu sene büyük ölçüde kayarak geçtim. Tabii bu sefer hep ilk sağdaki inişi kullandığım için böyle oldu. İlk sağdaki iniş siyah pist. Ancak düzlüğün son kısmına kadar kaymadan off piste çıkıp oradan aşağıya kendinizi bırakıp biraz bol kar yaparak tekrar piste bağlanmanızı sağlayan bir kestirme var. Ağırlıklı boardçular, bazen de kayakçılar sıklıkla bu kestirmeyi kullandığı için izleri takip edip tekrar piste çıkmak hiç te zor olmuyor. Ancak birkaç tane tümsek üzerinden geçebilme becerisine sahip olmanız gerekiyor. Geçen sene bu kestirme yolu kullanırken genellikle düşüyordum, bu sene düşmeden geçince daha çok keyif aldım. Hele o minik tepeciklerin üzerinden hem de boardumun ucunu çevirmeden, yavaşlamaya gerek olmadan geçebilmek inanılmaz zevkliydi. Siyah piste bağlanınca bir süre az eğimde gidiyorsunuz ve sonra dikleşme başlıyor. Kar yumuşak ve genellikle pistler sakin olduğu için gerginlik olmuyor. Sarıkamış pistlerinin en güzel tarafı da, kaliteli karı dışında çok geniş olması. Böylece büyük S ler ile kontrollü bir şekilde inmek mümkün oluyor. Arkada önde çarpışacak kayakçı, boardçu da pek olmadığından size de pistin keyfini çıkarmak, tekniğinizi geliştirmek, içinizdeki müziği dinlemek kalıyor. Eğer Karanlıkdere’den kayacağım ama siyah pist beni aşar derseniz, başlangıçtaki düzlükte kırmızı piste kadar devam etmeniz gerekiyor. Snowboard için zorlayıcı bir mesafe. Bazen çok iyi boardçuların bile nefesi kırmızı piste kadar yetmeyebiliyor. Ya zıplamak, ya da tek ayağı çıkarıp kaykay yapmak zorunda kalınıyor. Ben geçen sene genellikle boardumu komple çıkarıp kırmızı pistin başına kadar yürüyordum. Bu sene sadece bir kez o tarafa gittim ve onda da zıplamaktan helak oldum. Kayakçılar için sorun yok, kayakla yürümek daha kolay ve batonlarından güç alma şansları var. Karanlıkdere’deki kırmızı pist te siyah pist kadar geniş ve uzun.

Karanlıkdere’deki siyah ve kırmızı pist arasındaki ormanlık alanda off pist yapmak mümkün. Ağaçların arasından bol karda kaymak isteyen snowboardçular için mükemmel. Bazı yerlerde ağaçlar sıklaştığı için manevra kabiliyetinin iyi olması gerekiyor. Yoksa benim gibi batıp, çıkmak için epeyce debelenebilirsiniz. Bol karda kaymak ne kadar zevkliyse, batınca çıkması da o derece zor oluyor. En iyisi hiç batmamak, hiç düşmemek. Bunun için de elbette hızlanmak gerekiyor. Bol kar, yavaş snowboardçuyu affetmiyor, hemen hüp diye içine çekiveriyor.

20181223_110116Son gün artık ağaçların arasından kendi standartlarıma göre hızlı kayarak gayet iyi gidiyordum. Üzerinden geçilmemiş karda ilk izi bırakıyor olmak elbette çok keyifli ama benim için bol karda en özel an, boardun karın üzerindeki süzülme sesini duyduğum an. Sanki bir yelkenli ile denize açılmışsınız da yüzüyorsunuz hatta yüzmüyor uçuyorsunuz. Sürtünme kuvveti azalmış, dolayısı ile belli belirsiz duyulan bir fışşş sesi eşliğinde ilerliyorsunuz. Tam hızlandım artık bol karda idare ediyorum derken bu sefer de sık ağaçların arasında manevra yaparken pantolonumu bir ağacın dalına taktım ve yırttım. Neyse ki pantolon kumaşı kalın ve içliğim var, yoksa yırtılan pantolon değil, boydan boya benim dizim olacaktı. Sadece biraz kızarıklık ve morlukla atlatmış olmakla beraber hala tam bu işi kıvıramadığım tescil edilmiş oldu. Bu ufak hadiseden sonra sık ağaç aralarına girmek yerine pistin kenarlarından girip girip çıktım bol kara.20181221_102243

Söylemeden geçmemek lazım, Karanlıkdere teleferiğinin tam altındaki alan neredeyse boardçular tarafından pist gibi kullanılmış. Halfpipe a benzer yapısıyla, irili ufaklı tümsekleriyle inişi çok eğlenceli bir parkur olmuş. Elbette oradan da geçtim birkaç sefer. Yavaş yavaş ama olsun, ben yine de eğleniyorum. Karanlıkdere’nin kırmızı ve siyah pistleri aynı noktada sonlanıyor ve ortak teleferikle yukarı, Bayraktepe’ye çıkılıyor.

Bayraktepe’den orta kafeye giden 3 pist var. Mavi siyah ve kırmızı olacak şekilde her seviyeden kayakçıya uygun. Siyahtan inerseniz hemen sol tarafından yine bol kara girebiliyorsunuz. İşin güzel tarafı bu kısımda ağaç yok ve aşağıya bir süre hiç engele takılmadan inebiliyorsunuz. Bu noktada dikkatli olmak lazım yoksa fazla inince pistten çok uzaklaşıyorsunuz ve geri dönebilmek için uzunca bir mesafeyi yokuş yukarı yürümek zorunda kalıyorsunuz. Geçen sene bu tuzağa düşmüştüm. Bol karda uçarcasına süzülmek o kadar keyifliydi ki durmak ve piste doğru yönelmek aklımın ucuna dahi gelmemişti. Ne zaman düzlük başladı ve durdum, işte o zaman aklım başıma geldi. Yaklaşık yarım saat kadar dizime kadar karı yara yara piste ulaştım kan ter içerisinde. Bu sanıyorum dalgıçların derinlik sarhoşluğu dedikleri şeye benzer olsa gerek.

Bayraktepe’den inişte mavi ve kırmızı pistlerden de sık sık ağaç aralarına girmek mümkün. İlk gün yanımdaki arkadaşlarıma uydum ve onları takip ederek kırmızı pistin bir yerinden ormana daldım. Önden giden arkadaşımız beni takip edin dedi ve sonra kayboldu. Ben zaten çok yavaş gittiğim için yetişmem mümkün değildi. Neyse ki Oğuz beni bekleyerek kontrollü şekilde kayıyordu. Ben sık sık düştüğüm için ve kalkmakta zorlandığım için epeyce beklemesi gerekti. Çok yorulmuştum ve son düşüşümde çıkarken epey zorlandım. Yine hem bol karın hem de düzlüğün olduğu bir alana gelmiştim. Çok sefer zıplayarak çıkmaya çalıştım beceremedim. Enerjim azaldığı için zıplamalarım giderek etkisini kaybediyordu ve ben yerimde saymaya başlıyordum. Sonunda boardu ayağımdan çıkarıp yürümeye karar verdim. Ne yazık ki yürümek için de çok kötü bir noktadaydım. Baldırlarıma kadar kara batıyordum ve kaymazsam işim zordu. Oğuz’un sesini duyuyordum, aşağılarda bir yerde beni bekliyordu. Ağaçların ortasında, bol karın içinde oturmuş debeleniyordum. İki adım atıyor sonra yoruluyor, boardu ayağıma takıp zıplıyor sonra yine yere yığılıyordum. Bir ara Oğuz’un sesini duyamayınca içime korku girdi. Nerede olduğum ve hangi tarafa gideceğim hakkında en ufak bir fikrim yoktu. Dağın ve ağaçların ortasında bir yerde her türlü yön duygusundan yoksun ve pili bitmiş bir şekilde nefes nefese oturuyordum. Nasıl çıkacağım ben buradan diye kara kara düşünürken sağ yanımdan, yaklaşık 20 metre ilerimden bir kayakçı geçti. Sonra bir tane daha geçti. Önce onları da bol kara girmiş sandım ama bir tanesinin kar sapanı yaptığını görünce bir anda jeton düştü. Dakikalardır bol karla ve ağaçlarla boğuştuğum noktanın hemen sağ tarafının pist olduğunu fark edince kendime çok güldüm, hemen iki takla ile sağ tarafa yuvarladım kendimi ve aşağıya doğru kaymaya başladım. Herhalde bir yarım saat daha kendime gülmüşümdür, kurttan kuştan, domuzdan, kaybolup donmaktan korktuğum için…img1545582448019

Bu sefer Sarıkamış’a gelmeye karar vermem çok ani oldu. Güzel kar yağmışken, sezon bu kadar erken açılmışken, iznim de varken, tanıdığım bir arkadaşımın da grubuyla gittiğini öğrenmişken, ne duruyorum dedim ve hemen biletimi aldım geldim. Uçuşum öğleden sonra olduğu için anca akşam üstü otele varabildim. Valizimi odaya atıp lobideki çay saatine indiğimde arkadaşımı ve beraber geldiği arkadaşını gördüm. Merhabalaşma ve tanışma faslının ardından bir de baktım ki çocuğun kolu askıda. O da arkadaşım gibi snowboardçuymuş. Gelir gelmez, daha piste adımını atar atmaz, ilk sandalyeden neredeyse iner inmez, dümdüz yerde, acemi pistinin en kolay bölümünde dirseğinin üstüne düşmüş, dirseği dönmüş, bir ucu çatlamış bir ucu kırılmış, dönüş bileti alınmış, İstanbul’da doktor randevusu ayarlanmış, tatili bitmiş, canı sıkılmış, hevesi kursağında kalmış. Değil ikinci etaba çıkmayı, daha otelden asıl pistin başlangıcına gelemeden, manzarayı tepeden izleyemeden, bol karın tadına varamadan düşüp bir yerini kırmak gerçekten bir bordçu için çok acıklı bir durum. Hiç olmazsa ikinci üçüncü gün kırsaymış dedik, güya biraz eğlendik ama aslında çok üzüldük. Her ne kadar görmediysem de kayışını, iyi bir bordcu olduğunu anlıyorum konuşmalarından. Bu kadar iyi kayarken nasıl olur da ilk adımda insanın başına böyle bir şey gelir akıl alır gibi değil. İşte burada boardun gerçekleri devreye giriyor. Bir anlık boş bulunma hali, ters bir hareket, ani bir çarpışma bir de bakmışsınız yerdesiniz ve canınız yanmaya başlamış. Olmadık yerlerden atlar zıplarsınız, en dik pistlerden süratle inersiniz, yeri gelir takla atarsınız bir şey olmaz da işte öyle sakince giderken birden bire hayatınızın 5-6 haftasını alçıya alacak düşüşü tecrübe edersiniz. Ne canınızın yanması, ne hayatınızın zorlaşması, ne tedavi masrafları, ne hastane kuyrukları canınızı sıkmaz da, daha sezonun başında olup ta kayamayacak olmanın ıstırabı basar. Herkes pistleri turlayıp yanakları kırmızı kırmızı pozlar verirken canınız yanar asıl. O adrenalini salgılamak, varoluşunuzu duyumsak, kaslarınızı hissetmek istersiniz ama elinizden bir şey gelmez. Bir an önce iyileşip kaymaya yeniden başlama hesapları yaparsınız. Kırılan koldan, dönen dizden, incinen bilekten korkup boardu bırakmaz, tam tersi kendinize birkaç koruma alıp daha da büyük bir hevesle yola devam edersiniz. Yani öyle kolay kolay akıllanmazsınız.

Daha çok yazacak şey var bu dört günlük Sarıkamış tatili hakkında. Dönüp okudum, baktım hiçbir şey anlatmamışım, ne kaldığımız oteli, ne beraber olduğum arkadaşlarımı, ne öğrendiğim yeni şeyleri yazamadan upuzun bir yazı olmuş. Kalanları da bir başka yazıya saklayalım.

Güncel, Kar tutkusu içinde yayınlandı | , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Sarıkamış Yolcusu Kalmasın! (20.12.2018)

Aktarma yerim İstanbul’da Kars uçağımı bekliyorum. Ne yazık ki Ankara’dan sabah 08:00 deki uçakta yer kalmamıştı ve ben saat 10 daki aktarmalı uçuşta yer bulabildim. Sarıkamış’a gitmeye 2 gün önce karar verdim, ilk karar verdiğimde yer varken keşke biletimi alsaymışım. Son dakikaya bırakmıştım, yerler dolmaz sanmıştım. Perşembe günüm, yani bu günüm yolda geçecek maalesef, otele varmam öğleden sonra 4’ü bulmuş olacak ve o saatlerde pistler kapanacak. Pazartesi’ye kadar buradayım, önümde net olarak 3 tam günüm var kaymak için. Bu seyahat sonrası hala 2 gün iznim kalıyor ve yıl bitmek üzere. Sadece 10 gün sonra yeni bir yıla giriyoruz. Ancak şunu mutlaka belirtmek gerekir ki bu sene sezon erken açıldı. Yıllardır Ocak’tan önce dağda kayacak seviyede kar olduğunu ve tesislerin açıldığını hatırlamıyorum.

Geçen kış sezonu kapattıktan sonra snowboardla pek ilgilenmedim. Daha önceki yıllar yaptığım gibi yazın açıp açıp videolar izlemedim. Kış gelse de dağa çıksak hayalleri kurmadım. Hatta bir ara snowboarda olan ilgimin ve hevesimin azaldığını düşündüm. Geçen hafta günü birlik Kartalkaya’ya gittiğimizde sezonu ilk açanlardan biri olduğumu fark ettim. O kadar kötü kaydım ki geçen hafta, bu bana dert oldu. İçimde kaldı, yetmedi ve bir an önce kendimi yeniden sınama telaşına düştüm.

Kartalkaya’ya arkadaşlarımın 17 ve 18 yaşlarındaki oğulları ile birlikte gitmiştim. Onlar da snowboard yapıyorlar ancak inanılmaz hızlı kaydıkları için yetişmem mümkün olmuyor. Bir önceki gece iş yemeği dolayısı ile çok geç yatmıştım ve 2 saatlik uyku ile pistlere çıkmıştım. Yorgun ve halsizdim, kaslarıma söz geçiremiyordum. Daha ilk inişte ayak parmaklarıma kramp girdi. Onları çözmek ve esnetmek bana epey zamana mal oldu. Yeni bağlamalarım burundan geçmeli olduğu için çok rahat, parmak uçlarım bu sayede daha az uyuşuyor, hatta uyuşmuyor. Botlarımı çok sıkı bağlarsam yine sıkıntı yaşıyorum ama daha öncesine oranla ciddi konforlu olduğunu söyleyebilirim. Yine de bu bile yetmedi bana geçen hafta. Sık sık dinlenme ihtiyacım bu sefer uyuşma yüzünden değil, kas yorgunluğu yüzünden oldu.  Bizim çocuklara baktım, vızır vızır bir inip bir çıkıyorlar. Öğlen yemeğini bile unuttular, hiç yorulmadan inip çıkmaya devam ediyorlar. Gençler, esnekler, güçlüler, iyi kayıyorlar ve yorulmuyorlar. 17-18 yaşında bir oğlan çocuğu olmayı ne kadar çok istedim ama değilim işte, 45 yaşında, kadın ve biraz da kiloluyum. Günlerdir düşünüp duruyorum…tüm bu dezavantajlarıma rağmen yine de şu an olduğundan çok daha iyi kayıyor olmam gerekir. Bir şeyi yanlış yapıyor olmalıyım ve Sarıkamış’ta bu yanlışı bulup düzeltmek istiyorum.

Öncelikle fiziksel olarak hazır olmalıyım. Uykumu iyi almalı, sağlam beslenmeli, minerallerimi eksik etmemeliyim. Alkol ağzıma sürmemeli, sigarayı mümkün olduğunca az içmeliyim. Pistlere çıkmadan önce mutlaka iyice ısınmalı, esnemeli ve hazır olmalıyım. Akşamları saunaya gidip yorulan ve gerilen kaslarımı dinlendirmeli, açmalı ve rahatlatmalıyım. İşin özü, daha az yorulacak şekilde kaymayı öğrenmeliyim. Birkaç gündür yine snowboard eğitim videolarına takıldım. Arka arkaya izliyorum nerede yanlış yaptığımı bulmak için. En son dün akşam izlediğim bir video zihnimde ışık çaktı. Dönüşler sırasında vücut ağırlığının nasıl ayarlanacağını anlatıyordu.  Hatta anlatan adam kaymıyordu bile, olduğu yerde, ayağında snowboard olmadan gösteriyordu. Onu dinlerken çocukların dediği aklıma geldi. Kartalkaya’da onlara da sorup duruyordum, neden siz yapıyorsunuz ben yapamıyorum diye… Ege bana şöyle demişti: ‘Snowboard senin bir parçan gibi olmalı.’ Sonra ilave etmişti: ‘Yılan gibi olacaksın’. Dün videoyu izlediğimde Ege’nin bu sözlerini daha iyi kavradım. Ben tüm dönüşlerimi bacak, diz ve bilekle yapmaya çalışıyorum. Bu da tüm alt ekstremiteye inanılmaz bir yük bindiriyor. Botlarımı ve bağlamalarımı çok fazla sıkıyorum çünkü tüm işi bileklerime ve dizlerime yüklediğim için anca kendimi dengede tutabiliyorum. Oysa ağırlık dengemi tüm vücudumla sağlarsam hem aşağıya binen yük azalacak hem de kontrolüm kolaylaşacak. Hava alanında yolcuları uçağa götüren otobüste ufaktan bu mantığı test ettim. Sağa sola dönüşler yaptıkça, ellerimi tutmadan dengemi sağlamaya çalıştım. Önce kendi snowboard stilimde yaptığım gibi sadece parmak uçları ve topuklara yüklendim. Üst bacak kaslarımın bileklerimin çalıştığını, zorlandığını hissedebiliyordum. Sonra, videodaki adamın gösterdiği gibi kaval kemiklerimi botlarıma yasladım ve kalçamla tüm vücudumu kullanarak dengemi sağlamaya çalıştım. Gerçekten de hem dengemi daha iyi sağlamayı hem de daha az yorulmayı başarmıştım. Şimdi bu tekniği dağda denemeliyim. Eğer becerebilirsem sadece dengeli kaymak ve az yorulmakla kalmaz, hız bile yapabilirim. Sonuçta hızlanamıyorum çünkü dengem bozuk ve bacaklarımda o hızda kontrolü sağlayacak kadar güç yok. Eğer kontrolü daha kolay sağlayacak bir yol bulursam, hızlanmaktan da o kadar korkmaya bilirim.

Ayrıca çok kaymak ta önemli gelişmek için. Bu üç gün boyunca tamamen kaymaya odaklanacağım ve kondisyonumu artıracağım. Eğer kendi kendime beceremezsem, tekniğimi düzeltmek için belki ders almayı da düşünebilirim. Bilmiyorum, belki de sadece yeteneksizimdir ve umutsuz vakayımdır. Yine de denemem lazım. Her seferinde bu işi bir türlü yapamıyor olmak beni acayip hırslandırıyor, öfkelendiriyor.

Birazdan uçağa bineceğim ve Kars’a doğru yol alacağım. Her türlü teknik analiz bir yana içimdeki mutluluğu tarif etmeme imkan yok. Şu anda atlamak zıplamak koşmak istiyorum, içim içime öyle sığmıyor. İş snowboardla ilgili olduğunda kendimi üçe bölünmüş hissediyorum. Ruhum coşkuyla ve istekle dolu, mutluluktan havalara uçuyor. Vücudum beni kısıtlıyor ve sınırları olduğunu hatırlatıyor, mantığım üşeniyor, tembelliğe davet ediyor. Her seferinde ruhum kazanıyor ve ben yola çıkıyorum.

Haydi uçalım… Sarıkamış yolcusu kalmasın!

Kar tutkusu, Uncategorized içinde yayınlandı | , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın