Bir web sitesi kurmak

Daha evde internete bağlanmayı beceremiyorum ve kalkmış kendime sıfırdan web sayfası kurmaya çalışıyorum. Bilgisayar işlerinden teknolojiden anlamayan biri için oldukça ciddi bir kalkışma bu. Haddini aşan hareketler bunlar. İnternet sağlayıcılarla yıldızım bir türlü barışmadı. Bu evin telefon hatları zaten sorunlu. Sürekli birilerini çağıracak halim de yok. Gündüz çalışan biri olarak eve gelip gidenle ilgilenme şansım olamıyor. Boş yere dünyanın parasını ödüyorum. Sürekli kesilen ve arızaya geçen internetimden sıkılıp şirket değişikliği yaptım yaklaşık altı ay önce. Güya artık sorun yaşamayacaktım. Annem ve dayım evde çok bilgisayar oyunu oynadıkları için kotam doluyor sanarak geçen beni arayıp kotamı artırmak isteyip istemediğimi soran çağrı merkezindeki kadına hevesle evet evet dedim. Üç beş kuruş fazla olsun ama evde internetim olsun. Yok kardeşim, gene olmadı. Bin bir heves eve geldim kendime web sitesi kuracağım diye, yedim Cuma akşamımı, ne oldu? Çalışmayan bir internetle baş başayım ve artık sıkıntıdan ve biraz da ümitsizlikten açtım ağzımı yumdum gözümü başladım yazmaya.

Sanırım bu benim web sayfası kurma çabalarım bile başlı başına roman olur. Aceminin acemisi olarak ben yapabilirsem herkes yapabilir. Ahtım olsun, becerebilirsem bloğumda ilk olarak acemiler için web sayfası kurulumunu anlatacağım. Şimdiye kadar öğrendiklerimle başlayalım bari.

İnternette yaptığım bir sürü araştırma sonucunda öğrendiklerim önce domain almam ve bir hosting firmasından aylık ya da yıllık ücret ödeyerek web sitemin yayınlanmasını sağlamam gerektiği. Domain alma işi kolay görünüyor. Godady.com dan web sitesi tescil ettirilebiliyor. Yani bu sitenizin ismi oluyor özetle. Xxx.com adresini sahipleniyorsunuz. Domain alabileceğiniz bir sürü site var. Hatta hosting firmasından hizmet satın alırken domain yani adresinizi de beraber alma seçenekleri mevcut. Henüz o aşamaya gelemedim o ayrı.

Okuduğum bir sürü makaleye göre benim gibi blog yazmak isteyen ve bunu blogcu, blogspot veya wordpress gibi eklentiler olmadan yapmaya kalkışanlar için en iyi alt yapı yine wordpress te mevcut. Yani normalde ücretsiz olarak bilgeakin.wordpress.com ile sayfa açabilecekken bilgeakin.com olarak sayfa açmak istiyorsanız para ödemelisiniz. Benim hem blogcu da, hem blogspot ta hem de wordpress te bloğum var zaten. Özellikle blogcudaki sayfamda yıllar boyu bir sürü yazı paylaştım ve epeyce de ziyaretçi almaya başladım. Sonrasında sayfama abuk subuk reklam verdiklerini gördüm ve soğudum. Ayrıca yorum yapmaya kapandı ve ne yaptıysam bir türlü yorumları aktif hale getiremedim. Yorumlar için illa facebook hesabı ile bağlanmak gerekiyordu ve ben bloğumu facebook arkadaşlarımla karıştırmak istemediğim için direndim. Reklam geliri falan almaya kalkacak olsam olayda hiç bir kontrolüm yok. Sayfamla iletişimim giderek koptu ve ben kafaya koydum, kendi web sayfamı kuracağım.

Bu noktada okuduklarım beni WordPress tabanlı bir web sayfası kurmaya yöneltti. Şimdi bunun için kıt bilgimle domain almaya ve bir hosting firmasında karar kılmaya çalışıyorum. İnternet bağlantısı kurabilseydim bu akşam hiç olmazsa wordpressin kendi hosting hizmetini satın alabilirdim. Diğer alternatiflere göre pahalı ama en azından bir yerden başlamış olurdum. Hayallerim çok büyük, o yüzden doğru başlangıç yapmak istiyorum. En doğru başlangıcı yapacağım derken günler haftaları, haftalar ayları kovalıyor ve ben yerimde sayıyorum. Bu işi ancak yapmaya başladığımda öğreneceğim. Mesela onca yıl emek verdiğim blogcudaki sayfam şu anda benim için anlamsız bir çöplük. Sağında solunda gereksiz reklamlarla dolu ve hiç biri benim kontrolümde değil. Madem reklam var sitemde, ben de bundan faydalanmalıyım. Ayrıca dedim ya, hayallerim büyük. Öyle ayda üç beş ziyaretçi değil, günde 3000 ziyaretçi istiyorum ben. Hele önce şu internete bir bağlanayım da, 3000 ziyaretçi kolay. Bir de web sitemi kurmam lazım tabii önce. Geriye kalıyor çalışmak. Çok çalışkanımdır ben. Böyle yüksek hayaller peşinde koşmam bu yüzden hep. Çok çalışınca, emek verince her şey mümkündür gibi bir inanışa sahibim doğuştan. Çok çalışır, gerçekten iyi şeyler yazar ve paylaşırsam, sitemi sürekli güncel tutup hatırı sayılır zaman harcarsam olabilecek gibi geliyor bana. Deneyimli uzman yazan arkadaşlar öyle diyor. Tahminim günde 6-8 saat bu işe odaklanmak lazım. Şimdi değil ama işten ayrıldığımda bu zamanı bulabilirim sanıyorum. Hele bir şu web sitesini kurmayı başarayım, sonrasında yavaş yavaş işleri büyütür bir taraftan da kazanç bile elde etmeye başlarım. Her şey adım adım. Yüzmeyi öğrenmek için önce suya atlamak lazım. Teorik derslerle karşı kıyıya geçilmiyor.

Evet arkadaşlar az önce modemimi kurcalayınca kablolardan birinin iyi temas etmediğini fark ettim soketi içeriye ittirip aç kapa yapınca internete bağlanmayı başarabildim. Sanırım temizlikçi oraları süpürürken oynatıp bozuyor modemin kablolarını. Evet şimdi ekşi sözlükten tek tek godady yorumlarını okuyorum. Domain için iyi bir site, hosting için de işime yarar mı onu algılamaya çalışıyorum. Sonuçta fiyatları çok uygun, ama sonrasında sorun yaşamamak için araştırmaya devam etmem gerekiyor. Okuduğum yorumlar oldukça olumlu şimdiye kadar. Eh internete bağlanınca Google amcaya girip aratabiliyor insan ne de olsa. Sanırım birazdan 7/24 servis vermelerini ümit ettiğim telefonlarını bulup arayacağım ve benim gibi bir acemiye web sayfası kurma konusunda yardımcı olup olamayacaklarını soracağım. Şimdilik küçük başlasam, sonrasında çok büyütmek istediğimde ihtiyaçlarıma nasıl cevap verebilecekler öğrenmek istiyorum. Yani e-ticaret sitesine bile dönüştürebilirim. Aslında hayalim ticari bir çöplük olmak değil elbette. Ama gerçekten inandığım bazı şeyleri paylaşmak ve satmak ta isteyebilirim ileride. Ayrıca tam zamanlı bir blog yazarı olarak her türlü gelir getirecek fırsata ihtiyacım olacaktır. Şu anda bir işim var ve çalışıyorum. Sadece yazma tutkumu hayata geçirme derdindeyim. Yazma tutkum öylesine yüksek ki, hayatımı bu yolla idame ettirmeyi hayal ediyorum. Bu yüzden işin teknik kısımlarından biraz anlamaya başlasam iyi olacak. Okudukça aklım karışıyor. Kimisi iyi diyor kimisi şikayet ediyor. Hangisi doğru, hangisi işime yarar bulmak kolay değil. Bir danışmanla çalışsam, bir seferde neyse parası versem diyorum bazen. Sonra da eğer bu işlere gireceksem ne yaptığımı bilmem lazım diyorum ve araştırmaya devam ediyorum. Çok acayip bir şey yapmayacağım aslında. Sadece kendi halimde yazdığım yazılarımı kendi halindeki sitemde yayınlayacağım. Bu kadar zor olmamalı.

Okuduklarımdan anladığım kadarıyla, godady başlangıç için oldukça ucuz ama isminizi yenilemek istediğinizde pahalıya patlayabiliyor. Yani onca emek verdiğiniz, takipçi kazandığınız site, bir anda parayı vermezseniz sizin elinizden uçup gidebiliyor. En azından yorumlar öyle söylüyor. Belki de üçe beşe bakmamak ve ne gerekiyorsa verip geçmek lazım.  Dediğim gibi ben bu işi kısa vadeli deneme amaçlı yapmıyorum. Uzun vadeli düşünüyorum ve bana ait sağlam bir alt yapı istiyorum. Fazla beklentiniz yoksa sanırım godady ile ilerleyebilirsiniz. Ben biraz daha araştıracağım. Bir sürü hosting firması ile karşılaşıyorum okudukça, domain name almak için de alternatifler oldukça çok.  İlerledikçe yazmaya devam edeceğim.

Bu gecenin özeti, bağlanmayı önce başaramadığım, sonra sürekli kopuş yüzünden araştırmamı tamamlayamadığım yoğun iş gündemimden azıcık uzaklaşmayı hayal ettiğim Cuma akşamımın içine ettiğim, kimseye fayda sağlayacak iki kelam etmeyi beceremediğim, saçma salak harcanmış zaman dilimi. Yine de şunu biliyorum, şu an sonuçsuz görünen çabalarım, beni doğru işi ya da işin doğrusunu bulmaya adım adım yaklaştırıyor. Her başarısız girşim, bana deneyim kazandırıyor. Deneyimin değerine inanırım ben, tıpkı çalışmanın ve emeğin değerine inandığım gibi. Elbette daha akıllıca yapmak lazım bazen işleri. Ama akıllıca yapmanın da yolu bazen aptalca hareket etmekten geçiyor. Denemeden bilmem imkansız. Deneye deneye elbette bulacağım bir gün en ideal olan yolu. Ne de olsa ben bu işi ciddiye alıyorum ve kendime ait bir web sitesi yaparak orada yazmayı hayal ediyorum.

Neyse bu sabah artık komşunun internetinden bağlanıp wordpressin kendi sitesi üzerinden domain i ve hosting hizmetini alarak sitemi yayınladım. Eğer bir wordpress bloğunuz varsa daha önceden alınmış, olay çok basitmiş. Sağ taraftaki yönetim panelinden ‘plan’ kısmına giriyorsunuz. Benimki daha önce free olarak kayıtlıydı. Oraya tıkladım ve upgrade et dedim, kredi kartı bilgilerimi verdim. Yıllık 99 dolara çat diye site ismimi freebilge.com olarak kaydettim ve hosting hizmetini de satın almış oldum. Daha ucuz versiyonu da vardı, aylık 3 dolar civarı olan ama ben ileride işime yarar belki diyerek ortalama bir şey aldım. Daha büyük siteler için daha kapsamlı olanları da var. Bu gün öğleden sonra bir kaç yazı yadım ve postaladım. Facebook ve twitter hesaplarımda sitemi paylaştım. Tam da yaymadım aslında. Ben böyle her gün yaza yaza yavaş yavaş ilerleyeceğim.

Şimdi öreniyorum ki siteyi yayınlamak yetmiyor. Google da indexlenmek için beklemek gerekiyor. Saatlerdir bu konuda okuyorum. Şu anda arama motorlarında yokum. Bir kaç gün veya bir kaç hafta sürebilirmiş dediklerine göre. Olmadı teknik bir takım ayarlamalar yapmak gerekiyormuş. Neyse, şimdilik bekleyelim, acelemiz yok nasılsa. Bu konuyla ilgili gelişmeleri de yazarım belki. Benden daha beter durumda olan yoktur ya gerçi, belki bir gün birine faydası dokunur. Bir de bakıyormuşsunuz bir kaç yıl içinde her konuda ahkam kesen bir webmaster oluyormuşum… neyse ben kendi işime bakayım. Yazayım….

 

Uncategorized, Yaşam içinde yayınlandı | , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Kar tutkunlarının takip etmesi gereken 2 site

Sonunda Ankara’ya kar düştü. Sabah kalktığımda her yeri bembeyaz görünce kıpır kıpır oldu içim, çocuklar gibi sevindim. İşte benim havalarım bunlar dedim, hala süzüle süzüle uçuşarak inmekte olan kar tanelerine bakarken.

Günlerdir kayak sezonunun açılmasını bekliyorum. Gözüm sürekli meteorolojinin sitesinde. Hangi kayak merkezinde kar kaç santim olmuş, önümüzdeki 5 gün nereye az nereye çok kar yağacakmış takip ediyorum. Benim gibi kar tutkunu olanlar için 2 site vazgeçilmez. Biri az önce bahsettiğim meteorolojinin kar kalınlıkları sitesi. Hangi kayak merkezinde kaç santim kar olduğunu, hava durumunu, önümüzdeki günlerin yağış tahminlerini görebiliyorsunuz. Site her gün öğleden sonra güncelleniyor. Bizzat gidip gördüğüm, test ettiğim için verilerine çok güveniyorum.

Aşağıda linkini paylaşıyorum.

https://www.mgm.gov.tr/sondurum/kar-kalinliklari.aspx

Diğer vazgeçemediğim websitesi ise www.snow-forecast.com bu site daha ayrıntılı bir şekilde veriyor kayak merkezlerinin ve pistlerin durumunu. Buradan da önümüzdeki beş gün için yağış tahminlerini almak mümkün. Daha güzeli hangi gün kaç santim kar yağacağı da yazıyor. Ayrıca rüzgarın muhtemel hızı da veriliyor ki bence bu da çok önemli bir kriter. Hafta sonu kayak tatili planlayacaksınız, nereye gideceğinize karar vermenizde ve hazırlığınızı sağlıklı yapmanızda bu veriler çok yardımcı oluyor. Hem Türkiye hem de dünyadaki her kayak pistinin verilerine bu site aracılığı ile ulaşmak mümkün. Kaymaya yurtdışına gitmeyi düşünüyorsanız, hayal kırıklığına uğramamak için bu siteye göz atmakta fayda var. Onca para verip, onca yol gittikten sonra on santim kar ya da buzlu bir pistle karşılaşmak kadar sinir bozucu başka bir şey olamaz. Hevesiniz kursağınızda kalmasın, keyifli keyifli kayın. O yüzden de mutlaka gitmeden önce pist durumlarını kontrol edin. Snow-forecast.com aynı zamanda pistin buzlu mu, bol karlı mı, toz karlı mı olduğunu da veriyor. Her zaman çok güncel değilse de çoğunlukla isabetli olduğunu söyleyebilirim. Sitenin Türkçe versiyonunun adresi de aşağıda:

http://tr.snow-forecast.com/

Hem meteorolojinin hem de snow-forecast’in verileri ve tahminleri iyiyse gözü kapalı seyahatinizi planlayabilirsiniz. Mesela ben bu hafta sonu Kartepe’ye gitmeye karar verdim bu iki sitedeki verilere bakarak. Kartalkaya, Uludağ ve Kartepe gibi 3 alternatifim vardı. En yüksek kar kalınlığı Kartepe’de ve ayrıca Pazar günü hava da çok güzel olacak.

Güncel, Kar tutkusu içinde yayınlandı | , , , , , , , ile etiketlendi | 3 Yorum

Hayatı kaçırıyoruz

Hayata atılırken tüm algılarımız açıktır ve bir an önce başladığımız işi öğrenmeye çalışıp, kariyer basamaklarını çıkmak isteriz. Daha çok para kazanmak ve daha iyi şartlarda yaşamak profesyonel hayata atılan her gencin idealidir. Bu süreçte kendini geliştirmek gibi klişelere sıkı sıkıya tutunur ve sektörümüzün gerektirdiği donanımları kazanmaya çalışırız. Yabancı dilimizi geliştirmek, bilgisayar programlarını öğrenmek, teknik eğitimleri almaya çalışmak gibi kaygılarımız vardır. Bir kısmımız bu işi ciddiye alır ve bir sürü sertifika biriktirir birkaç senenin sonunda. Bazıları ise hiç uğraşmaz öyle şeylerle. Bunların bazıları işinde çok hırslıdır ve tüm zamanını o an yapmakta olduğu işine adar. Belli bir kesim ne kendini geliştirmeye uğraşır ne de yaptığı işinden hoşnuttur. O sadece gelip gider ve arada hayatından şikayet ederek yıllarını doldurur eğer sektörü onu taşıyabilecek kadar şanslıysa.

Özel sektörde insanların sürekli rekabet içerisinde olacağı ve sürekli kendini geliştireceği gibi bir yanılsama vardır. Özel sektör çok çalıştırır miti bir nebze doğru olsa da bunun kişisel gelişimle alakalı olduğunu düşünmüyorum. Aslında ülkemizde özel sektör çalışanları gün geçtikçe köreliyor ve dışarıdaki olaylara ve yeniliklere karşı yabancılaşıyor. Sistem hepimizi belli bir işi yapan ama olayın bütününü kaçıran robotlar haline getiriyor. Özel sektörde yıllarımızı harcıyoruz ve sonuçta içi samanla dolu bir beyin kalıyor geriye. Her geçen yıl biraz daha kaybediyoruz merakımızı, yaratıcılığımızı, enerjimizi ve beynimizi. Bu enerjiyi başka yere aktarabilmiş olsaydık kim bilir neler yapabilirdik. Oysa biz çoğu zaman aynı işleri tekrar ederek, kendimizi yenilemeye zaman bulamadan bir koşuşturma içerisinde kaybolup gidiyoruz. Okuduğumuz okullar da bize düşünmeyi öğretmiyor, yaptığımız işler de. Bizi sadece belli bir kalıba sokup, kontrol ediyor. Benzer telkinlerle ömrümüzü yiyip bitiriyor. Uyuyoruz, her gün içtiğimiz bardaklarca kahve yetmiyor bizi ayıltmaya. Gerçekten yapmayı arzuladığımız işleri değil, yapmak zorunda olduklarımızı yapıyoruz. Arzular olmadan yapılan işler ruhsuz ve yapay sonuçlar doğuruyor. İşte bu noktada motivasyon devreye giriyor ve birileri bu işleri yapmanın anlam ve önemini belirten konuşmalar yapıyorlar. Bir başkasını hayallerinin ancak küçük bir parçası, çarkın minik bir halkası oluyoruz. Daha öteye gidemiyoruz. Pozisyon ne kadar ilerlerse ilerlesin değişen bir şey yok aslında. Tüm o unvanlar, primler, kariyer basamakları koca bir aldatmacadan ibaret. Hayatı kaçırıyoruz ve işin kötüsü neyi kaçırdığımızın bile farkında değiliz. Keşfedilecek, keyifle yapılacak binlerce iş varken düzenin bir parçası olmak zorunda hissediyoruz kendimizi hayatta kalmak ve standartlarımızı korumak uğruna.

En önemlisi düşünmeyi unutuyoruz. Düşünme, hayal kurma ve yeni bir şey ortaya koyma yeteneğimizi yitiriyoruz. Renkli hayatlarımız, havalı iş seyahatlerimiz, gösterişli ofislerimizle avunurken aslında hissediyoruz yüreğimizin derinliklerinde, bir şeylerin yanlış olduğunu. Hayata ilk atıldığımız zamanlarda kurduğumuz hayaller çoktan yıkılmış, mevkilerin içi boşalmış, yaptığımız işlerin değeri gözümüzden düşmüş. İyi maaşlar, uygun imkanlar uğruna beynimizi samanla doldurduk ve zombilere döndük. Belki evimizin taksitlerini ödedik, belki çocuğumuzun okul parasını ödedik. Hatta dünyayı gezip Uzakdoğu sahillerinde ayaklarımızı denize uzatıp hayatın keyfini sürdüğümüze şükrettik. Ama hep içten içe bildik, bir şey yanlış. Tutkularımız ve enerjimizi dönüştüremedik. Sadece başkalarına hizmet etmeleri için sattık onları. Oysa bu tek yol değildi, bilemedik. Kendi tutkularımızı kovalayacağımız kendi işlerimizi yapmaktan aciz kaldık. Aradan yıllar geçtikten sonra sanki sıra şimdi kendi işini yapmaya gelmiş gibi hissettiğimiz zamanlarda nereden başlayacağımızı bilemedik. Bilenlerimiz de yine sokulmuş oldukları kalıplar çerçevesinde bir şeylerle uğraştı. Dayatılmış donanımlar ve kazanılmış tecrübeler ışığında kendiişlerini yaptılar. Benzer başka bir kısırdöngünün içinde bu sefer patron olmanın keyfini yaşayacaklarını sandılar. Patronluğun da aslında içi boş bir yalan olduğunu hissettiler ama kimselere söyleyemediler. Başka bir şey yapamayacak kadar ölüydü ruhları çünkü. O yüzden bildik bir alanda ya da klişelerle dayatılmış kulvarlarda denediler patronluğu. Tutunup para kazananlar da var, beceremeyip kendini emekli edenler de. Hatta tekrar bir özel sektör çalışanı olarak dönenler de. Boşa harcanan hayatlar, boşa harcanan hayatlarımız. Hobilerimiz bizi taşımaya yetmiyor. Eksikliğini duyduğumuz şeyi tarif edemiyoruz. Bir süre sonra at gözlüğü ile bakmaya başlıyoruz dünyaya. Sabit fikirli, okuyan, eğitimli cahiller sürüsünden başka bir şey değiliz. Okuduklarımız anlamıyoruz bile. Yazanlar da ne yazdıklarının farkında değil çoğu zaman. Kalıplara sarılıyoruz her zaman. Sistemler, yöntemler, düzenler fark ediliyor ama kalıplar biz fark etmeden ruhumuza işliyor. Hayata gelme amacımız bu kalıplarla düşünmek ve yaşamak olamaz. Olmamalı, bunu ret ediyorum. Hayatı kaçırıyoruz ve ben buna karşı koyuyorum.

 

Yaşam içinde yayınlandı | , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Yurt yangınları

Amerika’da yaklaşık 1,5 yıl yurtta kaldım. Birkaç yurt değiştirmiş olmakla beraber en uzun kaldığım, 26 katlı olan her telden her türlü öğrenciyi barındıran PFT adı verilen bir yurttu. En üst kat çalışma odasıydı ve geri kalan katların hepsinde öğrenciler yaşıyordu. Her katta 12 oda her oda da 2 kişi olduğunu düşünürsek yaklaşık olarak bir katta 24, tüm yurtta ise 600 öğrenci barınıyordu diyebiliriz. Sırayla giderdi, bir kat kız katı, diğer kat erkek katı. Katlar arası giriş çıkış serbestti, erkekler kızların, kızlar erkeklerin katlarına istedikleri gibi girer, davet edildikleri odaya diledikleri gibi misafir olurdu. Başta bana biraz tuhaf gelmişti bu durum ama kimsenin kimseyi rahatsız etmediğini görünce duruma alıştım. Baskı yoktu, olay, sorun, taciz veya saygısızlık ta yoktu.

Odalar küçüktü, duş ve tuvaletler koridordaydı ve ortak kullanımdaydı. Mutfak ta aynı şekilde ortak kullanım için yapılmıştı ve işe yarar sadece bir fırın, ocak, lavabo ve masa vardı. Herkes kendi alet edevatını odasında saklar, yemek yapacağı zaman mutfağa getirirdi. İşimizi bitirdikten sonra ortalıkta pek bir şey bırakmazdık zira o çok sevdiğimiz tencereyi bir daha göremeyebilirdik. Dediğim gibi, odalar zaten çok küçük olduğu için mutfak gereçlerini odada saklamak yer sorunu yaratırdı. Televizyonun üzerinde makarna süzgeci, kazakların yanında tencereler dururdu. Herkesin kendi minik buzdolabı olurdu odasında, ortak kullanımda buzdolabımız yoktu. Buzdolabı da gereksiz yer kaplar, küçük odayı daha da daraltırdı. Tüm bunlar hayat kalitemizi düşürmekle beraber, edinilen dostluklar sayesinde yurt hayatımız katlanılır hale gelirdi. Katlanamadığımız tek bir şey vardı, yangın alarmları…

Ayda en az bir kez, bazen iki kez yangın tatbikatı yapılırdı. Tam uykunun en tatlı yerinde, gecenin en koyu saatlerinde alarm çalmaya başlardı. Top patlasa uyanmam diye tanımladığım derin uykum bile direnemezdi o sese. Beynimin içinde uğuldardı ve uykuya devam etmek mümkün olmazdı. Yapılacak şey belliydi, apar topar kalkılır, bulunursa ayağa bir terlik geçirilir, hava soğuksa bir de palto kapılır koştur koştur yangın merdiveninden inilirdi. 26 katın aynı anda merdivenlerden indiğini düşünün! En fazla 20 dakika sonra tüm odalar boşalmış olurdu. Yangın alarmı sırasında odada kalmak yasaktı. Olabilecek herhangi bir hırsızlık ve kayıp durumunda kim dışarı çıkmamışsa o sorumlu tutulurdu. Her katın bir sorumlusu olurdu ve odaların boşalıp boşalmadığını kontrol ederdi.

Milleti gece yarısı sokağa dökmenin komik olduğunu düşünen bir takım insan kılıklılar eğlenmek için yangın alarmını çalıştırdılar ve bunu iki günde bir yaparak hepimize sinir krizi geçirttiler. Gerçek yangın olmadığı bilinse dahi yurt yönetimi asla odalarımızda kalmamıza izin vermedi. Gecenin bir yarısı bizi sokağa döktü ve tüm binayı kontrol ettikten sonra tekrar içeri girmemize izin verdi. Bu çirkin şakalar yüzünden kaç gece pijamalarla sokakta bekledik bilmiyorum ama o hınzırları yakalasak evire çevire dövecek kadar canımızı sıkmayı başardılar. Bu şakacıktan yangın alarmları ara sıra bizi yataklarımızdan zıplatmaya devam ederken bir gün gerçek bir yangınla karşı karşıya geldik. Yurdu en kısa sürede boşaltmaya alışan öğrenciler olarak yine hemencecik don gömlek dışardaydık. En fazla yarım saat sonra odamıza dönmeyi beklerken yangının gerçek olduğu ortaya çıktı ve itfaiye geldi. Sabaha kadar beklemek zorunda kaldık. Hava soğuktu ve diğer yurtların lobilerine sığındık. Sabah erkenden sınavı olanlar yurda gidip eşyalarını alamadı bile. Sınav, ders kaçıranlar oldu. Bununla beraber bir şey söyleyeyim mi, ölen hiç kimse olmadı.

Yangın merdiveninin kapısı tek taraflı açılır. İçeriden dışarıya. Yangın durumunda kolu bile çevirmezsin, sadece iter çıkarsın. Memleketimin yurtlarında bilemiyorum ne sıklıkla yangın tatbikatı yapılıyor ya da hiç yapılıyor mu? Yapılsa da gerçekten ciddiyetle yapılıyor mu? Özel yurtlar denetleniyor mu? İlk orta öğrenimim boyunca hiç yangın tatbikatı yapıldığını hatırlamıyorum. Keza üniversitede de karşılaşmadım böyle bir şeyle. Çocukların yanarak can vermesi nasıl da korkunç, oysa gereken sadece biraz bilinç ve önlem alma becerisini geliştirebilmek.

Zavallı memleketim aslında hala fakir. Mecburiyetten derme çatma, kontrolsüz yurtlarda okumaya çalışıyor öğrenciler. O yurtları açanlar muhtemelen hayırlı bir iş yaptıklarını zannediyorlar, ihtiyaç sahiplerinin dertlerine deva oldukları için. Ah bir kurumsallaşabilsek, ah bu işleri ciddiyetle yapabilsek, ah bu çocuklara daha iyi imkanlar sunabilsek. Diri diri yanmalarına, hayatlarının baharında kömür olmalarına müsaade etmesek…

 

Güncel içinde yayınlandı | , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Nasıl yaratıcı olunur?

Kopyalamak çok kolay. Bir başkasının esprisini, mesajını, hikayesini, temasını alıp biraz evirip çevirip sunmak fazla üzmez insanı. Bununla birlikte, insan kendisi bir şey üretmeye yeltendi mi, işler değişiyor. Neyse ki bazı beyinler gerçekten yaratıcı düşünce yetisiyle onurlandırılmış ve üretiyorlar. Onlara hayranlık duymamak imkansız. Çalışarak, uğraşarak bir yaratıcı olunabilir mi bilmiyorum. Mutlaka teknikleri vardır. Bunları biraz irdelemekte fayda olabilir. Bu gün biraz yaratıcılık üzerine kafa patlatalım o zaman. Yaratıcı olmak bir yetenek midir? Sonradan kazanılabilir bir özellik midir hem biraz araştıralım hem de biraz kendi fikirlerimizi ortaya dökelim.

İnternette yaratıcılıkla ilgili yüzeysel bir araştırma yaptığınızda karşınıza bir kaç ticari site çıkıyor ve asıl faydayı sağlayabilmek için bir şeyler satın almanız gerekiyor. Yaratıcılıkla ilgili ön sırada çıkan web siteleri genellikle iş dünyasında ve teknolojideki yaratıcılıktan bahsediyor. Sanatta yaratıcılık konusu için daha fazla zaman harcamak lazım. İngilizce sitelerde durum farklı daha çok sayıda doyurucu içeriğe ulaşabiliyorsunuz. Genellikle yaratıcılıkla ilgili en çok tartışılan konunun, yaratıcılığın doğuştan mı geldiği, yoksa sonradan kazanılabilir bir beceri mi olduğunu görüyorum. Yaratıcılığı artırmanın yolları konusunda ise eften püften bir kaç tavsiye dışında kayda değer bir veriye ulaşamadım. Dediğim gibi, biraz daha fazla zaman lazım harcamak internette. Hatta bu konuda yazılmış bir kaç kitabı okumak ta faydalı olabilir.

Yapılan çalışmalarda yaratıcı insanların beyin fonksiyonlarının daha normal insanlara göre farklı olduğu bulunmuş. Beynin frontal bölgesinde daha yoğun aktivite tespit edilmiş yaratıcı olarak tanımlanan kişilerde. Ancak bu bulgular da tartışmaya son noktayı koymaya yetmiyor. Çünkü bu insanların beyinleri daha aktif olduğu için mi yaratıcı olduklarını yoksa yaratıcı oldukları için mi beyin fonksiyonlarının daha yoğun olduğunu bilmiyoruz. Klasik yumurta mı tavuktan çıkar, tavuk mu yumurtadan çıkar kısır döngüsü ile karşı karşıyayız. Önemli bir takım bilim adamlarından bazıları, yaklaşık 10.000 saat bir çalışma ile insanların yaratıcı düzeye gelebileceğini iddia ediyor. Diyelim ki keman çalışıyorsunuz, 10.000 saat bir egzersiz ve alıştırma sürecinden sonra siz de önemli besteler yapacak bir dehaya sahip olabilirsiniz diyorlar. Kimileri buna tamamen karışı çıkıp, yaratıcılığın doğuştan gelen bir yetenek olduğunu savunuyor. Bazı yazarlar en yaratıcı dönemlerini 18-20 li yaşlarında yaşarken, bazıları 60 yaşından sonra eser vermeye başlıyor. Deneyim ile çok açıklanabilecek bir durum gibi de görünmüyor. Yaratıcılık hakkında tek bildiğimiz, ona sahipken bir anda yitirebileceğimiz bir özellik olması. Hayatının bir döneminde yaratıcılığı ile ön plana çıkmış pek çok insan, bu yetisini kaybedebiliyor ve tekrar kazanamaya da biliyor. Yıllarca üretmemiş, eser vermemiş bir başkasının, birden bire yaratıcılık adına önemli işler yaptığına da şahit olabiliyoruz.

Nasıl yaratıcı olunur sorusunun cevabı ise kolay bulunmuyor. Yürüyüş yapın, işe farklı bir yoldan gidin, çocuklarla sohbet edin, yeni insanlarla tanışın, farklı kitaplar okuyun, seyahate çıkın gibi bazı önerilere kolayca ulaşabiliyoruz ancak bu tam olarak bize o parlak fikirleri getirmeyi garanti etmiyor. Peki çalışarak daha yaratıcı olmanın bir yolu yok mu? Yoksa doğuştan genlerimizle aktarılan yeteneklerimizle yetinip, kaderimize razı mı olmalıyız? Açıkçası eğer yaratıcılığı artırmanın yolları ya da yaratıcılığın sırrı gibi konulara ilginiz varsa, zaten içinizde bir yaratma arzusu duyuyorsunuz ve o yüzden bir takım araştırmalar içine girmişsiniz demektir. Bu kesinlikle iyiye işaret. Yaratıcılığınız geliştirmek için bir şey sizi içeriden itekliyor demek ki, bu da gösteriyor ki, siz de yaratma potansiyeli mevcut. Sadece doğru zaman ve doğru odaklanmayı şimdiye kadar sağlayamamışsınız hepsi bu. Dünyada milyonlarca kişi bu konu üzerinde düşünmüyor bile. Oysa siz orijinal olmak ve şu dünyaya farklı bir değer katmak istiyorsunuz. İşte o zaman emin olabilirsiniz ki, içinizde o pırıltı var. Hiç bir zaman açığa çıkmaya bilir belki. Ancak istek, bu yeteneğinizin varlığını ispatlıyor. Aksi halde başka konulara ilgi duyardınız. Peki neden bazıları çok doğal ve zorlanmadan bir şeyler yaratabiliyorken, diğer bazıları saatlerce gelmeyecek ilham perilerini bekleyerek acı çekiyor? İlham perisi kime ne zaman geliyor ve ne kadar kalıyor?

Özel ilgim sebebiyle yazarların yazma süreci ile ilgili pek çok kitap ve makale okudum. Okuduklarımdan ortak tek bir özet cümle çıkarmam gerekirse, ilham perisi çaba harcayana ve onu isteyene geliyor. Her zaman aynı sıklıkta ve aynı biçimde olmasa da, öncelikle yüksek bir arzu ve bunu destekleyen bir çalışma içinde olmak gerekiyor. Belki de nice ilham perileri nicelerini ziyaret etti ancak bununla ilgilenmeyip hayatlarını başka yönde yaşamayı tercih edenler tarafından bu periler kovalandı. Pek çok kez aklımıza gelen parlak fikirler, üzerinde fazla düşünmediğimiz ve arkasından emek harcamaya üşendiğimiz için sonsuz boşlukta kaybolup giderler. Ta ki birileri onları yakalamaya hazır olana kadar. Aslında üçüncü gözümüz açık olsaydı eminim ortalıkta dolaşan, daha önce başkaları tarafından düşünülmüş ancak bırakılmış bir sürü parlak fikir görürdük. Kim bilir, belki de evrenin bir yerlerinde bir parlak fikirler çöplüğü vardır.

Yaratıcı olmanın en birincil kuralı aslında ön yargıları ve yıllar içinde bize dikte edilmiş ön koşulları biraz geri plana atabilmekten geçiyor. Aslında her şey insanın öncelikle kendine inancıyla başlıyor. Korkularımızı ve beynimizin içinde kendimizin yarattığı bariyerleri aşabilirsek potansiyelimizin çok daha iyi kullanabiliriz. Ne yazık ki pek çok defa başkaları ne der, başkaları onaylar mı korkusu ile bir adım geri çekiliyoruz. Ne düşüncelerimizi, ne de zihnimizi serbest bırakabiliyoruz. Daha önce kabul edilmiş kalıplar üzerinden düşünüp hareket etmediğimiz takdirde eleştirilmekten korkuyoruz. Beğenilmeme, sevilmeme, onaylanmama korkusu bizi bazı şablonlara mahkum etmeye zorluyor. Farkında bile olmadan o kadar çok kural giriyor ki hayatımıza, bu kuralların dışına çıkma fikrini bile zihinlerimize kabul ettiremiyoruz. Oysa herkesin daha önce onayladığını yapmak demek, biraz da tekrar etmek demektir. Korkularımız olduğu sürece, bu korkuları aşamadığımız sürece fark yaratmamız söz konusu olamaz. O halde yaratıcı olabilmenin ilk kuralı korkusuz olmak diyebiliriz. Öncelikle kendimizden korkmadan yaşayabilmeliyiz. En gaddar yargıç içimizdeki yargıçtır. Onu aştıktan sonra, diğer yargıçlar çocuk oyuncağı…

Asıl soru yaratıcı olmak adına içimizdeki korkularla nasıl mücadele edebileceğimiz sorusudur. Pek çoğumuz reddedilme korkusu yaşarız ancak bununla nasıl baş edeceğimizi bilmediğimiz için başvurumuzu yapmayız. Oysa bu korkunun yenilebilmesi için tek şart arzunun korkuya baskın çıkmasıdır. O halde korkularımı yenmek için uğraşmak yerine arzu seviyemizi yükseltmek için çaba sarf etmemiz gerekir.

Arzu bir ateştir ve bu ateşi beslemek için oduna ihtiyacımız var. İşte bu odunlar nerededir ve nasıl toplanır bunu bulmamız gerekiyor. Ateşimizi besleyecek uygun odunları bulabilmek için bazen ıssız ormanlara girip, yolumuzu kaybetmeyi göze almamız gerekebilir. Ancak bunu yapabilmek için de öncelikle arzumuzun olması gerekir. Yine mi geldik, tavuk mu yumurtadan çıkar yumurta mı tavuktan çıkar hikayesine.

Einstein demiş ki, ön yarıları parçalamak atomu parçalamaktan daha zordur. Evet, kendisine katılıyorum ancak ön yargıları kırmaktan daha zor bir şey varsa o da kısır döngüleri kırmaktır. Neyi nasıl ne zaman yapacağımızı bilsek bile bir şeyler sanki bizi bileğimizden bağlar ve döner dururuz. Yapmak istediklerimizle yaptıklarımız arasında ki mesafe açıldıkça ümidimiz azalır ve isteklerimiz de sönmeye yüz tutar. Eh bari hiç olmazsa şu an yapmakta olduğumu isteyeyim bari diyerek kendimizi avutmaya çalışırız. İçimizdeki ateşten uzaklaşıp, biraz da donarak yaşamaya başlarız. Oysa ateşe yaklaşmak lazım önce. Ateşe yaklaşmak içinse, bir şeyleri değiştirmek, bir küçük adımla başlamak gerekir her şeye.

Gelelim yeniden arzularımızı besleme konusuna. Neyi hayatımızın merkezine koyuyorsak, onun uğruna yaşamaya başlarız. Nefret ettiğimiz bir işte çalışıyor olsak bile, hayatımızın merkezine işimizi koyduğumuzda, tüm arzu ve nefretlerimiz yani tüm insani duygularımız bu odağa yoğunlaşır. Hep aynı iş çerçevesinde şekillenir hayatımız. En değerli varlığımız, zamanımız, onun emrine verilir ve tüm enerjimizi bir şekilde sömürmesine itiraz etmeyiz. Yaratıcılık arzuluyorsak, bunu hayatımızın merkezine koyduğumuzda işler değişecektir. Ya da, yaratıcılığı hayatımızın merkezine koyduğumuzda bu yöndeki arzumuz artacaktır da diyebiliriz. Her ne iş yapıyor olursak olalım, fark yaratmak için fark yaratma düşüncesini hayatımızın merkezine koymak zorundayız. Bu hem iş hem de sanat alanında geçerli bir kural.

Bir yazarın yazma ve yaratma arzusunu en çok kamçılayan şey iyi kitaplardır. Gerçi bazen çok kötü kitaplar da aynı etkiyi yaratabilir ve insana bunlar bunu yapıyorsa ben çok daha iyisini yapabilirim duygusunu yaratabilir. Ancak iyi yazılmış bir kitap kadar yazma arzusunu körükleyen başka bir şey olamaz. Yazma arzunuzun ateşini besleyecek en iyi odun iyi yazılmış kitaplardır. Bir ressam içinse, kendisini hayran bırakacak bir tablo olabilir. Başarılı ve ruhunuza dokunan her eser, sizde benzer duyguları yaratacak bir eser üretme arzusunu canlandırır. Kıskançlıkla karışık duyduğunuz hayranlık duygusu derinlerde bir şeyleri harekete geçirir.

Defalarca başarısızlığa uğradığınızda sizi yerden kaldıracak tek şey arzudur, kaybetme korkusu değil. Yazma arzusu, resim ya da beste yapma arzusu, farklı olma, değer katma, yenilik getirme, mesaj verme arzusu…yaratıcı olmak için çok yüksek arzu duymalısınız. Daha önce bahsettiğim gibi, yaratıcı insanların beyin fonksiyonları da farklı. O halde beyninizi sürekli aktif tutmak ve düşünmek zorundasınız.

Uncategorized içinde yayınlandı | , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Resimlerle zenginlik

Bir önceki yazımda bahsettiğim gönlü zengin, keyifli balıkçıların resmini paylaşmak istedim sizlerle. Hayatın tadını çıkarmayı ve paylaşmayı bilen bu insanlara karşı saygım ve sevgim sonsuz.

20140823_152001

Uncategorized içinde yayınlandı | , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Ah Ulan!

Beyin erimesi diye bir sendrom var mı acaba?

Baktım varmış. Açıkçası tıbbi hastalık tanımı olarak değil de daha çok bulunulan ruh hali veya süregelen bir duygu durumunu tanımlamak amacıyla belki benden önce kullanan olmuştur diye düşünmüştüm. Aslında pek te detaylı araştırmadım. Eminim benden önce de, belli bir süre çok yoğun çalışıp, sonrasında yaşadığı boşluk, isteksizlik, kabiliyetsizlik durumunu beyin erimesi olarak tanımlamış birileri olmuştur. Sadece zihinsel aktivite değil, fiziksel aktivite de minimum düzeye iner böyle zamanlarda. Aslında yapılması gereken tek şey ılık bir duş ardından uzunca bir uykuya dalmaktır. İşte bazen çözümleri bildiğimiz halde bir türlü uygulamaya geçemeyiz. Uykusuz ve yorgunum ama yine de bu Cuma akşamını, erkenden uyumaya başlayarak israf etmeye karşı içimde bir isyan duygusuyla direniyorum.

Beyin eriyince haliyle insan aklı başında iki kelam edemiyor. Kaliteli, bilgilendirici, keyifli içerik üretmeyi bırakın, ne konuda yazacağınıza bile odaklanamıyorsunuz. Ben de fazla düşünmeden geçenlerde tanıştığım çok zengin bir kaç adamdan bahsedeyim diyorum bu akşam yazarken. Ne demişler zenginin malı, züğürdün çenesini yorarmış. Ben de bu zengin adamlarla ilgili biraz çene çalayım. 

Dört ortak çalışıyorlardı ama patron hangisi tam anlayamadım. Belki de aralarından bir patron ya da lider seçmeye gerek görmeyecek düzeyde eşitti hepsinin zenginliği. Hiçbiri bir diğerine üstünlük taslamaya, otoritesini kabul ettirmeye çalışmıyordu. Kaygısız, keyifli bir dostlukla kurulmuş bir ortaklıktı anlaşılan. İstanbul’daki iş yerlerini tesadüfen ziyaret ettim ve onlarla tanıştım. Alabildiğine uzanan boğaz manzarasını izleyerek çalıştıkları içindi belki de böyle keyifli oluşları. Gördüğüm bir çok ofiste, gelen ziyaretçiler oturdukları yerden deniz manzarasını izlerken çalışanlar bu güzelliğe sırtını döner. Biraz gelenleri etkilemek içindir bu, biraz da o ofiste çalışanların artık bu manzarayı kanıksamasından. Her gün baka baka artık görmez olurlar denizin mavisini, geçen vapurları, süzülen martıları, neşeli dalgaları. Gerçi gördüğüm hiç bir ofis, hiç bir iş yeri bu adamlarının ki kadar muhteşem bir manzaraya sahip değildi. O yüzden daha da bir özendim yüzleri denize dönük çalışan bu adamlara. Öyle bir manzaraya sahip olup ta, sırtını dönmek için insan dışı bir varlık olmak gerek sanırım. Bu paha biçilmez manzaraya sahip olmak ayrıcalığına sahip oldukları için çok kıskandım onları. Gerçi o kadar zenginler ki, böyle bir yerde çalışıyor olmayı hiç te böbürlenme vesilesi yapmıyorlar bile. Öyle bildiğiniz sonradan görme tipler değil anlayacağınız.

Bana çok özel bir içecek ikram ettiler. Hayatımda içtiğim şeyden böyle tat aldığım anlar azdır. Az bulunan, uzaklardan gelen, tamamen organik maddelerden yapıldığı için olsa gerek, biraz utanmama rağmen ikinci bardağı da istedim. Dedim ya zengin adam için bunun lafı olmaz ama ne bileyim işte ben biraz çekindim yine de. Ne de olsa ilk defa geliyorum, daha yeni tanışmışım, hepsi erkek ben bayanım, belki daha fazla rahatsız etmeden ayrılmalıyım gibi bin bir kaygıyı da arka planda barındırıyorum. Onların rahat tavırları, manzaranın büyüleyici dinginliği benim bu yersiz ve gereksiz düşüncelerimi savuruyor da ben de gayet rahat isteyebiliyorum bir daha kolay ele geçmez ikinci bardağı. Yüzlerini denize, sırtlarını bana dönmüş çalışıyorlar bir yandan. Eylül’de çok büyük bir projeye başlayacaklarmış da onun hazırlıklarını yapıyorlarmış. İşlerini bölmek istemiyorum, o yüzden bana sırtlarını dönmüş olmalarına aldırmıyorum. Babam olacak yaşta hepsi. Saç sakal ağarmış, gün görmüş geçirmiş, hayatın sırrını çözmüş gibi bir hal var suratlarında. Arada bana bir şey söylerken kafalarını çevirip bakıyorlar tabii, kaba değiller.

İkinci bardak çayımı içip bitirince çok lezzetli olduğunu söyleyip teşekkür ediyorum. İşte o zaman anlatıyor bana içlerinden bir tanesi. Suyu Garipçe köyünden geliyormuş. İstanbul’un Karadeniz’e yakın tarafında kaynak suyu ile meşhur bu köyün suyu ile yapılmış. Çay da zaten Rize’denmiş. Eylül ayı geldi mi, balık avlama yasağı bitecekmiş ve sefere çıkacaklarmış. Artık beş ay kalırlarmış denizde. Sarıyer sahiline demirledikleri büyük balıkçı teknelerinin hemen önünde tezgahı kurmuş, ağlarını tamir ediyorlar yüzleri denize, sırtları bana dönük.

 

Yaptığım uzun yürüyüş sırasında yorulup ta taşa oturunca fark ettim ilk olarak onları. Solumda iki bayan oturmuş sigara içerek sohbet ediyorlardı. Ben de tam bir sigara yakacakken kadınlar kalktı. Ateşim olmadığından sağımdaki Afrikalı olduğu kolayca tahmin edilen zenci adamdan istedim çakmağını. Sigaramı yakıp teşekkür ettim ve yerime tekrar geçtikten sonra, boğazın serin sularına üfleyerek dumanımı, keyif çatmaya başladım. Önümdeki tezgahta dört zengin yaşlı adam pek fazla Türkçe bilmeyen Afrikalı ile sohbet etmeye çalışıyorlardı. Ona ikram ettikleri gibi bana da çay teklif ettiler. Çok mutlu olarak kabul ettim. Çayı alıp yerime oturdum ve onlar işlerini yapmaya devam ederken sohbet etmeye başladık.

 

 

Sağımda oturan epeyce uzun boylu, koyu siyah adamın Senegalli Yusuf olduğunu öğrendim. O da benim gibi taşa oturmuş kendi halinde sessiz dinleniyor belli ki. Yanında bir çanta, çantada çakma saatler, gelen geçene belki bir şeyler satarım diye açık bırakmış. Yusuf iyi giyimli, temiz bir adam ama belli ki pek gariban. Sessizliği Türkçe bilememesinden de kaynaklanıyor olabilir ama bilse de çok konuşacak tiplerden değil o. Girişken, dost canlısı, konuşkan olmaktan uzak. Biraz tedirgin, biraz ürkek, biraz çekingen. Oysa bu zengin adamlar o kadar sıcak davranıp kucaklıyorlar ki Yusuf’u. Neredeyse teknede işe alacaklar. Ama Yusuf kaçak, sahil güvenlik kontrollerinde hemencecik enselenir. Hepsinin başı belaya girer sonra. Oysa ona ayda 1000 dolar teklif ediyorlar. Yeme içme yatma da teknede bedava. Yusuf ne mutlu olurdu. Adamlar da mutlu olurdu. Ayda 3000 TL veriyoruz da bizimkiler beğenip gelmiyor diyorlar. İşte tam o sırada bir ah ulan geçiyor içimden. Ah ulan erkek olaydım da gideydim ben de sefere şunlarla. Beş ay denizde geçsin, her tarafım tuz koksun, rüzgar yalasın yanaklarımı. Beynim sussun ellerim çalışsın, zihnim dursun, bacaklarım koştursun. Hem ne güzel yeme içme bedava, hem başını sokacak bir yer var, hem manzaranın en alası…ah ulan diyorum, ah ulan!

 

Belki gitmezdim ama erkek olsaydım böyle de bir alternatifim olurdu en azından. Her şeyi bir çırpıda bırakmak istediğim, bunaldığım bir anda, ‘en kötü atlarım tekneye, açılırım denize’ diye kendimi avuturdum. Kim bilir?…belki bir gün gerçekten de yapardım. İşte o gün, bu gönlü zengin adamlarla tanıştığım gün, tam da atlanıp gidilecek bir gündü. Belki de o yüzden içimden kocaman bir Ah Ulan geçti.

Yaşam içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Hayata Proje Yapmak

Kendi hayatlarımıza paha biçemeyiz. Oysa belli bir zamanda belli girdilere istinaden çıktıları olan bir süreçten fazlası değil hayat. Aynen bir proje gibi. İyi planlanmış, stratejisi iyi düşünülmüş, gereken özen ve emek gösterilmiş projeler nasıl başarıya ulaşıyorsa, hayatımıza da bir proje gözüyle bakıp uzun vadeli stratejiler geliştirebilmeliyiz. Yolumuza çıkacak fırsatlara bel bağlamadan, o fırsatları ne zaman ve nasıl yakalayacağımıza dair bir ön hazırlık aşaması yapmamız gerekir çoğunlukla. Siz hazırsanız gelen fırsatlar anlam kazanır. Bir başkasının yakaladığı şans sizin elinize çok daha önce verilmiş olsa bile onunla ne yapacağınızı bilmediğinizden sırtınızı dönebilirsiniz. Sizin için kaçmış fırsat bile değildir o. Fırsatlar değerlendirebilenler içindir.

Öncelikle geliştirilmesi gereken projemizin amacını belirlemeliyiz. Para kazanmak, kariyer yapmak amaç değil sadece araçlardır. Hayat projemizin en temeldeki amacı mutlu olmaktır ve aslında mutluluğa giden sadece tek bir yol yoktur ve bazıları için çok komplike iken, bazıları için çok basit olabilir. Zenginliğin bizi mutlu edeceğine dair bir saptamamız olmuş ise zengin olmakla ilgili bir projeyle ortaya çıkmak gerekir. Ancak bu zenginlik için ödenecek bedel bizi mutsuz edecekse, projemizi yanlış yapılandırıyoruz demektir. Çok seyahat edip dünyayı gezmekse bizi mutlu eden, bu doğrultuda bir strateji kurmak sağlıklı olacaktır. Çoğumuz hayatı belli amaçlara odaklanmadan, önümüze geldiği gibi yaşıyoruz. Hasbelkader bir iş bulup, çok bunalana veya karşımıza daha iyisi çıkana dek devam ettiriyoruz. Beklenen davranışı sergileyip, belli yaşta makul birileri ile evlenip çoluk çocuğa karışıp hayatın bizi sürüklediği yere doğru gidiyoruz. Benim burada bahsettiğim tam da bu sürüklenmenin karşısında duran bir model. Gidişatın bizi değil, bizim gidişatı kontrol ettiğimiz bir modelden bahsediyorum. Üç yıl sonrası, beş yıl sonrası, 15 yıl sonrası için bu gün yaptıklarımızın önemine değinmek istiyorum. Elbette projenize ilk başladığınız nokta ile yolculuğunuz sırasındaki değişen istek ve bakış açılarını göz ardı edemeyiz. Doktor olarak başlamak istediğiniz ve projelendirdiğiniz hayatınızın size mutluluk vermediğini anladığınızda aradan on ya da on beş yıl geçmiş olabilir. Şimdi yeni bir proje lazımdır size. Yeni projenizi bulup, planlamalarınızı yapmazsanız, daha üniversite çağındaki, bıyıkları terlememiş çocuğun isteklerine tüm hayatınız süresince boyun eğeceksiniz demektir. Oysa siz bu arada değiştiniz ve geliştiniz. Hala aynı motivasyonla çalışıyor olma ihtimaliniz çok düşük. Eski projenizi biraz güncelleyip yolunuza devam da edebilirsiniz, bom boş bir sayfa alıp elinize, yeni bir planlamaya da girişebilirsiniz.  Ben yeni projeleri hayata geçirmekten yanayım.

Mevcut mesleğiniz ve deneyimlerinizi yok sayıp sıfırdan başlayın, eşinizi boşayın yenisini alın, başka şehre taşının gibi uçuk önermeler yapmayacağım. Her ne kadar bazıları için bu şekilde değişimler işe yarasa bile, büyük çoğunluk için daha mutlu bir yaşamı asla garantilemeyecektir. Önemli olan insanın öncelikle kendisine karşı dürüst olabilmesi, neyi ne kadar istediği konusunda sağlıklı bir yargıya varabilmesidir. Genellikle neyi istemediğimizi bilirken, neyi istediğimiz konusunda çok ta emin olamıyoruz. Neyi istediğini bilmeyen insan da, istemediklerine katlanmak konusunda oldukça sabırlı bir tavır sergileyebiliyor. Neyi istediğimizi saptadıktan sonra, buna nasıl ulaşacağımıza dair yoğun bir kafa patlatma sürecine girmemiz gerekiyor. Zira hiçbir kapı önümüze kendiliğinden açılıvermiyor. Hangi kapının açılmasını istiyorsak, o kapıyı zorlamalıyız. Hayatta kapılar tahmin ettiğimizden çok daha fazla sayıda. Kimisini açmaya gücümüz yetmiyor kimisine de henüz yetmiyor. Gerekli donanım ve gücü topladıktan sonra açılmayacak kapı yok ancak bu uğurda emek vermeyi gözümüz alıyor mu almıyor mu sorusu asıl gündemi oluşturuyor. Bir başkası yapabiliyorsa ben de yaparım ile başlamalı cümlelerimiz. Ancak ben bu işi yapmayı onun kadar istiyor muyum sorusuna kendi vicdanımızda vereceğimiz cevap belirleyecek o kapının açılıp açılmayacağını.

Uncategorized içinde yayınlandı | , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın